En la Ciudad de Sylvia: Sylvia’nın Şehri, Şehirlerimiz

Engin Eryiğit, Jose Luis Guerin'in farklı aşk filmi En la Ciudad de Sylvia'yı yazdı....

Sevdiğiniz albümde favori şarkınız vardır. Albümün genelini ihmal etmiş, sürekli o şarkıyı dinlemişsinizdir. Aradan yıllar geçer. (Mesela konumuzla alakalı olarak 6 yıl). Tesadüfen fark edersiniz ki, albümde asıl mücevher başka bir şarkıdır. Hayatınızı dört dakikada “özet geçen” şarkı, yıllarca oracıkta durmuştur.

Ya da sınıfta hiç dikkatinizi çekmeden derslere gelip giden mahcup kız / delikanlı… Yıllar sonra -diyelim ki yine 6 yıl- bir ortamda ayaküstü sohbet edersiniz. Zihninizi okuyor gibidir. Zevkleriniz, renkleriniz, dünyaya bakış açınız, tuttuğunuz takım, hastası olduğunuz filmler bile aynıdır. Adeta ruh ikizinizdir. Onu her gün gördüğünüz yıllarda nasıl farkına varamamışsınızdır bunun? Hayat ne kadar acımasızdır! Zamanı geriye saramadığınız için öfkelenirsiniz.

Geçip giden mm… zamanları mmm…

Fransız aktör Xavier Lafitte’in canlandırdığı “genç adam” (ismini film boyunca öğrenmeyiz) Strazburg’a gelmiş, Hotel Patricia’nın 307 numaralı odasına yerleşmiştir. Tek bir hedefi vardır: 6 yıl önce Katedral’in hemen arkasındaki Bar Les Aviateurs’ta tanıştığı Sylvia’yı bulmak… Delikanlı belki tanıştıkları zaman kızı pek “sallamamıştır”, ama takip eden 6 yılın herhangi bir noktasında jeton düşmüştür. Sylvia bulunmalıdır!

İlişkinin boyutunu da asla öğrenemeyiz. Tutkulu bir aşk yaşamış da olabilirler, birkaç gün “takılmış” da. Hatta belki sadece ayaküstü muhabbet etmişlerdir. Sonuç olarak kız hakkında bildiğimiz şeyler; adının Sylvia olduğu, 6 sene önce konservatuarda drama eğitimi aldığı ve (umudumuz o ki hâlâ) Strazburg’da yaşadığıdır. Bir de “çok güzel olduğu” elbette. Bu vesileyle Madridli melek kızımız Pilar López de Ayala devreye girecektir.

Yönetmeni İspanyol (José Luis Guerín), esas kızı İspanyol, ismi de İspanyolca olmakla birlikte, “En La Ciudad de Sylvia (Dans La Ville de Sylvia, 2007) bir Fransız filmidir. Fransa’nın en doğusunda, en “Alman” şehri Strazburg’da geçmektedir. Dili Fransızcadır diyemem zira filmde toplasanız (neredeyse tümü o muhteşem tramvay sahnesinde olmak üzere) 400-500 kelime konuşulmaktadır.

Sözcükler Fransızca olsa da, filmin dili evrenseldir çünkü bu film “bakışmalardan” oluşmaktadır. Genç adam, elinde haritası ve yanından ayırmadığı defteriyle konservatuarın karşısındaki cafe’de oturur, insanlara bakar. Birkaç saniyelik göz temasları kurulduğunda, olay “bakışma”ya dönüşür. Bazen karşı taraftan ufak bir gülümseme gelir, bazen “Ne bakıyon dik dik?” dercesine bir karşı-bakış! Genç adamın kimseye zararı yoktur. Yalnızca “bir arkadaşa bakıp çıkacaktır”! Zaten bela çıkaracak bir tipe de benzemediği için kimse ters tepki vermez. “Sapık mısın oğlum, ne ayaksın?” diyen olmaz.

Delikanlı bu bakışlar esnasında zaman zaman defterine eskizler çizer. Bazen notlar alır. Ama çoğunlukla safi “bakar”. Herkesin Sylvia olması ihtimal dahilindedir zira orası “Sylvia’nın şehri”dir. Nasıl ki Adèle’in Lille’i, Isabelle’in Paris’i, Laurence’in Lyon’u, Lola’nın Nantes’ı varsa, Strazburg da Sylvia’nındır. Bugün yerel seçim olsa belediye başkanlığı için oyumuz Sylvia’yadır.

Alıştığımız “konulu” filmlerde rabarba yaratsın diye serpiştirilen figüranlar, bu filmin başrolündedir. 30 saniye, 1 dakika içlerinden birinin yüzüne odaklanırız. Sonra bir başkasının… Yolun karşısında bankta oturan iki sevgiliyi, durakta bekleyen kızı bir süre seyrederiz. Bir gözümüz hep okulun çıkışındadır. Sylvia henüz yoktur. Genç adamın zihnindeki “paralel Sylvia” ise oradadır. Konservatuarın kapısından mutlaka çıkacak, ona gülümseyecek, belki onu bir çırpıda hatırlayacaktır. Delikanlı bekler. Tam umutlar tükenirken… Mon Dieu! O da ne? Çok benziyor ama acaba o mu? 6 yıl. Az değil… Ve sinemanın en güzel takip sahnelerinden biri başlar. Delikanlı kıza korkutucu derecede yaklaşır ama bu takipte “apaçilik” yoktur!

Paralel Sevgili Sendromu

Ayrılığın ilk haftalarında çok şiddetli biçimde hissedilen, daha sonra (şanslı ve güçlüyseniz) giderek azalan bir durumdur Paralel Sevgili Sendromu! Tıp literatürüne PSS olarak geçen bu sendrom, eski sevgilinin o anda ne yapmakta olduğu üzerine masum tahminler yapmakla başlar: “Sabah 7 buçukta servise biniyordu. Şu an sokağın köşesindeki bakkalın önünde bekliyor olmalı.” “Bu hafta sonu kuzeninin düğünü vardı. Şimdi Saray Düğün Salonu’nda göbecikler mi atıyordur acaba?” Örnekler sonsuzdur.

Gündüzler nispeten daha kolay geçer PSS’ten muzdarip kişiler için. Ama geceleyin iş-gücün yerini düşünceler alınca başınız derttedir. Paralel sevgili, kanlı canlı bir şekilde kafanızda “paralel bir yapı” kurmuştur! Hem vardır hem yoktur. “Schrödinger’in Kedisi”dir paralel sevgili. “Kedi canını senin”dir.

O kız gerçekten Sylvia mıdır, delikanlı Sylvia’sına kavuşacak mıdır, bunları tabii ki izleyince öğreneceksiniz. “En La Ciudad de Sylvia”, 2007’de Venedik Film Festivali’nde Tati, Bresson ve Hitchcock’a selam gönderen havasıyla büyük övgü almıştı. Bu filmde heyecan dolu kovalamaca, çatışma, duruşma, kavga sahneleri yok. (Yukarıda bahsettiğim takipten başka). Ve delikanlının Strazburg’daki üç gününü anlatan 85 dakikada sadece 500 kelime konuşuluyor. Filmlerin pek çoğunda konuşmasız sahne, üç-beş saniyeyi geçen çekim göremediğimiz, “tempo manyağı” günümüz sinemasında bu muazzam bir şey!

kategori:
izlenim