Fruitvale Station: Ne Olduğu Değil de Nasıl Olduğu?

Fruitvale Station: Ne Olduğu Değil de Nasıl Olduğu?

Sinemanın sosyal bağlamda dönüştürücü bir gücü olup olmadığı tartışması oldukça uzun süredir entelektüel çevrelerde yeri olan bir tartışmadır. Ama gerçekten sorulması gereken soru bu mudur? Yoksa soru tersine çevirilip amacın üretme değil de tüketme süreçleri açısından ele alınması daha yerinde olabilir mi?
Biraz daha açmak gerekirse; bir filmin üretme amacını düşünmek yerine halihazırda yapılmış bir filmin sosyal bağlamda incelenerek tartışılması daha “somut” bir sonuca ulaşmamıza neden olamaz mı? Bütün bu sorular çerçevesinde bakılınca Ryan Coogler’ın filmi Fruitvale Station oldukça önemli bir yerde duruyor.

Fruitvale Station 2
Oscar Grant 2009 yılında, 22 yaşındayken polis kurşunuyla Amerika’da öldürülen bir siyahi (bağlam değiştirildiğinde hikaye tanıdık gelecektir birçoğumuza) ve Fruitvale Station’sa bu olayın olduğu günü Grant’in yaşadıkları üzerinden giderek ele alıyor. İlk bakışta oldukça klasik bir melodramanın kapılarını aralayabilecek bir film var elimizde. Polis kurşunuyla öldürülen bir siyahinin öyküsü basitçe melodramatize edilerek elimize çok “ağlak” bir dramanın sunulabilmesi belki de seçilebilecek en kolay yollardan biri. Ancak tam da bu noktada Fruitvale Station kendini ayrıksı bir yerde konumlandırıyor.

Öncelikle arka plan müziklerinin bolca kullanıldığı sahnelere ya da estetik olarak düşünülmüş incelikli mizansenlere yer yok Fruitvale Station’da. Hepimizin aklına bu tarz bir yaklaşımın geride bırakıldığı noktada gerçekçi sinema algısı geliyor. Burada da Fruitvale Station’ın gerçekçi sinema geleneğinden aldıkları ve atladıkları tartışması doğuyor.Fruitvale Station 3

Gerçekçi sinemanın bir gerçekliği yansıtma çabasından çok bir gerçeklik algısı üretme çabası olduğunu hepimiz bugün geldiğimiz noktada biliyoruz. Bu anlamda sinemanın gerçekçi film geleneğinin ürettiği teknikleri kullanmanın gerçekçi film üretmek bağlamında bir önkoşul olduğunu söylemek mümkün. Bu şekilde söylendiğinde kulağa garip gelse de gerçekçi olmanın da sinemada belli başlı kuralları var. Peki ama Fruitvale Station’ın nerdeyse ekstra ses öğelerinin bulunmadığı, estetik açıdan abartılı mizansenlere yer vermediği görsel dilini basitçe gerçekçi olarak tanımlamak yerinde bir tanım mı olacaktır? Bu soruya baktığım noktada gerçekçiliğinin ötesinde Fruitvale Station’ın belgesel sinemayla arasındaki bağın da gözardı edilmemesinden tarafım. Belgeselin “gerçek” olan olayları ele alması ve “esas” verileri kullanması sanatsal açının ötesinde enformatif açıdan da değer gördüğünü düşünürsek; belgeselin kendi içinde toplumsal gücünün kurgusal sinemadan daha ağır olduğu iddiası da beraberinde geliyor.

Bu anlamda belgeselin belge-selliği ve dramanın kurgu-sallığı Fruitvale Station’ın iki ana anlatı kolu olarak kendine yer buluyor. Belgesel gerçekçilik yaratmak açısından hatta belki de biraz ileri gidersek “gerçek bir hikayeye dayanmaktadır” gibi bir iddianın altını doldurmak adına Fruitvale Station olayın video kayıtlarına yer vererek başlıyor. Bu belgeselvari yaklaşımın kurgusal geçişiyse, günün başlangıcını imleyen Oscar ve karısının, yataktaki aldatma sohbetiyle devam ediyor. Bu anlamda yönetmenin yine belgeselci bir duyarlılığı elinden bırakmadığını söylemek gerek. Zira Oscar işe geç kaldığı için işten atılmasından karısını aldatması sebebiyle tartışmalarına kadar kusursuz bir kurban olarak çizilmekten özellikle itina edilerek ekrana yansıtılıyor. Başından sonunu bildiğimiz öykünün Oscar’ı kusursuz bir kurban olarak çizmemesi tam da filmin üretmekten kaçındığı melodramatik yapı ve yakın durmaya çalıştığı belgesel duyarlılıkla alakalı. Bu filmin Oscar’ın “nasılsa öyle” gösterilme çabası olarak alınamasa da (zira çerçevenin içine alınan ve dışında bırakılan her öğe “nasılsa öyle”liği imkansız kılıyor) tanıklıkların bu biçimde kullanılmasıyla bir çeşit siyah beyaz çizgileri olan bir karakter sürecine maruz bırakılması ihtimalinden kurtarıyor filmi.Fruitvale Station 1

Peki ama filmin bu belgesel duyarlılığıyla basitçe bir belgesel olmak yerine kurgusal olmasıyla nasıl bir etki yaratıyor? Daha kabaca; neden bir belgesel değil de kurgusal bir film Fruitvale Station? İşte bu sorunun cevabı filmin devam eden kısımlarındaki “kurgu”sal sahnelerde saklı. Oscar’ın arınmasını temsil eder nitelikte olan elindeki bütün uyuşturucuyu suya dökmesinden, kız kardeşinin istediği “siyahilere yaraşır” bir doğum günü kartını almak yerine gidip beyaz bir ailenin kapağında bulunduğu doğum günü kartını alması gibi mizahi öğelere giden bir kurgusal örgü kuruyor film. Bunun ötesinde bana göre filmin en önemli sahnelerinden birinde Oscar’ın otobanda bir arabanın çarptığı köpeği yolun kenarına taşıması aslında filmin kendi öyküsünün kısa bir yeniden yazımı niteliğini taşıyor. Oscar’ın da filmin finalinde aniden öldürüldüğü bilgisine baştan sahip olmamız nedeniyle bu sahnede köpeğin ölümünün aslında filmin finalini tekrardan ürettiğini farkedebiliyoruz.

Peki ama köpeğin ölümü yoluyla bize anlatılan şeyin ne olduğu sorusu geliyor akla. Film köpeğin sahipsizliği ve bir araba kazasında ölmesi yoluyla aslında hem sistemin Oscar’a vermediği değeri ve ani ölümünün de çok önemsenmediğini gösteriyor bize. Zira Oscar’ın köpeğin bedeninin yanındaki yardım çağrısının boşlukta salınması gibi Oscar’ı seven insanların da öldüğü sahnedeki yardım çağrısı da aslında tam anlamıyla bir karşılık bulmuyor (Oscar’ı öldüren polis 11 ay hapis cezasıyla serbest bırakılıyor). Bu anlamda köpeğin ölümündeki değersizlikle Oscar’a toplumda biçilen değersizlik birbirine bağlanıyor. Nihayetinde Oscar’ın “torbacı” olmasının, olmak zorunda bırakılmasıyla alakalı olduğunu süper market sahnesinde öğreniyoruz. Amerikan toplumunda alt kesim siyahilerin kriminaliteyle olan ilişkilerinin aslında bir seçeneksizlik hali olduğunu da gösteriyor film bizlere. Bu anlamda filmin tam anlamıyla belgesel ya da gerçekçi film olmayan bu melez tavrı filmi basit bir drama olmaktan çıkarıp geniş çaplı bir sistem eleştirisine dönüştürüyor. Bu tarz bir melezliğinse, baştaki sorumuza döndüğümüzde, önemli bir duyarlılık olduğunu söylememiz gerekiyor. Zira bu yöntemle birlikte Fruitvale Station belge-selliğin gücünü elinde bırakmasa da anlatı sinemasının seyirciyi karakterlere yakınlaştıran/uzaklaştıran fonksiyonundan da payına düşeni almayı başarıyor.
Bu bağlamda belki de Oscar’ın ölümünden biraz önceki tren sahnesi güzel bir yeni yılın umut ışıklarını veriyor bizlere. Bir trenin içerisinde bütün insanların adeta bütün sınıfsal, cinsel ve etnik kimliklerini önemsemeden yeni yıla girerken dans etmesi aslında bir Amerikan ideali olarak kendine yer buluyor -ta ki Oscar’ın polis kurşunuyla öldürülmesine ulaştığımız o sahneye kadar. Belki de sorun halkın arasındaki bağlarda değil de otoritenin kirli ellerini bulaştırdığı o malum noktalarda saklıdır sorusunu sorduruyor bizlere Fruitvale Station fazlasıyla manidar olan kurgusal-belgesel duyarlılığı ve melezliğiyle.


Leave a Reply