Fatih Akın ve Müzikleri


Fatih Akın ilk filmlerini yaptığında sıklıkla benzetildiği iki yönetmen vardı. Bunlardan biri efsane Martin Scorsese iken, diğeri de genç sinefillerin sevgilisi Quentin Tarantino’ydu. Film severler iyi bilecektir ki bu iki isme benzetilmek için sadece sert bir sinema dili, suç dünyasının içinde görece önemsiz karakterler ve soluk kesen kurgu numaraları yetmez. Aynı zamanda filmin içine damardan enjekte olacak, kalp atışlarını düzenleyecek, ustalık ve geniş ufuk isteyen bir müzik seçimi gerekir. Martin Scorsese bir filmi 50’lerin şeker müzikleriyle başlatıp 90’ların hard tonlarıyla bitirebilir. Tarantino 1967 yılına gidip, bugün neredeyse kimsenin hatırlamadığı Dave Dee, Dozy, Beaky, Mick & Titch grubunun en ateşli şarkısını filmin başrolüne koyabilir. Elbette Fatih Akın da müzik konusunda kendine has bir dokunuş ve incelikli seçimler yapmak durumundadır. Ve yönetmen en iyi bildiği alan olan çoklu kültüre yoğunlaşır. Ortaya da birbirinden ilginç 5 adet soundtrack ve bir adet müzik filmi çıkar.

Müziğe olan sevgisini son filminin isminden bile (Soul Kitchen’ın ismini 1967 tarihli nefis The Doors şarkısından aldığını tahmin etmek zor değil) anlaşılan bir adamın bu 5 + 1 filmlik müzik yolculuğuna da bakmak lazım o halde.

kisa-ve-acisiz-film.jpg

1- Kurz und Schmerzlos (Kısa ve Acısız)

Fatih Akın filmlerindeki çok kültürlülük, daha ilk filmin karakterlerinde dahi kendini gösteriyordu. Filmin üç başrol oyuncusundan biri Sırp, biri Yunan, diğeri ise Türk karakterleri canlandırıyordu. Filmin müzikleri de haliyle bu mozaikten nasibi almış bir şekilde karşımızdaydı.

Müziklerde “genç” suç filmlerine yakışır bir şekilde hareketli, hatta funky, ama bir o kadar da tekinsiz parçalara sıkça yer veren film, bize “Mes Nerfs Lâchent” ve “Dein Herz Schlägt Schneller” gibi enfes hip-hop parçaları armağan ediyordu. Renkler elbette bununla sınırlı kalmıyor ve filmin çeşitli müzikleri arasında safi Sırp ezgisi “Nema Nista” ve tam bir Almanya’da yaşayan Türk imzalı rap parçası prototipindeki şahane “Bırakma” gibi eserler de yer alıyordu. Ayrıca filmin Doğu Avrupa tadı veren orijinal müziklerinin bir çoğunda Ulrich Kodjo Wendt ismi göze çarpıyordu. Bunun dışında soundtrackte bulunan “bize” en yakın parçalar ise, Türk pop müziğinin tüm zamanlarının başat üç beş isminden biri olan Sezen Aksu’dan geliyordu. Minik Serçe ilk olarak “Davet” isimli parçasıyla filmde duyuluyor, sonrasında ise filmin dinginlik ve teslimiyet içeren finaline muhteşem bir paralellik içeren gün ağrısı “Kavaklar” ile kulaktaki son pasları da temizleyip Kısa ve Acısız’ın müzikleriyle de hatırlanan filmlerden biri olmasına devasa katkı sağlıyordu.

im-juli1.jpg

2- Im Juli. (Temmuz’da)

İlk filmiyle birlikte “takip edilmesi gerekenler” listesine adını yazdıran yönetmen, bir sonraki eserinde belki de beklenenin aksine göz ve gönül çilingirliğine el atıyor ve karşımıza sinemanın en ‘yaz’ filmlerinden biri olan Im Juli. yi çıkartıyordu.

Filmin müzik yelpazesi bu kez daha bir batıya uzanıyor ve bu sayede özgün grup Scritti Politti ile cool topluluk Cowboy Junkies’i de dinleyebiliyorduk. Cowboy Junkies, bugüne kadar yüze yakın şarkıcı tarafından coverlanmış (en güzeli kral Elvis’e aittir) 60 yıllık iç dökme şarkısı “Blue Moon” u söylüyordu ve şarkı, içinde bulunduğu huzur verici sahne ile filmin dokusunu yumuşatma görevini yükleniyordu. İlk filmde de görev yapan Ulrich Kodjo Wendt de müziklere el atmıştı ama filmde en önemli yeri ülkemizde de çok sevilen Amerikalı grup “Brooklyn Funk Essentials” kaplıyordu. Grubun 1998 yılında Hüsnü Şenlendirici ve Laço Tayfa ila birlikte çıkardıkları In The Buzzbag albümünden tam 3 parça filmde yer alıyor ve filmin genelde reggae parçalardan oluşan elastik tonuna bir nebze hareket katıyordu.

Sezen Aksu’nın Aysel Gürel – Onno Tunç işbirliğinin ürünü “Değer mi” ile duyulduğu soundtrackin en büyük sürprizlerinden biri ise Berlin doğumlu oyuncu İdil Üner’den geliyordu. “Güneşim” adlı parçayla iç ısıtan Üner, Im Juli. de olduğu gibi Akın’ın ilk filmi Kısa ve Acısız’da da önemli rollerde boy göstermişti.

solino-2002.jpg

3- Solino

Fatih Akın’ın İtalya’da geçen ve “Giancarlo ve Kardeşleri” tadında bir hikaye anlatan bu üçüncü durağında, müzikler Yunan besteci Jannos Eolou’nin elinden çıkıyor ve Bulgaristan Senfoni Orkestrası tarafından icra ediliyordu.

Tabi ki müzikler sadece komşulardan gelmiyordu. Akın, yalnız hikayeyi değil, ses bandını da İtalyan bir havaya büründürüyor ve Emilio Pericoli, Patty Pravo gibi eski, Vittorio Grigolo gibi yeni İtalyan şarkıcılara filminde yer veriyordu. Ayrıca müzik tarihinin gördüğü en şirin şarkıcılardan biri olan Rita Pavone de her daim gülen sesiyle birlikte ses bandına renk katan isimler arasındaydı.

Filmin bir diğer sürprizi ise, 1972 yılında yaptıkları “Ege Bamyasi” isimli albümleriyle yurtta, saf müzik beyni kokan onca albümleriyle cihanda çoktan kült olmuş Krautrock ekolünün babalarından alman grup “Can” oluyor ve gitarla haşır neşirliği abarttıkları “Mother Sky” da filmin parçalarından biri haline geliyordu. İçinde bu kez türk bir müzisyen olmasa da Fatih Akın seriyi bozmuyor ve en az film kadar sevilen bir diğer soundtrack böylece tarihteki yerini almış oluyordu.

duvara-karsi-bogaz-idil-uner.jpg

4- Gegen Die Wand (Duvara Karşı)

2004 yılına gelindiğinde Fatih Akın’ın en çok konuşulan filmlerinden biri vizyona merhaba diyor ve aldığı ödüller, çıkardığı sansasyonlar sayesinde bir süre her yer Duvara Karşı oluyordu. Filmin referansa doymayan yapısı müzikleri de kapsıyor, kah punk ruhuyla kah musiki huzuruyla akan yapıtta kulaklarımıza tam 38 şarkı çarpıyordu.

Şimdi saymaya başlasak akşam edeceğimiz bu eserleri “kimler var kimler” ayarıyla kısaca bi tasnif edecek olursak, yerlilerden Orhan Gencebay, (yine) Sezen Aksu, Mercan Dede ve Bülent Ersoy, yabancı cenahta ise Depeche Mode, Wendy Rene, Sisters of Mercy, Fanfare Ciocarlia gibi milyonlarca hayran sahibi efsane isimleri görebiliyoruz.

Depeche Mode’dan “I Feel You” ile Kubat’tan “Bağa Gel Bostana Gel” i aynı ses bandı içinde yakalayabileceğimiz belki de tek film olan Duvara Karşı’da, fantastik Alman grup Einstürzende Neubauten’in üyeleri de müzikte büyük pah sahibiyken, müziğin en duru hali filmin içine de sızıyor ve Selim Sesler Orkestrası eşliğinde İdil Üner, pek hoş Türk sanat müziği eserlerini bizzat filmin içinde -performanslarını da görebileceğimiz bir şekilde- icra ediyordu.

Ayrıca filmde Zinoba yorumuyla yer alan unutulmaz Talk Talk şarkısı “Life’s What You Make It” de adeta filmi takip eden müzik canavarları için oraya koyulmuş gibiydi.

yasamin-kiyisinda.jpg

5- Auf Der Anderen Seite (Yaşamın Kıyısında)

İçinde en çok türk bulunan Fatih Akın filmi, müzikleriyle de bu unvanını korur nitelikteydi. Esas olarak filmin müziği ise bir Alman’a, özellikle Türkiye’de kendisine çok büyük bir hayran kitlesi edinmiş coşkun müzisyen Shantel’e aitti. Ancak soundtrack albümünün içinde çok fazla yerli ezgi duyabiliyorduk.

Merhum güzel insan Kazım Koyuncu ve “Ben Seni Sevduğumi” parçasının sık sık karşımıza çıktığı albümde, aynı zamanda Neşe Karaböcek “Son Hatıra” ile Ahmet Kaya ise klasikleşmiş yorumlarından Şafak Türküsü ile yer alıyor, esas bomba ise Sezen Aksu’dan geliyordu. “Ölürsem Yazıktır Sana Kanmadan” isimli enfes Türk Sanat Müziği eserini (sanat güneşi kadar olmasa da) harika yorumlayan Sezen Aksu, hem kulakları şenlendiriyor, hem de bir Fatih Akın filminde daha yer alarak yönetmenin saplantı duyduğu isimlerden biri olduğunu iyice belli ediyordu.

crossing-the-bridge.jpg

Ve Crossing The Bridge: The Sound of İstanbul

Bunca filminde müziğe de başrollerden birini veren Fatih Akın, sonunda müzik üzerine bir film yapmaya karar veriyor ve yanına Alexander Hacke’yi de alarak müzik dolu bir yolculukla İstanbul’un sesini bulmaya çalışıyor.

Alexander Hacke, Einstürzende Neubauten isimli alman grubunun bir üyesi. İsmi “Daha yapılırken yıkılan binalar” gibi bir anlama gelen ve yeri gelince tencere tavayla bile müzik yapabilen bu deneysel grubun bir üyesi, müzik alanında sınırlama tanımayan bir adamla bir araya gelince sonuç keskin bir müzikal zenginlik oluyor elbette.

Filmi izlerken Türkiye’de kaç farklı türden müziği severek dinlediğimizi de görmüş oluyoruz. Müzeyyen Senar ilk Türk sanat müziğini, Sertab Erener ve Sezen Aksu ile pop müziğini, Orhan Gencebay ile arabeski, Orient Expressions ve Aynur ile doğu müziğini, Replikas ve Baba Zula ile saykodelik müziği, Ceza ve şirin kardeşi Ayben ile hip-hop müziği, Mercan Dede ile sufi tonları, Erkin Baba ve Duman ile Rock müziği ne kadar sevdiğimizi fark ediyor, daha önce bu türlerden aşina olmadıklarımız varsa bile içten bir şekilde ön yargılarımızı kırmış oluyorduk. Ayrıca Taksim sokaklarına ve İstiklal Caddesi’ne fazla aşina olmayanlar da, çılgın topluluk Siyasiyabend’i bu film sayesinde keşfediyordu.

Müziğe aşık iki adamın bu çok sesli yolculuğunu sinemasal açıdan değerlendirdiğimizde elbette ki daha iyi olabileceği sezilen yerler olacaktır. Ancak filme bol müzikli bir İstanbul seyahati, ritimle yoğrulmuş bir hayatın özgeçmişi olarak algıladığımızda arkamıza yaslanıp keyfini sonuna kadar çıkartıyoruz. Zaten filmin içinde öyle isimler var ki, bu kişiler hiçbir şey yapmadan oturup çay içse izlenir. Bir de Fatih Akın’ın vizöründen müzik icralarını izliyoruz. Daha ne olsun?

,

Leave a Reply