Dokunsalar Ağlarız!

Anadolu’nun, Trakya’nın insanıyız, birbirimizi biliriz… Garip bir ülkede, garip bir sistemde, pek devlet gibi durmayan bir devletle, çözümsüzlüklerle, gelecek kaygısıyla, sevginin de nefretin de en aşırısıyla yaşıyoruz. Niye burada...

Anadolu’nun, Trakya’nın insanıyız, birbirimizi biliriz…
Garip bir ülkede, garip bir sistemde, pek devlet gibi durmayan bir devletle, çözümsüzlüklerle, gelecek kaygısıyla, sevginin de nefretin de en aşırısıyla yaşıyoruz. Niye burada yaşıyorsun deyince romantikleşiyoruz, durmadan acı çektiren sevgiliden bahseder gibi “Seviyorum be abi” tadında yanıtlar veriyoruz. Mütemadiyen duygusallaşıyoruz, siyaseti hiddetlenerek yapıyor, işlerimizi sererek hallediyor, çok az işi gerçekten severek yapıyoruz…

Önceliklerimiz dünyanın geri kalanından farklı, sanata/sinemaya bakışımız da pek normal değil! Film satan yerlere gidip “Ağlatmalı film var mı?” diyen bir milletin çocuklarıyız. Gerçekçi filmleri seyrederken sıkılırız, her sahneyi biraz soslu ve süslü severiz. Patronumuza karşı çıkamayız ama Yaşar Usta’nın tiradıyla kendimizden geçeriz… Hepimizin babası Münir Özkul, dedesi Hulusi Kentmen, dayısı Tarık Akan olsun diye bekleriz…

Dediğimiz gibi biz birbirimizi biliriz, birbirimize benzeriz…
Hemen hemen aynı şeyleri severiz. Bizim gönlümüze girmek biraz zordur. Çünkü perdenin, ekranların önüne biriken kalabalıklar duyguları yoğun yaşamak isterler. Yapmacıklığa düşmeden güldürebilmek, ağlatabilmek maharet ister. Bu duygu yoğunluğundan çok büyük oyuncular ortaya çıkar. Bazı sahneler bin kere seyredilse de eskimez…

Peki bu sanatımızı ve sinemamızı nasıl etkiliyor? Doğruya doğru, belki de dünyadaki hiçbir millet sinemaya bizim kadar duygusal bakmıyor. Ağlamayı ve ağlatmayı seven Bollywood bile iki-üç klasik dışında yeri geldiğinde hoplayarak, zıplayarak dansediyor. Hollywood’da ise “ağlatmalı” filmler genel olarak “gerçek hikayelere” dayanıyor.

Bu konuda kafası karışık bir sinema izleyicisi olduğum için işe sorular sorarak devam edeyim…
Türk sinemasının uluslararası başarısının önündeki engel, biraz da Türk insanının beğenileri değil mi? Yurtiçindeki seyircilerin hassasiyetleri dikkate alınarak çekilen bir filmin, yurtdışında başarılı olma ihtimali var mı? Hem türk insanının hassasiyetlerine yönelik film çeken, hem de uluslararası alanda saygı gören Yılmaz Güney’in sırrı ne?

Bu Türkiye’ye özel ayrım sadece ticari sinema ile sanat sineması arasında farktan oluşmuyor. Örneğin geniş kitlelere ulaşmak gibi bir derdi olmayan ve kendi sinema dillerini yaratan Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan arasındaki farkta bile bu ayrım gizli… Duygusallığımıza daha çok hitap eden Demirkubuz ve geniş kitlelere soğuk gelmesine rağmen uluslararası alanda daha başarılı Bilge Ceylan… Örneğin Masumiyet’in içinden ayrı bir film çıkan sahnesini başka bir dile çevirdiğiniz anda anlamı kalıyor mu?

Yazıya tespitlerle başlamaya çalışıp, sonra soruların içinde boğulduğumun farkındayım. Bu soruların mutlaka yanıtlanması gerektiğini de düşünmüyorum. Yazının arasına serpiştirilen 4 sahneyi de izleyebildiğim ve bu ülkede yaşayıp gerçekten anlayabildiğim için çok mutluyum… Sinemaya “Avrupa Avrupa, duy sesimizi” mantığıyla yaklaşmanın gereksiz olduğunu da düşünüyorum.

Benim sorunum biraz bu zengin ve kendimize has sinema mirasımızın yeni yönetmenlerimize olan etkisiyle alakalı… Handan İpekçi’nin yeni filmi Çınar Ağacı’nın trailer’ını gördüğümde yukarıda hatırlattığımız örneklerin hiçbirinde aşılmayan “duygusal görünmeye çalışırken yapmacıklaşma” çizgisinin üstünden hunharca geçildiğine üzülerek tanık oldum. Büyük Adam, Küçük Aşk gibi türk sineması adına başyapıt sayılabilecek bir filmin yönetmeninin, dizi tadında bir film yapmasına üzüldüm.


Çınar Ağacı – Fragman BoxOfficeTurkiye

Sanırım bu biraz da eldeki oyuncu malzemesiyle ilgili bir durum… Münir Özkul, Yılmaz Güney, Sadri Alışık gibi büyük ustalar izleyiciye duygusallığı aktarabilmek için kabak kemane nağmelerine, buğulu kamera lenslerine, kısacası kamera arkasındakilerin desteğine pek ihtiyaç duymuyor gibiydi. Her ne kadar sinema mirasımızın bir bölümünü Sezercik filmleri oluştursa da izleyiciyi ağlatmak için durmadan “üzgün çocuk” göstermenin gerekli olduğunu da düşünmüyorlardı.

Yazının tam da burasında, Çınar Ağacı ile ilk izlenimim üzerinden sinemamızın dizi estetiği ile yeşilçam sinemasının duygusallığını birbirine karıştırmamasını dileyebiliyorum sadece… Diziler ratinge hizmet eden sahnelerin, oyunculuk yeteneğinden çok fiziksel güzelliğin, zaman doldurmak için müzik eşliğinde uzun ve boş bakışların hakim olduğu bir estetiğe sahip. Hepimizin özlediği Yeşilçam sineması ise insanımızı çok iyi tanıyan yönetmenlerin, en basit tanımıyla halkın içinden yetişen oyuncularla bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bir bütünselliğin oluşturduğu bir miras… Yeni yönetmenlerimizin kendilerini dizi estetiğiyle zehirlememeleri için hala zaman var!
Kısacası Çağan Irmak için belki çok geç ama Handan İpekçi gibi yönetmenler için hala bir umut var…

kategori:
seçki