Den Brysomme Mannen: Modern Hayat mı? Almayayım!

Den Brysomme Mannen: Modern Hayat mı? Almayayım!

Andreas… 40’larında bir adam. Arkasında hayvani bir şekilde öpüşen çifte bakar ve kendini metronun önüne atar. Peki ne oldu da Andreas kendisini bu metronun önüne attı? Geçmişe döneriz. Bir otobüs Andreas’ı yaşamın olmadığı, sadece küçük kulübenin olduğu bir yere bırakır. Kulübenin en üstüne norveççe “Hoş Geldiniz” pankartı asılmıştır.

Andreas’ın elbiseleri ve yüzü kir pas içindedir. Neler olduğunu, buraya nasıl geldiğini bilmemektedir. Doğaçlama takılmaya karar verir. Yanına bir adam gelir ve onunla bir kaç dakika sohbet eder. Sonra “Hoş Geldiniz” pankartını asıldığı yerden çıkarır, otomobile yerleştirir ve Andreas’ı şehre götürür. Andreas hala neler olduğunu bilmemektedir. Doğaçlamasına devam etmeye karar verir, ne de olsa gün gelecek soruları cevaplarını bulacaktır. Andreas’a bir ev teslim edilir. Sakalını keser, yıkanır ve yatağına uzanır ama düşüncelidir. Birisi niye ona ev versin ki durup dururken? Ayrıca işi de hazırdır.

Sonraki gün işe gider. Patronuyla tanışır. Ona odasını gösterir. Andreas odaya geçer ve işini yapmaya başlar. İşi bitince evine döner. Sonraki gün tekrar işe gider. Ama mutsuzdur, sıkılmıştır, ruhu daralmaktadır. Dışarıdayken intihar etmiş birisinin cesedini görür. Ruhu daha da daralır.

İşten sonra bara gider, bir adamın üstüne kusar. Tuvaletteki bir adam o sırada hayatın anlamsızlığından dem vurmaktadır: “Hiçbir şeyin tadı yok artık. Çikolata bile eskisi gibi değil. Eski çikolataları özledim. Biranın tadı yok, vajinanın da, hayatın da”. Bu küçük nutuk Andreas’ın ilgisini çeker. Sonraki gün parmağını yanlışlıkla keser ama eve bırakıldığında parmağının başarıyla dikildiğini görüp şaşırır. Dışarıda dolaşmaya karar verir ve arabasıyla insanların yaşamadığı, otobüsün kendisini bıraktığı yere gider ve pankartın asılı olduğunu görür. Ardından otobüs gelir, bir adam iner, Andreas’ı karşılayan adam, bu gelen adamı karşılar. Andreas’a yapılanların aynısı bu adama da yapılır. Andreas bir şeylerin döndüğünden şüphelenir. Derken bir gün bir kadınla tanışır ve tanıştığı gün onunla sevgili olur, sevgili olduğu gün onunla ilişkiye girer, ilişkiye girdikten sonraki gün yanına taşınır. Görünüşte her şey çok güzeldir. Muhteşem bir hayatı vardır. Onu kasmayan, hatta hiç mi hiç üzerine gelmeyen bir patronu vardır. “İstediğin kadar mola verebilirsin” der ona patronu. Güzel bir sevgilisi vardır. Arkadaşları vardır. Büyük, güzel bir evi, sağlam bir arabası, mobilyaları vardır. Bir süre sonra işte tanıştığı bir kadına aşık olur ve sevgili olurlar. Var mı bundan daha güzel bir yaşam? Bundan iyisi Şam’da kayısı yani. Hemen diğer sevgilisini terk eder Andreas. Ama “Sevgilimi terk ettim, artık birlikte olabiliriz” dediği yeni sevgilisinden beklemediği bir cevap alır: “Benim de sevgilim var. Apartmandaki Tom. Gerçi çok sık görüşmüyoruz. Ayrıca işyerinin kantininde çalışan o çocukla da takılıyorum. Bir de birisi daha var. Adı da…” Andreas bu cevaptan sonra kızı terk eder.

Andreas şehri ve bu şehirdeki hayatı sorgulamaya başlar. Aslında kafasında daha önce bir kaç şey vardı şehirle ilgili. Ama biraz tembel olduğundan sorgulama ihtiyacı hissetmemişti. Dahil edildiği modern hayatı düşünmeden kabul eder. Lakin bir süre sonra şehirde bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eder. Ertesi gün işinde patronuna duygularını açmak ister: “Çocukların sesini özledim. Bebekler nasıl bir şey, artık hiç bilmiyorum. Bebekleri görmeyi özledim” der ama patronu, çalışanının sözünü bitirmesini dahi beklemeden odadan çıkar. Andreas bu şekilde yaşayamayacağını düşünür. Şehir onu boğmaktadır. Bu şehirden kurtulmak için çareler aramaya başlar. Çareyi de başta belirttiğim gibi ya metronun önüne atlamakta ya da bir evin çatlağını büyütüp evin diğer tarafına geçmekte arar.

Norveçli yönetmen Jens Lien’in 2006’da gösterilen filmi “Den brysomme mannen” bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş, epey beğenilmişti. Lien bu filminde yukarıda da uzun uzadıya değindiğim gibi modern hayatın anlamsızlığına değinir. Eleştiri oklarını bu modern hayat saçmalığına yöneltir. Lien’in filminde ruhsuzluk, duygusuzluk, sevgisizlik ve anlamsızlıktan başka bir şeye yer yok. Andreas’ın çalıştığı işte kişiler birbirleriyle pek iletişim kurmazlar. Soğuk bir “merhaba”dan öteye gitmez iletişimleri. Andreas sevgilisini terk ettiğinde sevgilisi üzülmez, hiçbir şey hissetmez. Zira aklı televizyondaki Ikea reklamlarındadır. Şehirde pek kimse yaşamamaktadır sanki. Ya da insanlar o kadar asosyalleşmişlerdir ki dışarıya çıkmamaktadırlar. Andreas, patronuna içine açtığında söylediği gibi bu şehirde çocuklara yer yoktur. Ne bir bebek sesi duyulur, ne de çocukların sesleri. İntihar vakası yaşandığında insanlar bunu normal karşılarlar. İnsanların birbirleriyle olan iletişimlerinde bir soğukluk, resmilik ve sevgisizlik vardır. Birbirleriyle yaptıkları seks bile duygusuzdur, karşı tarafa hiçbir şey hissettirmez. Öpüşmek, öpüşmüş olmak için yapılır. Duygusuzca, hoyratça, sevgisizce, isteksizce. Böylesine boğucu bir şehirdir Lien’in perdeye yansıttığı şehir. Sistemin modernize ettiği bir hayat. Herkesin herkesle “takılabildiği”, ailelerin çocuksuz olduğu, kişilerin eşyaların kölesi oldukları, ilişkilerin resmileştiği, intihar vakalarının arttığı bir yaşam, modern yaşam filmdeki. Film boyunca neler döndüğünü, Andreas’ın nasıl bir şehre düştüğünü merak ederiz ama Lien sorularımızı yanıtlamaz. Andreas’ın neden o şehre getirildiği, o şehirdeki insanların birbirleriyle ilişkilerinin bu derece bozulmuş olmasının nedenlerini, etrafta çoluk çocuğun görülmemesinin nedenlerini, Andreas’ın da neden sürekli takip edildiğini açıklamaz bize. Finalde bile Andreas’ın nereye bırakıldığı da söylenmez. Lien bizlere modern hayatın anlamsızlığını ve daha da önemlisi tehlikeli yüzünü göstermekle yetinmiş. İşin politik tarafını kurcalamamış ama gene de ortaya derinlikli ve başarılı bir distopik film çıkarmış. Eşyaların insanlara, insanların sevgisizliğe, ruhsuzluğa ama rahata (ya da rahata ama sevgisizliğe, ruhsuzluğa) alıştıkları, bu sistemi sorgulayan ve sisteme savaş açan kişilerin anında sistemin dışına itildiği bir modern toplum eleştirisi Den brysomme mannen.

Film epey başarılı. Bu milenyumda çekilen etkileyici distopyalardan bir tanesi ama işlediği konular çok daha önce de işlenmişti. Mesela David Fincher da Fight Club’ta modern toplumu eleştirmişti. Keza çoğu distopik eserlerde modern toplum eleştirisine rastlamak mümkün. Ayrıca film, Andreas’ın hep şehrin dışını merak edip oraya ulaşmaya çabalamasıyla akla Alex Proyas’ın unutulmaz eseri Dark City’i (orada da başkarakter, Shell Beach’i arıyor ama bulamıyordu) getiriyor. Sonuçta etkileyici ve başarılı bir film.


Leave a Reply