Gone Girl: Kaybolmanın Dayanılabilir Ağırlığı

Ali Yaşar Tuzcu, Gone Girl'ü bir edebiyat uyarlamasındaki zorlukları ve karşıtlıkları dikkate alarak değerlendirdi....

David Fincher’ın The Girl with the Dragon Tattoo’yla yeniden başladığı roman uyarlamaları süreci içerisinde görülebilecek bir eser Gone Girl. İki eserin de suçla olan ilişkisinden tutun da yarattığı güçlü kadın karakterlerine kadar birçok bağlantı bulmanın mümkün olduğu ortada. Bu sebeple The Girl with the Dragon Tattoo’yu filmi izlemeden önce okuduğum gibi Gone Girl’ü de önce okumanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Öncelikle kitabı okuduğumda fark ettiğim en önemli şey, Fincher’ın elinde hem çok iyi bir malzemenin olduğu hem de bu malzemenin oldukça çetrefilli bir dönüşüm sürecinden geçmesi gerektiği gerçeği oldu.

3

Mesele kitap uyarlamaları olduğunda film anlatısının ve metin anlatısının biçim ve yöntem açısından farklılıkları en göze çarpan öğelerden biridir. İki anlatı aracının da kendine ait sınırlarını belirleyen öğeleri olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bazı metinlerin “uyarlanamaz” olduğu yaftası da hemen yapıştırılabilir. Belki Gone Girl için bu denli büyük bir söylem öne atılamaz fakat metnin oldukça çetrefilli bir şekilde ilerleyen psikolojik anlatısı ve birinci şahıs anlatıcı kullanması gibi detayların uyarlama sürecini gerçekten zorlaştırdığı söylenebilir. Bu sebeple imkansız olmasa da zor olan bu sürecin altından başarıyla kalkan bir film var elimizde. Bunda payı büyük olan tek kişi Fincher değil, aynı zamanda kitabın yazarı olan Gillian Flynn. Flynn’ın kitabın senaryolaştırma işini oldukça iyi bir şekilde başardığı gerçeği göz önünde bulundurulursa Fincher’ın bunun ekrana uyarlaması süreci de daha büyük ölçekli bir anlam kazanıyor. Flynn’ın senaryolaştırmasıyla Fincher’ın ekrana uyarlamasının birleştiği noktada Gone Girl’ün çok iyi bir uyarlama malzemesi barındırdığı gerçeği hemen öne çıkıyor. İşte tam da bu noktada bu malzemenin ne olduğu ve uyarlama sürecinde neler kazandığı ve neler kaybettiği soruları öne çıkıyor.

Hikâye, Nick Dunne’ın karısı Amy Dunne’ın bir sabah kaybolmasıyla başlıyor ve bu noktadan Nick’in karısını öldürüp öldürmediği üzerinden kurulan bir gerilimle devam ediyor. Aslında ilk bakışta çok klasik bir suç öyküsü gibi dursa da mesele metnin beklenmedik bir dönüş yapmasıyla Amy’nin bütün bu cinayet öyküsünü Nick’ten, onu aldattığı için, intikam almak adına kurduğu bir senaryo olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Kitabın içerisinde bu dönüş noktası oldukça büyük bir öneme sahip zira iki karakterin de psikolojik durumları üzerinden kurulan anlatı aslında hiçbir zaman bir karakteri diğerinden daha dürüst göstermiyor. Yani bütün bu öznellik durumu üzerinden kurulan anlatı önce Nick’in karısını öldürmüş olabilme olasılığı üzerinden giderken yine de başka bir olasılığın da olabileceğine göz kırpıyor. Metin, Nick’in vardığı sakar çıkmazlarla ve Amy’nin günlüğünde vermiş olduğu uzun detaylarla Nick’i büyük ölçüde suçlu konumuna itiyor. DF-02130_R ? Rosamund Pike portrays Amy Dunne, whose mysterious disappearance turns her husband into a possible murder suspect.

Dolayısıyla Nick’in kendini aklama çabasını onun gözünden dinlerken bir yandan da karısını öldürmüş olabileceği gerçeği hep bir kenarda tutuluyor. Bu sebeple metnin dönüş noktası romanda varolan bütün psikolojik çelişkiler yoluyla bütün süreci dönüştürüyor. Mesele, Nick’in suçlu olup olmadığı noktasından Amy’nin intikam planından kendini sıyırabilip sıyıramayacağına dair bir noktaya taşınıyor. Aslında bu durum metni bir şekilde kimlikler açısından oldukça önemli bir meta-anlatı düzlemine taşıyor. Amy’nin roman içindeki günlük sayfaları onun yapmış olduğu anlatı sıçramasıyla büyük ölçüde kırılgan bir zemine taşınıyor. Günlüğü sadece Nick’in cinayeti işlemiş olduğunu inandırıcı kılmak için yazdığını anlattığı bölümle birlikte aslında kimlik kavramının anlatı kavramıyla olan güçlü ilişkisi ve kendi içinde tutarlı olması gibi bir gerekliliği barındırmadığını gözler önüne seriyor. Romanın ikinci kısmında sadece Amy’nin değil Nick’in de bu kimlik üretme oyununa girmesiyle mesele tam anlamıyla bir inandırıcılık üretme durumuna doğru ilerliyor. Mesele kimliğin ne olduğundan çıkıp nasıl üretildiğine doğru bir çizgiye yürüyor. İşte tam da böyle kırılgan bir mevzuda metnin psikolojik detayları yansıtabilme gücü bütün anlatıyı belirliyor.
Bunun film uyarlamasındaki yansımasıysa elbette ki bir şeylerin yitirildiği ama aynı zamanda kazanıldığı bir noktada kendini geliştiriyor. Her şeyden önce film Nick’in suçlanabileceği ya da gerçekten bu cinayeti işlemiş olabileceği olasılığının üzerine gitmiyor. Günlük yoluyla yansıtılan bazı sahnelerde Nick’in çok da güvenilir olmadığı hissi yaratılsa da, bu şüphe duygusu filmde metindeki kadar güçlü durmuyor. Dolayısıyla Amy’nin arabayla Missouri’den uzaklaştığı sahne ve bütün meselenin onun kurmaca planı olduğu gerçeği seyirciyi okuru sarstığı kadar sarsmıyor. Aslında Fincher’ın meselesi biraz daha Amy’nin kendi kimliğini nasıl ürettiği ve o kimliğin aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermek olduğundan Nick’le evliliklerinin büyük bir şehirden küçük bir şehre taşınmakla birlikte nasıl çıkmazlara girdiğine dair noktalara çok fazla odaklanılmıyor. Bu anlamda Amy’nin planını daha fazla öne çıkaran film, kitapta oldukça belirgin olan sınıf farklılıkları ya da kültürel boşlukları çok önemsemiyor. Filmin en büyük odak noktası Amy’nin nasıl bir kimlik dönüşümünden geçtiği ve bu dönüşümün film açısından nasıl yansıtılabileceği üzerine kurulu. Dolayısıyla filmin bütün kemik yapısı ikinci kısım üzerinden kurulurken Amy’nin zeki planları daha fazla öne çıkıyor. Aslında tam bu noktada Gone Girl’de Amy’i The Girl with the Dragon Tattoo’da Lisbeth’i öne çıkaran Fincher birleşiyor. İki uyarlamada da iki ana kadın karakteri öne çıkararak anlatısını kuran Fincher belli ki bu tema üzerine rastgele bir biçimde yoğunlaşmıyor. Lisbeth yoluyla sistemin ona diretmiş olduğu kadın stereotiplerine direnen bir kadın karaktere odaklanırken; Amy yoluyla da onun için biçilmiş kadınlık rollerinin bilincinde olan ve bu bilinçle bu roller üzerine oynayan bir kadın karakter yaratıyor. Çok açık bir şekilde iki filmin de ana kadın karakterlerinin kendi bedenleriyle oynayıp, kendilerini dönüştürdükleri sahnelere yer vermesi başka bir bağlayıcı nokta. Lisbeth’in bankalar arası para transferi için kendini zengin bir iş kadınına dönüştürmesiyle, Amy’nin dikkat çekmemek adına kendi saç renginden aksanına kadar bir dönüşüm geçirmesi arasında büyük paralellikler görebilmek mümkün.

1
Aslında bu iki film ve kadın karakterlerin kimlik meselesi bağlamında Fincher’ın son dönemde odaklandığı temalara da bir göz kırpmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. The Curious Case of Benjamin Button’ın beden, kimlik ve yaşlılık gibi sorunlar üzerinden kendini kuran yapısıyla, Social Network’ün sanal kimlik ve gerçek kimlik arasındaki çizgileri bulandıran yapısı büyük benzerlikler taşımakta. Bu iki filmin Gone Girl ve The Girl with the Dragon Tattoo’yla olan bağlantısı kimlik meselesiyken, ana odağın kadın karakterlere geçmesi ayırıcı özellik olarak kendine yer buluyor. Bu anlamda son iki filmin feminist bir duyarlılık taşıdığını söylemek çok radikal bir okuma olsa da, bu iki kadın karakter üzerinden Fincher’ın ataerkil düzenin boşluklarını gösterdiğini ve bu iki kadın karakterin bu boşlukları nasıl kendi avantajlarına çevirdiğine odaklanmasının cinsiyet meseleleri bakımından bir sorunsalı imlediği söylenebilir. Bu anlamda Lisbeth’in tecavüzcüsünden aldığı intikamla Amy’nin kocasının üzerine kurduğu intikam planı birbirine bağlanıyor. Sonuçlar ve durumlar farklı olsa da, iki film de kadın karakterleriyle alternatif bir davranma biçimin mümkün olduğunu ve aynı zamanda cinsiyet rollerinin kaygan ve üzerinde oynanabilir olduğunu gösteriyor. Elbette ki tartışma buradan misojeni noktasına doğru ilerletilebilir zira bu iki kadın karakterin de düzene uymaması ve şiddeti kendi çıkış noktaları olarak kullanması kadın temsilleri bakımında basite indirgenip “kötü kadın temsili” olarak okunabilir. Fakat böyle bir okumanın yine ataerkil algı içerisinde sisteme tehdit oluşturan bu kadın karakterleri indirgemeci bir okumaya tabii tutmak olacağı kanısındayım.

DF-00669 ? Neil Patrick Harris portrays Desi, a spoiled rich guy who has long harbored a crush on a woman who has suddenly disappeared.
Bu bağlamda Fincher’ın Amy üzerinden büyük ölçekte cinsiyet ve kimlik arasındaki bağlantıya dokunduğu Gone Girl romandaki bazı detayları geride bıraksa da ciddi bir kimlik meta anlatısı düzleminde duruyor. Filmin ikinci yarıda yapmış olduğu dönüşle birlikte film, cinsiyet rollerinin bir dil gibi kullanıldığı gerçeğini su yüzüne çıkarıyor. Böyle çetrefilli bir romanın çok başarılı bir uyarlaması olması açısından bile takdir edilmesi gereken bir film Gone Girl. Ancak hem metnin hem de filmin kendine ait bir anlatısı olduğu gerçeği düşünülünce, metnin de ayrıca okunması gerektiğini buraya not düşmek gerek.

kategori:
izlenim

ilgili