Hollywood’da Değil de “Başka Bir Yerde”


“Zengin ve başıboş bir adam; popüler, hedonist. Ortada olmayan çocuğunun ortaya çıkmasıyla mahvolan ya da yeniden keşfedilen hayatı.”

Tanıdık olmadığını kimse söyleyemez bunun çünkü ortada olan şey gerçekten de çok iyi bildiğimiz bir öykü: Hollywood öyküsü. (Tabi Hollywood filmi hiç izlemediğini söyleyenler varsa lafım meclisten dışarı.) Bu öykünün en meşhur örneklerinden biri de Weitz kardeşlerin yönetmiş olduğu About a Boy filmiydi hatta Adam Sandler’ın bile bu konu üzerine olan Big Daddy diye bir filmi de vardı. Yani kısaca çok tutan bir hikâye olması sebebiyle çok fazla kullanılan bir biçim bu Hollywood sinemasında.

“Peki, neden bu kadar sevilen bir konu bu?” sorusuna geldiğimizdeyse; cevap gayet açık: Amerikan sinema seyircisinin çoğunluğunu çoluklu çocuklu aileler oluşturuyor ve aile olma ya da baba olma konseptinin gururunu okşayan filmler izleyicilerin çok fazla hoşuna gidiyor. Ama benim bu konuya değinme gerekçemse Sophia Coppola gibi auteur bir yönetmenin çıkıp aynı mevzuyu işlemesi üzerine kafamda oluşan soru işaretleri.

Sophia Coppola filmleriyle aram hiçbir zaman çok hoş olmadı. İyi filmler olduklarını kabul edip yiğidi öldürürken hakkını vermekten geri kalmadım ama diğer taraftan öldürmekten de çekinmedim. Coppola’nın filmleriyle ilgili kesin söyleyebileceğim bir şey varsa gerçekten özgün bir sinema dili içerisinde yapılmış oldukları. Peki, ama neden Coppola çıkıp da Hollywood’un milyonlarca kez sömürdüğü bu konuyu alıp tekrardan anlatma gereği duyuyor? İşte aradığım cevap tam da burada.

Film bize Johnny Marco isimli bir oyuncunun “parıltılı” hayatını veriyor önce. Zengin bir oyuncu Marco. Parıltılı bir hayatı var ama hayatını ortadan bölen bir de kızı var hafta sonları da olsa hayatına dahil olan. İyi hoş her şey ne de olsa arada kapınızı çalan bir kız çocuğu sizi çok rahatsız etmez ta ki annesinin yorulduğu için bir süre sorumluluğu babasına devretmeyi istemesi sonucunda Johnny’nin kızını evinin ya da odasının kapısında bulana kadar. Sonra birbirini anlama süreci ve sonunda birbirini deliler gibi seven bir baba-kız portresi yani sevgi pıtırcıkları… Hayır hayır hayır bu bir Sophia Coppola filmi ve o öyle saçma sapan mutluluk portreleri çizecek bir yönetmen değil.

Peki, ne yapıyor Coppola? Nasıl bir yerden ele alıyor bu konuyu? Eleştirdiği bir şeyler mi var yoksa onaylayıp kabul mü ediyor? Aslında bunu anlamak için filmi izlemenizin en iyi yol olduğunu söyleyebilirim. İşte bu yüzden filmi seyretmediyseniz yazının buradan sonrasına göz atmamanız sizin için daha sağlıklı olabilir film deneyimi adına.

Somewhere

Yukarda bahsettiğim hikâyeyi unutun. Söyledim ya bu film Coppola filmi ve o bu konuyu o kadar basit bir yerden ele alacak bir yönetmen değil. Coppola’nın çizdiği Johnny bitmiş bir adam. Alkolik, seks düşkünü, suratı berbat halde (bu film içinde önemli bir unsur çünkü Coppola makyajdan oldukça kaçmış) olan bir hedonist. Burada Coppola Johnny’i acınası bir hale sokarken bize hiçbir şekilde “Ahlaklı olun, sınırlarınızı bilin.” gibi moralist bir mesaj verme çabasında değil çünkü onun derdi daha başka hatta baya baya başka. Coppola daha buradan bize bu hikâyenin çok sahte olduğu gerçeğini göstermeyi çabalıyor.

Bu dram (başta bahsettiğimiz türleşmiş yapılanma) türünün içindeki ana karakter olan adam tükenmiş olsa da parıltılı bir yaşam içerisindedir kaldı ki burada bahsettiğimiz karakter bir Hollywood aktörü yani Hollywood’un filmlerde en parıltılı ve en tasasız yansıtmaya çalıştığı karakter. İşte daha buradan Coppola illüzyonlardan birini yıkmayı başarıyor: Hollywood aktörleri zannedildiği kadar parıltılı hayatlar yaşayan insanlar değildir. Marco’nun özgürlük sınırları onu mutlu etmiyor hatta bırakın mutlu olmayı sürekli olarak eksik hissediyor çünkü sistemin bir parçası olması ona bir şekilde bir şeylerin ters gittiğini hissettiriyor. Buraya kadar Coppola bize Marco’yu veriyor ama konunun arasına kızı girdiğinde ne Marco ne de kızının değişmediğini görüyoruz. Marco kızını alıp buz pateni antrenmanına getiriyor ve onu bekliyor. Coppola bu sahnelerde bile o ışıltılı sinema dilinin yerine inatla minimal tavrını sürdürüyor. Ne bir gösteriş katmaya ne de buz patenini büyüleyici kılmaya çalışıyor, çünkü gayet iyi biliyor o da Hollywood tavrının bir yanılsama olduğunu.

İlerleyen kısımlarda filmde çok silik bir karakter olan anne figürünün bir tatil yapmak ya da ara vermek istemesiyle birlikte kızının Marco’nun başına kalmasına şahit oluyoruz. Aslında Marco bunu sorun etmiyor ve İtalya’da gerçekleşecek olan filminin galasına giderken kızını da peşine takıyor.(İtalya basit bir istisna olmasa gerek.)Yani tipik Hollywood filmlerinde olması gerektiği gibi ana karakterin hayatı mahvolmuyor ya da baştan yaratılmıyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde Marco da biz de onun kızını daha fazla tanımaya başlıyoruz ve bu bizde büyük bir değişim yaratıyor çünkü genel Hollywood algısının tersine burada iki karakter değil sadece Marco sorunlu. Kızı hem bir aşçı hem de bir buz patencisi ve aynı zamanda Marco gibi dibe vurmuş değil. (Bu hikayenin klişe sınırları içerisinde baba figürü de çocuk figürü de belli açılardan sorunlar taşırlar ve bu sorunların çözüm yolu birbirlerinin sorunlarını sentezlemelerinden geçer yani bu açıdan Hollywood bize sorunlu insanların ailelerine yaklaşmalarıyla sorunlarını düzeltebileceklerine dair bir ipucu vermeye çalışır.)

Aslında filmin tahribe uğrattığı bir diğer önemli imaj da aile imajı çünkü genel kanının aksine burada baba-kız ilişkisinin ötesinde iki arkadaşın arasındaki ilişkiyi izler gibi oluyoruz ve bununla Coppola Öğreten ebeveyn-Öğrenen çocuk ilişkisini de yıkmaya çalışıyor. Zaten Marco’nun kızı bulunduğu konumu ve hayatını babasından çok daha başarılı bir şekilde yürütüyor; bu açıdan ilişkilerin tersyüz olduğunu dahi söylemek mümkün. Ayrıca genel Hollywood kanısının aksine burada annesi babası ayrı olan bir çocuğun mahvolmuşluğunu da görmemizi mümkün kılmıyor Coppola hatta bunun tam tersini iddia edercesine çocuk figürünü olabilecek en yüksek seviyede donanımlı bir karakter olarak çiziyor çünkü Coppola bütünlük içinde olan bir ailenin çok mutlu olduğuna inanan bir tavır içinde değil ve bunu sergilercesine boşanmış ebeveynler kavramını olumsuzlama yoluna gitmiyor.

Filmin bütününü yanılsamaları kırma çabası olarak görmek bile mantıksız sayılmaz esasında(tabi başka bir sürü ayrıntıyı içinde taşıdığını unutmadan). Yönetmen Coppola’nın bu filmini izledikten sonra kafam önceki filmlerine de dönüyor ister istemez ve aslında Coppola’nın başından beri yapmaya çalıştığının yanılsamaları kırma çabası olduğunun farkına varıyorum. Virgin Suicides filminde Coppola “Melankolik gençlerin trajedisine” daha sakin bir bakış atarken o dibe vurmuş gençleri acınası göstermek yerine seyircisini acınası bir konuma koyarken “trajedi” konseptini sorgulatmayı başarıyor bizim içimizde. Diğer taraftan Lost in Translation filminde Hollywood’un sömürdüğü bir başka konu olan “iletişimsizlik” konusunu daha gerçek bir düzlemde sanatsal bir açıdan ele alıyor ve yine bir yanılsamayı yok etmeye çalışıyor aslında: Konuşarak iletişim kurma çabası bir yere ulaştırmaz bizi bazen susmak da iletişimsizliğin en büyük çözüm yollarındandır. Marie Antoinette’se tam anlamıyla tarih dramalarının tersyüz edilmesi üzerine kurulu bir yapıt olarak gösteriyor kendini. Alışılmadık müzikleri ve olaylara yaklaşım biçimleri (Antoinette’in çocuk yapma mevzusu üzerine kocasıyla yaşadığı sorunların sahnelenmesi) sayesinde yine bir yanılsamayı yıkmaya çalışıyor Coppola.

Uzun lafın kısası; Coppola bu sefer de aile dramlarına burnunu uzatıyor ve bu işin altından başarıyla kalkmayı başarıyor. Ne denebilir ki: bazen başka yerlerde aramak gerekebilir gerçekleri. Bazen sıyrılmamız gerekebilir illüzyonlardan.


Leave a Reply