Kategoriler
haber

Filmekimi Günlüğü: Kısa Kısa 26 Film Değerlendirmesi

Haktan Kaan İçel, Filmekimi’nde izlediği 26 filmi değerlendirdi.

Malum ekim ayının sinemaseverler açısından en önemli zamanları her zaman Filmekimi’nde gerçekleşir. Büyük festivallerin ödüllü filmleri, ses getiren yapımlar ve usta yönetmenlerin yeni eserleri seyirci ile buluşur. Filmekimi bu yıl da bir çırpıda başladığı gibi sona erdi. Sıkı programa rağmen izlemeyi başardığım 26 filmin kısa değerlendirmelerini paylaşmak istedim.

HELI:  Cannes’tan en iyi yönetmen ödülüyle dönen Heli, özellikle sinemada gerçekçilik ve şiddet öğelerini üst seviyelerde sergileyen bir film olarak öne çıkıyor. Yönetmen Amat Escalante, çoğunlukla amatör oyunculardan kurulu kadrosunu, herhangi bir falso gözetmeksizin kusursuz bir şekilde yönetiyor. Konu bakımından Meksika kartellerinin acımasızlığını belgelemeye çalışırken, bir nevi o bölgenin gençlerinin umutsuz gelecek planları kurarken resmediyor. Ancak bir gerçek var ki, daha önce diğer Meksikalı yönetmenlerin değindiği gibi bu bölgedeki suç oranı o kadar yüksek ki, adalet denilen olgu maalesef nadir bulunan bir şey. Heli, gerçekçi şiddet, işkence sahnelerinden dolayı her midenin alabileceği bir film değil.

A FIELD IN ENGLAND: Kill List ve Sightseekers filmleriyle belli bir hayran kitlesine ulaşan yükselen yıldız yönetmen Ben Wheatley, bu sefer savaşın içinde sıkışan bir grup askerin kendi içlerindeki buhranlarını şiirsel ve aşırılıktan kaçınmayan üslubuyla gözler önüne sermeyi tercih ediyor. Çoğunlukla karşılıklı diyaloglarla ilerleyen film, siyah beyaz estetiğini sonuna kadar kullanırken, kimi zaman trans formatına dönüşen bir ayini andırıyor. Filmin içeriğindeki mantar etkisini ve bir nevi çıldırma evresindeki aklı bulanık adamların sayıklamalarını bizlere sunmaya çalışıyor. Kimi izleyiciler için zorlayıcı bir film olabilir ama sinemaseverler için büyüleyici bir deneme denilebilir. Film bir nevi arafı andırıyor. Ne cennete yakınız, ne de cehennemden çok uzağız…
the_broken_circle_breakdown

THE BROKEN CIRCLE BREAKDOWN: 2010’da İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kapan Türkçe adıyla Çölde Kutup Ayısı filminin yönetmeni Felix van Groeningen’in Tribeca Film Festivali’nde ses getiren filmi The Broken Circle Breakdown, aile olmanın ağırlığını ve bir çiftin çocuklarınının başına gelen felaketle mücadele sürecini, country müziğinin etrafında kotarılan hikayesini, geçmiş ile gelecek arasındaki geri dönüşlü kurgusuyla anlatmaya çalışıyor. Genele baktığımızda kendine has karakterlerinin, aslında tüm farklılıklarına rağmen herkes gibi birer insan olduklarını ve kırılganlıklarını nasıl sergileyebileceklerini gözlemliyor, bir yandan da bir ilişkinin çöküşünü kademe kademe bizlere gösteriyor ve sağlam bir drama filmine imza atıyor. Üstelik müziklerin yardımıyla da yadsınamaz şekilde tanıdık hikayesini sıkıcılaştırmadan izlettirmeyi başarıyor.

A TOUCH OF SIN: Nuri Bilge Ceylan’ın en çok sevdiği yönetmen olarak bilinen Çinli yönetmen Jia Zhang-ke’nin yeni filmi A Touch of Sin, kendi ülkesinin twitter’ı weibo’dan bulduğu dört insanın hikayesini bir filmde buluşturmaya çalışmış. Genel olarak umutsuz insanların hikayelerini seçtiği gözlemlenen hikayelerden anlayacağımız şu ki: Çin o kadar yozlaştı ki, bu ülkede artık nefes alamıyorum. Her hikayenin ayrı bir üçüncü sayfa haberini andırdığı filmde, kanın gövdeyi götürdüğü şiddet sahneleri üst üste geliyor. Hantal bir kurgunun içinde, iç bayıcı atmosferiyle film seyircileri soğutacak cinsten olsa da, yaptığı şiddet hamleleriyle dikkati zor da olsa ayakta tutmayı başarıyor. Aslında filmde geçen dört hikayeye de ayrı film çekilebilirmiş. Bunun yerine yönetmen kendince az pilav, az kuru kıvamında bir yapı tercih etmiş. Cannes’dan en iyi senaryo ile dönen film, aslında ne sanat sineması tutkunlarına, ne de popüler film sevenlere yaranamayan arada kalmış bir film.

BASTARDS: Claire Denis’in yeni filmi Bastards, film noir atmosferine bürünerek bir intikam hikayesi anlatmaya çalışıyor. Ancak film yarattığı bunaltıcı ve karanlık atmosfere rağmen belli bir noktaya kadar gelebiliyor. Çocuk istismarına yaklaşması nedeniyle kimi zaman seyirciye sıkıntılı anlar yaşatan film, ilerledikçe kendi kendine çalım atan bir futbolcuya dönüşüyor. Çünkü hikaye ilerledikçe ana karakterin ne yaptığını anlamak hiç mümkün değil. İntikam hikayesi olarak lanse edilse de, karakterin ailesiyle uğraşmaktan pek intikam almaya fırsatı olmuyor. Şuursuz bir şekilde film ne yaptığını bilemeden kendi kendini aniden imha ediyor. Söylemesi ayıptır Tindersticks’in bir filme en az etki sağladığı film de budur herhalde.
michael-kohlhaas
MICHAEL KOHLHAAS: Kafka’nın en sevdiği Almanca yapıt olarak bilinen kitap, trajik bir adaleti bulma öyküsü olarak bilinir. Birçok kez sinemaya uyarlanan bu eserin bu sefer yönetmen koltuğunda Arnaud des Pallieres otururken, başrole de Avrupa’nın usta oyuncusu Mads Mikkelsen yer alıyor. Mads Mikkelsen, yine karakterine tüm gücüyle tutunurken, bir nevi adalet sembolü olan karaktere tüm karizmasıyla hayat veriyor. Feodal ortaçağ düzeninin hüküm sürdüğü bu zamanda epik bir hikaye anlatılıyor anlatılmasına ama temponun bir hayli düşük olduğunu söylemekte yarar var. Hollywood epik filmlerini sevenler için yavaş bulunabilir film. Özellikle de ışık kullanımındaki karanlık hakimiyeti, insanı karamsar bir havaya sürüklüyor. Temsil ettiği değerler açısından iyi bir uyarlama olduğu söylenebilir. Ancak bunun dışında çok bir şeyler vaat etmiyor. İbretlik bir adalet öyküsü…

OMAR: Daha çok  Oscar’a aday olan Paradise Now filmiyle tanınan yönetmen Hany Abu-Assad’ın son filmi Omar, Batı Şeria’da geçen Filistin – İsrail geriliminin içinde bir ihanet hikayesi anlatıyor. Aşkı için hayatını feda etmeye razı olan Omar karakterinin, askeri polis ile kedi fare oyununu çarpıcı bir şekilde gözler önüne sererken, sürpriz bir şekilde beklentilerin üstünde bir film seyri sunuyor. Ana karakterin yaşadığı paranoya, şüphe durumları filmin merak uyandırıcı sürükleyiciliği içinde yağ gibi kayıyor. Sıkışmışlık duygusunu son derece iyi veren filmin atmosferi, şoke edici kimi sahneleriyle keşfedilmesi gereken bir yapım olduğunu bizlere gösteriyor. Bana göre bu senenin Filmekimi’nin en beğendiğim ve en sürpriz filmi

b>THE PAST: Tüm ödülleri toplayan A Separation filminden sonra yönetmen Asghar Farhadi’nin yeni filmi merakla bekleniyordu. Nitekim film beklentilerin hakkını vererek gerek oyunculukları, gerekse senaryosuyla eli yüzü düzgün bir yapım olmayı başarıyor. Ancak filmi izlerken zaman zaman A Separation’ın farklı bir versiyonunu izlediğimizi hissediyoruz. Oyuncular farklı, senaryo farklı, hatta ülke bile farklı… Ama formül aynı. Yine çözülemeyen bir olay, insanların ilişkilerinin derinleşmesi üzerine, insanların dürüst davranmaması ile birlikte karmaşıklaşıyor. Her şey yerinde olmasına rağmen kültür farklılıklarından bu iki film arasında farklar oluşuyor. Özellikle İran kültürünün farklı unsurları diğer filmin uçmasına neden oluyorsa, bu filmde de Fransız kültürünün bilindik unsurları filmin fazla yükselmeden inmesine neden oluyor. İyi fakat albenisi daha düşük bir filmle The Past, her şeye rağmen seyircileri tatmin ediyor.

THE CANYONS: Usta senarist Paul Schrader’ın yönetmenlik kariyeri son yıllarda bir çöküş içerisinde olsa da, yine de idare etmeye çalışıyordu. Ancak bu film deyim yerindeyse intihar filmi olmuş gibi gözüküyor. Yanlış oyuncu seçimleri, yetersiz nitelikleriyle hayal kırıklığı yaratan bir filme imza atılmış. Film genel olarak bakıldığında ayakta kalma hamlesi olarak Lindsay Lohan’ın göğüslerini kullansa da, bu hamle maalesef filmi kurtarmaya yetmiyor. Renkli ışıklı sahnelerinin ardında kötü bir film olmaktan öteye gidemiyor.

LOCKE: Geçtiğimiz senelerin ses getiren filmlerinden Buried‘i düşünün. Filmin bir tabutta değil de, arabada geçen  ve daha çok bir insanın kendi hayatındaki ilişkileri ile yaptığı hatalar arasında sıkışmış versiyonunu hayal edin. İşte o zaman Locke filmini görmüş kadar olursunuz. Genel olarak pek sıkmayan, akıcı bir film olsa da, görsellikten çok telefon konuşmalarına dayanan hikayesi, daha çok deneysel bir çalışmayı andırıyor. Tom Hardy’nin oyunculuğuyla birlikte bir hüzne kapılmanız olası; farklı deneyimleri sevenlere tavsiye edilir.

The-Dance-of-Reality
THE DANCE OF REALITY: Sürreal ve sembollere en çok yüklenen ünlü Şilili yönetmen Alejandro Jodorowsky’nin en otobiyografik filmi diyebileceğimiz The Dance of Reality, kendi üslubuyla din, savaş, diktatörlük, zülum gibi kavramları bir ailenin üzerinden anlatmaya çalışıyor. Klasik filmlere alışkın seyircilerin epeyce zorlanabileceği bir tecrübeye hazır olmaları gerektiğini söylemek gerekiyor. Kimi zaman aşırılıklar, kimi zaman da ters köşe olabilecek hareketlerle seyircisini farklı düşünceler içine boğmayı deneyen film, yönetmenin tarzını sevenler için bir cevher olabileceği gibi, diğer seyirciler için de bir cehenneme dönüşebilir nitelikte olmuş. Yönetmenin filmin bazı ara sahnelerinde çıkarak anlatıcı rolünü üstlenmesi de, filme yer yer belgesel-canlandırma havası katıyor. Oyuncu kadrosuna baktığımızda yönetmenin akrabalarından oluşan bir grup amatör oyuncu maalesef performans olarak filmin yükünü kaldıramıyorlar. Bu durum gereğinden fazla absürt sahnenin ortaya çıkmasına neden olmuş.

MOEBIUS: Kim Ki-Duk’un son filmi Moebius, belki de yönetmenin en arıza filmi olarak öne çıkıyor. Görüntüler bakımından bir fotoğraf makinesinin kamera özelliği ile çekildiği hissi veren film, cinselliğin insan hayatını nasıl etkilediği üzerine deneysel bir çalışma denilebilir. Yönetmenin ilginç bir tercihi olan sıfır diyalog tercihi, başlarda filmin ıkınarak ilerlemesine neden oluyor. Çünkü bariz bir şekilde oyuncular konuşmamak için kendilerini zor tutuyorlar. Ancak film ilerledikçe seyirci bu duruma alışarak şimdi neler olacak telaşına düşüyor. Çünkü filmin hiklayesinde her yapılan hareketin bir bedeli oluyor. Cinsellik bakımından ensest, sado-mazo, tecavüz ve bunun gibi uç konulara değinmeye çalışırken, izlemesi epeyce zor olan sahneleriyle insanların sabrını zorlayan filmde, kimi seyirciler dayanamayıp salonu terk etmek zorunda kaldılar. Her şeye rağmen bu arıza film, Kim Ki-Duk’un özgün yapımlarından biri olarak ilgi çekiyor.

LIKE FATHER, LIKE SON: Dokunaklı dramalarıyla tanınan Hirokazu Kore-eda, bu sene Cannes’dan Jüri Özel ödülüyle döndüğü son filmiyle seyirciyle buluştu. Aslına bakarsanız konusuna baktığımızda hastanede çocukları karışan ailelerin iç dünyasını anlattığını okuduğumda son derece klişe bir filmle karşı karşıya kalacağımı düşünmüştüm. Ancak film senaryo bakımından son derece sağlam yere basıyor. Klişe imgeleri alarak izlenmesi keyifli bir filme dönüştürüyor. Özellikle çocukların sağlam oyunculukları, karakterlerin derinlemesi işlenişleriyle hakkını sonun kadar veren iyi bir film olarak öne çıkıyor. Senin çocuğun yetiştirdiğin çocuk mu, yoksa kendi kanından olan çocuk mu sorularını soran film, seyirciye düşündürdüğü konularla takdiri hak eden bir yapım.

METRO MANILA: Cashback adlı filmiyle dikkatleri çeken yönetmen Sean Ellis, yeni filmiyle de ayakları üzerinde sağlam basmaya devam ediyor. Filipinler’in bozuk yaşam koşullarının arasında yoklukların içinde ayakta durmaya çalışan bir aileyi anlatan Metro Manila, bilinen bir hikayenin bu ülkeye has durumunu gözler önüne seriyor. Bir yandan yaşam ile savaş, diğer yandan da ahlak anlayışını sorgulayan film, başarılı kurgusu, oyunculuklarıyla eli yüzü düzgün bir yapım. Özellikle heyecan dozunu iyi ayarlayarak filmin zaman zaman gerilime yakın sahnelerinde atmosferi iyi kurarak seyircinin gönlünü fethetmeyi başarıyor. Sundance Film Festivali’nden bu yıl izleyici ödülüyle dönmeyi başaran film, izleyicini memnun edecek düzeyde olduğunu ispatlıyor.

WHEN THE EVENING FALLS ON BUCHAREST OR METABOLISM: Kendine has mizahıyla çağdaş Romen sinemasında ses getiren yapımlara imza atan yönetmen Corneliu Porumboiu, Bükreş’in Doğusu ve Polis (s) filmlerinden sonra yeni filmiyle tarzını sevenlere beklediklerinin karşılığını veriyor. Film boyunca toplasanız 15-20 planı bünyesinde barındıran film, bir yönetmen ve oyuncusunun ilişkisine odaklanıyor. Çoğu zaman gerçeğe yakın saptamalarıyla, diyaloglar aracılığıyla karakterlerin iç dünyalarına girmeyi başarıyor. Plan-sekanslardan oluşan filmde, yakın planlara yer verilmemiş. Romanya’da devlet desteğine getirilen bazı yeni şartlara göndermelerde bulunarak, çekim süreçlerinin sancılı başlangıçlarını iyi yansıtarak beklentileri karşılayan bir yapım.

Jeune-Jolie-affiche-630x350
JEUNE & JOLIE: François Ozon, son filmiyle formda olduğunu kanıtlamıştı. Bu yüzden de yeni filminden beklentiler daha da büyüktü. Ancak Ozon, bu beklentileri şimdilik bir kenara atarak daha çok ara film tabir edilen filmlerden birine imza atmış gibi gözüküyor. Filmin çoğunluğu kendini cinsel bakımdan keşfetmek için fahişeliğe başlayan ana karakterinin yatak maceralarına odaklanıyor. Dört mevsim, dört şarkı teması etrafında ilerleyen film, ana karakter Isabelle’in ailesi ve cinsellikle bağlamını irdelerken, cüretkar sahnelerden kaçınmazken, kimi zaman aile içinde sit-com dizilerden çıkma bir mizah duygusunu seyirciye veriyor. Açıkçası içerik olarak yavan kalan film, Ozon’un başyapıtları arasına giremiyor. Kendini seyrettirse de, sınırlı içeriği bakımından kısır kalıyor.

BLUE IS THE WARMEST COLOUR: Bu senenin yıldızı ilan edilen Cannes galibi Adele’nin Hayatı 1&2, uluslararası ismiyle Blue is the Warmest Colour, üç saatlik uzun süresine rağmen akıcı anlatımı, mükemmel oyunculukları ve aşkı yansıtış biçimiyle tek kelimeyle başyapıt denilebilecek bir iş… Tabii Türk seyircisi aynı görüşte birleşemedi. Bir kısım filmin uzun süresinin eziyet, sevişme sahnelerini de gereksiz buldular. Bu tip bir filmin illa uslu çocuk olmasına gerek olmadığı apaçık ortada. Bir kızın ergenlikten çıkış sürecini ve cinsel baskının yoğunluğu hissedişini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sererken, uzun zamandır aşk duygusunu bu kadar iyi yansıtan bir film görmedim. Yaşanan duyguların aynısını seyirciye geçiren film, belki de heteroseksüellerin yapamadığını yapıp, biri lezbiyen, diğeri biseksüel bir karakterin aşkıyla anlatıyor. Uzun süresi belki zorlansa iki saate indirilebilirdi. Ancak yönetmen belli ki seyircisinin durumu içselleştirmesi için bazı sahneleri uzun tuttu. Adele Exarchopoulos ve Lea Seydoux karakterlerinin en layıkıyla ete kemiğe bürünmesine yardımcı olurken, unutulmaz performanslar sergiliyorlar. Belki de bu yüzden ilk defa Cannes’da büyük ödül oyuncularla birlikte yönetmene sunuldu.

WE ARE WHAT WE ARE: Meksika yapımı orijinal korku filmi We Are What We Are, beklenildiği gibi Amerika’nın ilgisini çekti ve yeniden yapımına karar verildi. Orijinal filmin en eksik yanı belki de finaliydi. Bunun dışında dört dörtlük bir filmdi. Beklentilere göre bu eksik doldurulursa, bu filmin yeniden çevrimi de başarılı bir yapım olabilir düşünceleri hakimdi. Nitekim filmin yönetmeni belli ki aynı hikayeye sadık kalmak istememiş. Jim Mickle, filmin ana karakterlerini önce cinsiyet olarak farklılaştırdıktan sonra hikayeyi değiştirmeye kalkmış. Bunun sonucunda da orijinal filmle isim ve konsept dışında ortak noktası kalmayan bir film ortaya çıkmış. Genel hatlarıyla vasat altı bir gerilime dönüşen film, yamyamlık teması çıkarıldığında daha çok aile içi şiddet filmine bürünmüş. Baba karakterinin korku imgesi olarak öne çıktığı filmde, görülmesi gereken tek şey filmin finali olmuş. İroni budur ki, diğer filmin tek kötü şeyi olan final, bu filmin de tek iyi noktası olduğu için sınıfta kalmaktan kurtulamamış.

THE CONGRESS: Stanislaw Lem’in kült bilimkurgu romanının serbest bir uyarlaması olan film, adını en çok Beşir’le Vals animasyonuyla duyuran yönetmen Ari Folman’a emanet edilmiş. Filmin bir nevi iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kurmaca kalıpları için normal formatlı bir filmken, filmin ikinci kısmı animasyona dönüyor. İlk kısım tek kelimeyle merak uyandırıcı ve ironik yapı işliyor. Bir oyuncunun sinemasal benliğinin satılması fikri çok özgün olduğundan maça 1-0 önde başlıyor film. Hatta ilk yarısı boyunca bu olayı harika bir şekilde kotarmaya devam ediyor. Ancak kongrenin yapılacağı gün film bir anda animasyona dönerek aklın sınırların uzak bölgelerine doğru yol almaya başlıyor. Sürükleyicilikten çok sarhoş edici görselliğiyle insanı tedirgin eden bir gelecek portresi çiziyor. Ancak kaos düzeni içinde ilerleyen film, seyircinin filme karşı dikkatini yavaş yavaş yitirmesine yol açıyor. Güzel fikirler, özgün senaryo, farklı bir görsel boyut denemesiyle film denenmesi gereken bir serüvenken, bütüne baktığımızda insanı tam olarak tatmin etmeyen bir filme dönüşüyor. Muhtemelen bu filmi sevenler çok sevecek ve beğenmeyenler de nefret edecektir.

ONLY LOVERS LEFT ALIVE: Jim Jarmusch’un yeni filmi gösterildiği festivallerde küçük çaplı bir coşkuya neden olmuştu. Kimileri Dead Man‘den bu yana Jarmush’un yaptığı en iyi film olarak lanse etti filmi. Bu merak uyandıran yapım, entelektüel bir vampir sayıklaması olarak tanımlanabilir. Birbirinden cool karakterleriyle, daha çok diyaloglara yüklenen, kimi zaman videoklip estetiğinden faydalanan film, ağır temposundan dolayı herkese uygun değil. Özellikle de Vampir filmlerinde şiddetin zirve yaptığını düşünenler bu filmden kesinlikle uzak dursunlar. Çünkü bu film görmüş geçirmiş vampirlerin varoluşsal sorularını yarı felsefik, yarı geyik bir biçimde irdeledikleri bir sinefil filmi… Yer yer yapılan bazı göndermelerle mutlu olurken, bazen de doğru oyuncu seçimleriyle bu insanlar ne kadar da cool diyebileceğiniz bir filmle karşı karşıyayız. Filmde önplana daha çok ana karakterleri canlandıran Tilda Swinton ve Tom Hiddlestone çıksa da, bana kalırsa filmin yıldızı Mia Wasikowska… Film kendi yağında kavrulurken, Wasikowska’nın dahil olmasıyla adeta şahlanıyor. Filmin dinamosu haline gelen oyuncunun rolünün bitmesiyle film sona eriyor. Sonuç olarak fena bir film yapmamış Jarmush ama sadece o kadar… Yani farklı yönleriyle övgülere boğsam da, en iyi işi olduğu söylenemez.
Shield_of_Straw-0005
SHIELD OF STRAW: Japon sinemasının film fabrikalarından Takashi Miike, yeni filminde bir katili, linç edilmekten 48 saat boyunca korumaya çalışan bir grup polisin gerilim dolu yolculuğunu anlatıyor. Filmin ilginç tarafı, bir katilin sürekli sıradan insanlar tarafından öldürülmeye çalışılmasından dolayı klasik film klişesini tersine çeviriyor. Görev ve adalet anlayışı içinde sıkışan bir grup görevlinin ahlak anlayışlarını incelemeye çalışıyor. Film bir an için yerinde durmayan mizansenleriyle, kimi zaman psikolojik savaşa dönüşen karakter halleriyle gerilimi yüksek tutan, fakat seyirciye çok da bir şey vaat etmeyen bir yapım. Filmin sonunda bu kadar şeyi ben boşuna mı izledim diyebilirsiniz. Çünkü film sınırlı senaryosuyla kalıplarından çıkmayı başaramıyor.

INSIDE LLEWYN DAVIS: Bu film için fazla zorlamayacağım sonda söyleyeceğimi başta söylemek istiyorum: Tek kelime ile başyapıt! The Man Who Wasn’t There’den bu yana Coen’lerin yaptığı en iyi filmle karşı karşıyayız. İçerisindeki melankolikliğin sarmaladığı muhteşem atmosferi 60’lı yılların harika folk şarkılarıyla birleşince bu başarısızlık hikayesi de tek kelimeyle “zevk”e dönüşüyor. Coen’lerin kendilerine has kara mizahı, muhteşem oyunculukları ile kusursuz bir film izleyicileri bekliyor. Filmekimi’nde bu seneki favorim bu film oldu.

FRUITVALE STATION: Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünden “gelecek” ödülü ve Sundance’ten de büyüködül ile seyirci ödülünü alarak bu senenin en parlak Amerikan bağımsızlarından biri olan Fruitvale Station‘ın, adı yönetmeni Ryan Coogler’ın ilk filmi olmasına rağmen Oscar listelerinde duyulmaya başlandı. Bu çarpıcı yapım Amerika’da yakın zamanda patlayan bir olayı gözler önüne seriyor. Polis şiddeti ve polisin Amerika’daki ırkçı politikasına karşı adeta bir tepki niteliğindeki film, gerçek olaylardan uyarlandı. Temel olarak ana karakter Oscar Grant’ın ölmeden önceki 24 saatine odaklanan film, günümüz sinemasının 25. Saat’i gibi. Belki o kadar derin değil ama yine de yansıttığı anlarıyla dokunaklı bir drama olduğunu kanıtlıyor. Özellikle ülkemizdeki polis şiddeti olaylarını düşündüğümüzde bazı sahneleri seyircilerin tüylerini diken diken edebilecek nitelikte olduğunu söyleyebilirim. Sonuç olarak bu senenin iyi dramalarından birine imza atılmış bunu görmezden gelemeyiz. Ancak bu gerçek hikayeyi bir kenara bırakırsak, çok da yenilikçi bir film olduğunu söyleyemeyiz.

THE NECESSARY OF DEATH OF CHARLIE COUNTRYMAN: Muhteşem oyuncu kadrosuyla dikkat çeken film, bu senenin en sevilen aşk filmlerinden biri olacak gibi gözüküyor. Bizleri Bükreş’in sokaklarını gezmeye davet eden film, yerinde duramayan yaramaz bir çocuk gibi. Her bir koşuşturmaca ya da kavganın peydahlandığı filmde ana karakterleri canlandıran Shia LaBeouf ve Evan Rachel Wood dışında, Mads Mikkelsen, Til Schweiger, Melissa Leo, Rupert Grint, James Buckley ve Vincent D’onofrio gibi uluslararası bir kadro gözler önüne seriliyor. Mads Mikkelsen’in saplantılı gangster bir aşığı canlandırdığı filmde, rolü ona küçük gelmiş gibi gözüküyor. Çünkü karakteri o kadar derinliksiz ki, Mikkelsen’in karizmasının altında karakter adeta yok oluyor. Nitekim aynı şeyi Til Schweiger için de söyleyebiliriz. Mizah unsurlarının hiç eksilmediği filmde, fantastik unsurlara da rastlamak mümkün. Kısacası her şeyden biraz katmayı deneyen bu çılgın film, zamanla bazı seyircilerin favorisi haline gelecektir. Eğlenceli olmasının dışında çok da bir şey vaat etmeyen film, bu senein çerezlerinden biri olarak öne çıkıyor.

GLORIA: Berlin’denen iyi kadın oyuncu ödülüyle dönen Gloria, adından da anlaşılacağı üzere tam bir oyunculuk filmi. Tipiyle zaman zaman Dustin Hoffman’ın Tootsie filmindeki kadın halini andıran kendi şahsına münhasır kadın oyuncu Paulina Garcia, filmi tek başına sürükleyen ana nokta olarak düşünülebilir. Bir kadının gönül maceralarına odaklanırken, hayatından kesitlere tanık oluyoruz. Filmin ilgi çeken noktası belli ki yaşça büyük bir kadının aşk maceralarının nasıl olabileceğini görmemiz oluyor. Bunun dışında senaryo maalesef bizlere çok şey vaat etmediğinden tek kişilik bir tiyatro oyununa dönüşüveriyor. Film Şili’nin popüler müziği eşliğinde bir oyuncunun yükselişini bizlere sunmaktan öteye gidemiyor. Seyircinin çoğunluğunun 40 yaş üzerine bayanlardan olduğunu düşünürsek, bu festivalde hedef kitleye ulaşıldığı söylenebilir.

AIN’T THEM BODIES SAINTS: David Lowery, Sundance’ten görüntü yönetmenliği ödülüyle dönen filminde, ödülden de anlayacağınız üzere kırsallardaki özenli görüntü çalışmasıyla dikkat çekiyor. Film hikaye olarak tatmin edemediği seyircisini, western türünde aşk hikayesi anlatmak derdiyle kandırmaya çalışsa da, bu vaadini tam olarak hakkıyla gerçekleştiremiyor. Rooney Mara, kızıyla ilgilenen anne rolüyle inandırıcı olsa da, seyirciye sevgilisine aşık olduğuna inandıramıyor. Casey Affleck ve Ben Foster ise senaryonun tıkanıklığının içinde kaybolup gidiyorlar. Özellikle de Ben Foster’a yazık oluyor. Sürprizsiz finaliyle izleyiciyi tatminsiz bırakarak, görüntü yönetimi dışında film pek bir şey vaat etmiyor. Açıkçası o manzaranın içinde kötü iş çıkartılsaydı, o da bir sürpriz olabilirdi.

Bir cevap yazın