Futbol, Loach ve King Eric


looking-for-eric-ana.jpg

Cantona olmak istedim
Roy Keane

Yakalarımızı Kaldırdık

Bir Loach filmiyle yüzleşmemiz gerektiğinde önce politik olacağını ve lineer bir hikâye anlatacağını bilmemiz gerekir. Çehov nasıl başlattıysa anlatmayı, Loach aynı tonda sürdürmektedir. Brecht’e olan hayranlığı da sanatsal açıdan yapıtlarına sirayet eder ve zamanla kendi tanımını oluşturur. Ken Loach, senelerin yoldaşı beraber çalıştığı senarist Paul Laverty’den aldığı pasları kendi dilinde gerçeğe dönüştürür. Bunu da anlatmayı sevdiği hikâyesi duygusal doygunluğa ulaştığında senaryonun yerini doğal tepkiler ve doğaçlama performanslarla taçlandırmasıyla başarır. Dünya üzerinde değişen ve esnekleşen siyasal kavramlar Loach için hiçbir zaman genel kanı ve akım olarak etili olmamıştır. Loach gerçek bir sosyalist. Hayatta birçok şeyden ödün verse de fikrinden ve söylemek istediğinden asla taviz vermeyen bir solcudur. Hikâye anlatmak isteyen bir solcunun elinde olacak en önemli kavram birliktir. Loach için de birlik her zaman anlatının kilit noktasını oluşturur. Dostluğun, ailenin, aşkın oluşturduğu birlikler Loach sinemasının temel elementleri olarak baş gösterir.

Birçok filminde arka planda da olsa futbol Loach için güçlü bir dinamik olmuştur. Bu daha önce en fazla My name is Joe ile ortaya çıktı. İşsiz, alkolik Joe işsizlik maaşı ile geçinen arkadaşlarıyla kurduğu takımına koçluk ederken aynı zamanda sınıfsal ve sosyal bir direnişin imgesi olacaktır. Bireyin zorlandığı, çaresiz kaldığı zamanların ilacı olarak birlik duygusunun gücü Joe’nun hikâyesinde Loach gerçekçiliği ile ortaya çıkar. Burada da temel her zamanki gibi birlik olmadır. Joe’nun o fakir ve suçla iç içe geçmiş sokaklarda yaşamaya çalıştığı hayat bir çeşit karşı duruş olsa da aynı zamanda bireysel zaafların da getirdiği bir noktadır. Birey her zaman zayıflık gösterebilir. Birlik her zaman zayıflıkların üstünü örter.

Loach’ın sinematografik girizgahının bu geçiş anında koyu bir Bath City taraftarı olduğunu söylemek lazım. “Bath City de neyin nesi, kimin fesi?” diyenler olabilir. Yarı-profesyonel bir futbol takımı Bath City. Somerset merkezli takım halen güney konfederasyonunda mücadele ediyor. Buradan filmi izleyenler için FC United’ın karşı-endüstriyel tavırla beraber Loach için nasıl da anlamlı olduğu anlaşılabilir.

eric-cantona-in-the-air.jpg

Loach üzerine kelamlar ederken futbolun öte yanında asi bir kral olarak yaşayan Eric’in de biraz peşine düşmek gerekir. Hayatta en çok sevdiği üç şeyin felsefe, resim ve futbol olduğunu söyleyen Eric, başka bir zamanda kendisini futbolun Baudelaire’i olarak tanımlar. İndirgemeci yanı olduğunu kabul etmek gerekse de King Eric’in bir kötülük çiçeği imbiğinden geçtiğini de teslim etmek lazım. Bu sanatçı ruhlu asi, oynadığı dönemde Manchester taraftarı tarafından yüzyılın futbolcusu seçilmiş ve ingiliz anglosaksonluğunun güçlü fransız nefretini yerle bir etmiştir. Birçok MANU’lu için o Fransa’dan gelen İsa’dır. Haylazlıklarını ve başkaldırılarını kimseye hatırlatmaya gerek yok. King Eric her zaman futbolun içinde olması gereken önemli bir figürdü. Futbolun makineleşip, para üreten bir çarka dönüştüğü dünyada, bu basit oyunu neden sevdiğimizi hatırlamak için büyük bir neden King Eric.

Looking For Eric başka bir Eric’in trajedisi ile başlıyor; Eric Bishop’un hikayesi. Bu zayıf ve çelimsiz postacı gerçekten mutsuz. Çok mutsuz hem de. Mutsuzluk çağlar boyu insanlığın en büyük hastalığı olmuş zaten. Dönem dönem salgına dönüşmüş; bu salgınlardan büyük şairler, müzisyenler, sanatçılar türemiş. Bizim Eric ise müzmin bir mutsuz. Kırık bir kalbi var ve zaman geçtikçe yaralar kapanacağına iyice sarmış içini, dışını, hayatını. En sevdiği şey futbol. MANU. En sevdiği adam ise King Eric. İki ayrı eşten iki ayrı üvey oğul, asıl aşkından bir kız çocuğu var. Her şey darmadağın. Bu dağınıklığın içinde bir gün artık daha fazla dağılacak bir şey kalmamışken karşısına kahramanı çıkar. Cigara paylaşılan dar bir odada vazgeçmek, pes etmek, korkmak yok der. Bishop “Senin için kolay sen King Eric’sin” der ona. O ise  “Ben de korktum” diye cevap verir. “Ben de korktum ama üzerine gittim. Bununla yaşayacaksam beni yenmesine izin vermedim.”

ken-loach-eric-cantona-cannes.jpg

Loach ustam burada girer işte devreye. Korku hepimizin içerisinde. Bunu çok iyi bilir. Adım atmaya korkmak hiçbir adım atamamayı getiriyor. Hiçbir adım atamamak durmayı, çürümeyi, yavaş yavaş yok olmayı getiriyor. Kendine has özdeyişler ve aragazıyla bizim çelimsiz Eric’imizi hareket ettiriyor. Bunu yaparken trompet çalıyor. Bol bol kafayı dumanlıyor. Fransızca konuşup insanı ifrit ediyor. Hatta kendi maskesini takıp eylemlerine katılıyor. Clawn Eric ise zamanla korkularının karşısına çıkmayı öğreniyor. Bunu yaparken bütün bu karmaşanın yapıştırıcı unsuru ise ailesi ve dostları oluyor. Manchester United’in amerikalı bir sermaye gücüne satılması sonucu kurulan, sadece taraftarlarının finanse ettiği bir futbol kulubü olan FC United’ı görüyoruz bu bölümde. FCU, MANU’nun romantik yanını temsil ediyor. FC United göndermesi ile futbol endüstrisine de çalımını atan Loach; buradan edindiği boş alanda attığı deparla birlik olmanın gücünü gösteriyor. Zapatist bir eylem ile mücadeleyi gösteriyor. Geri kazanmayı gösteriyor, kaybedilen yılları değil. Önünde duran zamanı geri almanın yolunu işaret ediyor.

Cantona ilk kez erkek kardeşleri Jean-Marie ve Joel ile projeyi oluşturmuş. Kendi başına işin altından kalkamayınca Loach ile tanışma fırsatı bulmuş ve pası ona atmış. Golü yaşlı kurt ağlara bırakırken Cantona’nın hayatındaki en güzel anın bir pas olduğunu bize bir sır olarak vermiş: “Takım arkadaşına verdiğin güzel bir pas her şeyden değerlidir.” Takım olmak, birlik olmak değerlidir. Mücadele etmek değerlidir. Mücadele ederek kaybedenler aslında hiçbir zaman kaybetmez.

Sonunda Eric Bishop mu Cantona yoksa Eric Cantona mı Eric Bishop oluyor önemi kalmıyor. Ama Cantona yine de tüm kibri ve mizahıyla fısıldıyor: “I am not man, I am Cantona!”

Filmin sonunda da tüm endüstri ve leş kültürüne ayar King Eric’den geliyor:

“Martılar, balıkçıları takip ederler. Bunun nedeni, sardalyelerin denize atılacağını düşünmeleridir”

P.S: 07:09’da kapının arkasından George Best gülümsedi. Ben de gülümsedim.


Leave a Reply