Hollywood’a Kafa Tutan Adam: Jim Jarmusch

Tesadüfî olarak elimi sürdüğüm sanat eserleri, sonradan benim için çok özel oluveriyorlar. İçeriğiyle ilgili en ufak bir fikrim olmadan, arada sırada ismini beğenerek, kapak tasarımını beğenerek satın aldığım kitaplar,...

Tesadüfî olarak elimi sürdüğüm sanat eserleri, sonradan benim için çok özel oluveriyorlar. İçeriğiyle ilgili en ufak bir fikrim olmadan, arada sırada ismini beğenerek, kapak tasarımını beğenerek satın aldığım kitaplar, filmler beni çoğunlukla yanıltmıyor. Hatta genelde beklentilerimin üzerine bile çıkıyorlar. Satın aldığım ilk orijinal dvd, konusu veya yönetmeni hakkında en ufak bir fikrimin olmadığı, sadece isminden hoşlandığım için almaya karar verdiğim Yedinci Müdür‘dür (Det sjunde inseglet: 1957) mesela. Ne harika bir filmdir. Sürpriz film olarak izlediğim Kırık Çiçekler‘i (Broken Flowers: 2005) bir kenara koyarsak, Jim Jarmusch ile tanışmam da yine bir tesadüf eseri oldu. Bir gün beni, onun Ölü Adam (Dead Man: 1995) filminin dvdsini almaya iten şey, simsiyah dvd kutusunun üzerinde bir kanonun içinde kalın kürküyle yüzü boyalı uslu uslu yatan Johnny Depp figürüdür. “Bu ne böyle acaba” diye meraklandığımı anımsıyorum. “Gel bakalım evimize.” Ölü Adam’ı yurttaki odamızda gülmekten kırıla kırıla izledim. Sık sık da durdurmak (pause) zorunda kaldım. “Ne tuhaf şeysin sen böyle. Albenilisin de üstelik.” Jim Jarmusch sinemasına ilgim böyle başladı. Filmlerini beğendiğim sinemacıların neye benzediklerini de merak ederim. Kaçık tipini de görünce rahatladım; kendisiyle çok iyi anlaşacağımızı hemencecik anladım. Kendi garipliklerini sinemasına aktarmış, içi dışı bir, samîmi bir adam gibi geldi bana.

Edebiyata meraklı sıradan bir ortasınıf amerikalı olan Jim, gençliğini pek de gözde bir yer olmayan Akron, Ohio’da geçirmiş. Daha lisedeyken kendisini, çevresindekilerin sahip olduğu (nasıl başarmış bilmiyorum ama) Amerikan Rüyası tutkularından, zengin olma hayallerinden soyutlamış; onlara kendisini yabancı hissetmiş, uzak durmuş. Şöyle diyor: “Hayatın ya da hayat tarzının para etrafında şekillendirilmesi düşüncesinden hoşlanmıyorum… bunun dışında pek çok hayat tarzı var. Moda fotoğrafçısı olmak istemeyen insanlar da var.” Ve ekliyor: “Bütün hayatımı kazanç elde etme etrafında programlamaktansa, hiç param olmasın daha iyi.”

Marifet, bu türden bir çıkışı yapmak değil, içini doldurmaktır. Nazım Hikmet’in dediği gibi “neye yaradı?” dememek için. İkinci filmi Cennetten de Tuhaf (Stranger Than Paradise: 1984) ile yakaladığı ulusal ve uluslararası başarıdan (Cannes Altın Kamera Ödülü gibi) sonra Hollywood’dan yağan teklifleri, bağımsız kalabilmek için elinin tersiyle itmiştir; bedelini ödeyerek tabi ki. Bu bedel, 1980lerin sonunda gayet ünlü bir yönetmen olmasına karşın çekmeyi planladığı filmlerde halen yaşadığı finansal problemlerdir.

Önceleri yazar olmaya kafayı takmış bulunan Jim Jarmuch, Columbia’da Amerikan Dili ve Edebiyatı eğitimini dereceyle bitirmiş. Okulu bitirmesine bir dönem kala edebî araştırmalar yapmak üzere Paris’e gitmiş. Burada, edebî araştırmadan çok geyik yapmış desek yeridir. Birkaç haftalığına gittiği Paris’te bir yıl kadar kalmış ve burada sinema tarihi efsanesi Cinematheque’in müdavimi olmuş. Japon ve Avrupa sinemasını izleme fırsatı bulmuş. Paris’te yine kendine yakışanı yapmış ve bir sanat galerisi için kargo taşımacılığı yapmak gibi absürd işlerde çalışarak hayatını kazanmış. Filmlerinde kullandığı sabit kamera açılarının Paris’ten yadigâr olduğu bilinir. Konuyla ilgili olarak Jarmusch: “Hareket halindeki bir kamera, izleyicinin gözünü görüntülerin peşine takılmaya zorlar; bakışlarını tutsak eder. Oysa benim filmimin böyle keyfi hareketlerle alakası yoktur; gözlemlemeyle ilgilidir…” Bu türden bir sinematografik yaklaşımın, yönetmen sinemasının önemli isimleri arasında da yaygın olduğunu zaten biliyoruz. Abbas Kiarostami bu sanatsal tercihi bir adım daha ileri götürerek “ben izleyicilere salonda uyuma özgürlüğü veren filmleri seviyorum” demiştir.

O vakte kadar bir tane dahi kısafilm çekmemesine rağmen Jim Jarmusch, Paris macerasından sonra New York Film School’a (ilginçtir) burslu olarak kabul edilmiş. Okuldaki ikinci yılının sonunda, aldığı bursu ilk uzunmetrajlı filmi Sürekli Tatil (Permanent Vacation: 1980) için harcayarak önemli bir diploma sahibi olmak yerine, önemsiz bir film sahibi olmayı tercih etmiş. Önemsiz dediğim bu ilk film dahi, Jim Jarmusch’un tüm külliyatında takip ettiği aykırı yolun en belirgin izlerini taşımaktadır.

Karakter ve Atmosfer

Jim Jarmusch sinemaseverlere bir öykü vaat etmiyor. Giriş, gelişme, sonuç yok; yok da yok. Bunun yerine absürd karakterler ve bu insanları içine alan, kapalı, iç sıkıcı mekanlar var. Yersizyurtsuz, parasız genç adamlar, tufaya getirilip hapsi boylayan beceriksizler, William Blake’i ağzından düşürmeyen edebiyat meraklısı kızılderili, “Samuray” yasasına bağlı zenci tetikçi, sahiden canı sıkılan adamlar, bir baltaya sap olmayanlar, olamayanlar. Tüm bu insanları çepeçevre saran New York’un kenar mahalleleri, metruk daireler, sokaklarda uçuşan çöpler, gazete parçaları, bulutlu bir gökyüzü… Jarmusch, endüstri-sonrası atmosferini seviyor. Loş sokakları gösterirken hoşlandığı müzikleri kullanıyor. “This is my neighborhood” der gibi yadırgamadan seviyor.

Jim Jarmusch bir konudan yola çıkarak senaryo yazmak yerine, kendisine ilginç gelen karakterlerden yola çıkmayı tercih ettiğini itiraf etmiştir. Farklı dönemlerde gözlemleyip not ettiği karakterleri bir araya getirerek ortaya bir film çıkarmaktadır. Bu “önemsiz” insanların toplumca genel kabul gören yaşam tarzıyla hep bir problemleri vardır. Genelde işsiz veya parasızdırlar. Uyumsuzdurlar. Bu uyumsuzluk, asla anarşizm benzeri politik bir duruşu beraberinde getirmez. Ne dünyayı değiştirmek isterler, ne de politika yapmak. Hayatta ulvî bir amaçları yoktur. Tek istekleri sınırları zorlayarak kendilerine bir alan açmaktır. Buna benzer tipler aynı filmde bir araya geldiklerinde ortalık birbirine girer. Karakterlerin çatışmalarından doğan güçlü bir mizah filmi sürükler. Jim Jarmusch’un alamet-i farikası, kendi yarattığı bu absürd insanlar komedisidir.

Karakterlerini bulaştırmayı sevdiği en belirgin konu dil problemidir. Özellikle Roberto Benigni’nin Jarmusch filmlerine katılmasıyla bu iletişimsizlik hali tavan yapar. Yine bir röportajında Jim Jarmusch, diyalogları kısa tutmayı benimsediğini de söylemiştir. İletişimsizlik haricinde dikkati çeken bir diğer detay da yine okumaktan haz duyduğu edebiyatçıları ya da eserlerini filmlerine konu etmesidir. 1986 yılında Roberto Benigni ile yaptığı Down by Law (Türkçeye “İçeridekiler” olarak çevrilmiş, lakin tam karşılamıyor), tipik tuhaf karakterleri, karanlık atmosferleri, dil problemi ve Robert Frost’un “The Road not Taken” şiirinden esinlenmesiyle, Jarmusch sinemasının tüm belirgin özelliklerini kapsayan kült bir filmdir.

Sevdiğim adamları uzun uzadıya anlatmak gerçekten hoşuma gitmiyor. İzleyin görün yahu! Ne desem boş. Diğer favorilerim arasında Night on Earth: 1991 ve Dead Man: 1995 bulunmaktadır. Coffee and Cigarettes’i (Kahve ve Sigara) henüz izleyemedim. Lakin o da şanlıdır. İzleyiniz. Amerikan yol filmlerinin öncüsü, Quentin Tarantino gibi kendinden sonraki bağımsız sinemacıları derinden etkilemiş, “bağımsız sinemanın tuhaf kralı” Jim Jarmusch sizi de şaşırtacaktır.

kategori:
seçki