İFF 2011 Günlükleri: 4-5 Nisan

4 Nisan 2011 Festivalde bugün tek bir film görecektim: Muhbir. Rachel Weisz’ın başrolünde oynadığı filmin Holywood sınırlarını içine kıstırılmış bir film olması oldukça muhtemeldi. Ama yine de Weisz’ın son...

4 Nisan 2011

Festivalde bugün tek bir film görecektim: Muhbir. Rachel Weisz’ın başrolünde oynadığı filmin Holywood sınırlarını içine kıstırılmış bir film olması oldukça muhtemeldi. Ama yine de Weisz’ın son dönemlerde oynamış olduğu Arka Bahçe (Constant Gardener) gibi muhalif bir filmi düşünürsek, film konusundaki umutlarım görece artmıştı. Yine de filmi seyredene değin hiçbir şeyden net olarak emin olamazdım.

The Whistleblower: Sınırlarını Bilmek Ya da Aşmak

Kadın polis kavramı her zaman oldukça sorunlu olan bir konsepttir. Erkeklik kavramının olabildiğine canlı bir kanıtı olan polislik mesleği ataerkil düzenin sürdürülebilirliğine hizmet eder ilkin. Ellerindeki iktidar objeleri (cop, tabanca vs.), devlet tarafından onlara sağlanan haklar ve her zaman meşrulaştırılabilirliğe müsait şiddet eylemleriyle, polisler hep ataerkil devletin vazgeçilmez savunucuları olmuşlardır. Bu açıdan bir kadının polis olması onu kadınlık düzeyinden çıkarıp eril düzenin bir parçası haline getirir. Kavramın yaratmış olduğu sorunsa buradan doğar büyük bir ölçüde.

Larysa Kondracki’nin yeni filmi Muhbir’i de bu mesele üzerinden görebilmek pekala mümkün. Kathryn Bolkovac’ın öyküsünü anlatan film, klasik bir Holywood filmi gibi başlıyor. Kocasından ayrılmış bir “kadın” polis olan Bolkovac, çocuğuyla olan ilişkisiyle alakalı sorunlar yaşıyor. Bir yandan kızına yakın bir yere atanmaya çalışan Bolkovac, bir yandan da ona yakın bir yerde ev bulmak da istiyor ama her şey yine tek bir noktaya dayanıyor: maddiyat. Bu arada Kathryn’e gelen bir çalışma teklifi onun için, ilk bakışta da olsa, bir fırsatın kapılarını aralıyor. Filmin bu noktasında polis teşkilatıyla ilgili önemli bir mesele vurgulanıyor: Herkes gibi polisler de belli bir paranın peşinde koşuyorlar ve konu insanları korumak olduğunda, bu genellikle ikinci plana itilen bir şey oluyor. Bolkovac bu teklifi kabul ediyor ve Bosna’ya gidiyor. Bolkovac ve onunla beraber giden ekibin Bosna’da yapması gereken şey savaşın yaralarını sarmak. Her zamanki gibi barış elçisi olan Amerika buraya da el atıp demokrasi getiriyor belki de (!). Nihayetinde öykü başladığında mesele biraz dallanıp budaklanmaya başlıyor. Bolkovac hikayenin başka bir yüzüyle de karşılaşıyor bu noktada: Bosna’ya yapılan kadın ticareti.

-Spoiler içermektedir-
Buradan sonra “Yardımsever Amerikalı” imgesini hızlıca bir şekilde yıkmaya başlıyor film. Adım adım öykünün iç yüzünü öğrenmeye başlıyor ve durumun aslında ne kadar da içler acısı olduğunu görüyorsunuz. Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşların oraya yollamış olduğu insanların hizmetine sunulan bu kadınlar “garson” olarak gösterilip seks köleliğine zorlanıyorlar. Çoğu acılar içinde kıvranırlarken ne ülke polisi ne de başka biri buna ses çıkarmıyor ya da önemsemiyor. Bolkovac’ın meseleyle olan bağlantısı belki de öykünün gidişatını fazlasıyla değiştiriyor (en azından ilk başta öyle gözüküyor). Bolkovac’ı bu meseleye bir “kadın” olarak göz yummaması, etrafından herkesle olan ilişkisini ters yüz ediyor ve tanıdığı herkes yavaş yavaş tanımadıkları olmaya başlıyor. Bir yanda kızıyla olan ilişkisinin esnemesi ama diğer taraftan da orada kurtarması gereken kadınlarla olan ilişkisi onu iki arada bir derede bırakıyor. Bu arada kalmışlık ve ait olduğu iki kimliklilik hali (polis ve kadın kimlikleri) onun araf tecrübesini bütünleyen bir deneyime sebep oluyor. Kathryn tek başına kafa tutmuş olduğu düzenle ilgili anlık bir uyanış yaratsa da filmin sonunda gösterilen “kime ne oldu” kısmı meselenin aslında ne kadar “çözülemez” bir halde olduğunu gösteriyor bize. Kathryn belki bir grup gerçeği gözümüzün önüne seriyor ve bizden bir uyanış bekliyor ama maalesef her zaman olduğu gibi suçluların cezalandırılması üzerine kurulu olan adalet sistemi bu “oluş” haliyle alakalı olarak görevini yerine getir(e)miyor. Bu arada bu konuda belirtilmesi gereken filmin bir diğer artısıysa Kathryn’in bu cüretkar tavrının “Amerikalı” olmakla değil “kadın” olmakla alakalı oluşunun altını çizmesi.
-Spoiler sonu-

Filme eğer teknik olarak bakarsak; meselenin biraz sorunlu bir yanı olduğu gerçek. Öncelikli olarak filmin dönem yansıtma konusundaki başarısı oldukça sorunlu. Filmi izlerken kendinizi bir türlü o dönemin ruh hali içerisinde hissedemiyorsunuz. Öykünün 2000’li yılların başında geçtiğine bir türlü inandıramadım kendimi. Diğer taraftan kurgu konusunun da oldukça sorunlu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Çok tutuk bir kurguya sahip olan filmin geçişleri, filmin takibi konusunda yer yer sorun yaratabiliyor. Yaratmış olduğu ikili öykü örgüsünü (hayat kadınları ve Kathryn’in öyküsü) filmde başarıyla yansıtamıyor Kondracki. Bunu senaryonun da ciddi anlamda sorunlu olması da etkiliyor tabi ki. Çok fazla gördüğümüz Amerikan sinemasına ait gerilim öğeleri bu filmde de kendine yer buluyor. Bu açıdan film eleştirdiği yaklaşımların tuzağına yer yer de olsa düşüyor. Diğer taraftan bütün bu sorunların bir sıkıntıyı anlatmaya çalışan yönetmenin, işin “sanatsal” kısmını arka plana atmasıyla fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum.

Yine de toplamda baktığınız Muhbir çok iyi bir film olmamakla birlikte, söylemini bağıra bağıra söylemekten çekinmeyen ve bu konuda bir başarı gösterebilen bir film. Sizde sinemasal anlamda bir tatmin duygusu yaratmayacak olsa da, kadın ticareti mevzusuyla ilgili bir uyanış yaratacağı kesin.

5 Nisan 2011

Bugün normalde üç film seyredecek olmama rağmen sabah Juan’a yetişememem oldukça talihsiz bir durumdu. Yine de geriye kalan iki filme gidecek olmam bu duyguyu fazlasıyla kurtarmıştı. Bu iki filmse; Angelica’nın Tuhaf Vakası ve Kestirme Yol’du. Kestirme Yol’u izlemek için yine bir kıta değişikliğine gitmiştim. İyi ki de gitmiştim.

O Estranho Caso de Angélica: Düşlerimin Kadınısın

Fotoğraf kavramı ortaya çıktığında, Dünya büyük ölçüde çalkalanmıştı. Bütün sanat kavramıyla olan ilişkiyi değiştirmişti bu keşif. Artık gerçeklik anlatısı sahip olduğu eski önemi yitirmişti. İnsanlar gerçeği birebir yansıtabilen bu icadı gördüklerinde natüralist tablolar ne işlerine yarayacaktı ki? Gerçekliği yansıtmaya çalışan resimler artık yavaş yavaş yönünü değiştirmek zorundaydı. Hatta çok radikal bir şekilde Dışavurumculuk, İzlenimcilik, Kübizm vb. akımlar bir anda bu kadar önem kazanmaya başlamıştı. Sanatçının amacı artık mimetik bir gerçekliği yansıtmak değil, gerçekliği algıladığı gibi yansıtmaktı. Kırılan ayna yansımaları, bulanan görüntüler, parçalı haller vb. öğeler artık ressamın gerçekliği yaratma şekliydi. Gerçeklik farklı bir şekle bürünmüştü ve bunun kökünde biraz da olsa fotoğrafın keşfi yatıyordu.

Belki de Oliveira’nın son filmi de bu meseleyi ele almak istiyor. Isaac bir fotoğrafçı ve bir gece kapısı çalınıyor ve bir ölünün gömülmeden önce fotoğraflarını çekmesi isteniyor. Bu ölü kadının adıysa Angelica. Angelica’yla Isaac’ın arasındaki ilişki zamanla sürreal bir aşk öyküsüne evrilmeye başlıyor ve yönetmen filminin merkezine bu öyküyü alıyor. Bu açıdan fotoğrafın anı dondurma ya da ölümsüz kılma özelliği Oliveira’nın film boyunca vurguladığı bir konu. Angelica’nın ölümünde yaratılan son, fotoğrafla birlikte onu hayata çekiyor ve Isaac’la arasında bir bağ kurulmasına yol açıyor. Diğer taraftan Isaac’ın “güncel” olanla olan ilişkisini sarsan Angelica, Isaac’ın hayatını “yaşanılmaz” kılıyor.

Diğer taraftan, Isaac’ın fotoğraflarını çekmek konusunda saplantılı olduğu işçi sınıfıysa oldukça önemli bir mesele. Evinin karşısında bulunan bir tarladaki işçileri fotoğraf malzemesi olarak kullanan Isaac ev sahibi tarafından bile eleştiriliyor ve bunun sebebiyse o işçilerin geleneksel yöntemlerle çalışmaya devam etmesi oluyor. Herkes yenilenmek, “gelişmek” ve zamanı ilerletmek isterken, Isaac zamanda sıkışıp kalmak istiyor. O ilerlemek istemiyor. Nostalji duygusuyla kavruluyor ruhu. Onun için zamanla hayatla olan ilişkisi sakatlanmaya başlıyor ve yaşamla olan ilişkisi yavaş yavaş yerini ölümle olan bir ilişkiye dönüştürüyor. Zaten çağ değişmeye çalışırken onun zamana direnen “eski” model fotoğraf makineleri kullanması da bundan belki de. Bundan bile emin olamıyoruz film sırasında. Belki de çağ geriden takip ediyor ama etraf arabalarla dolu ve hepsi günümüze ait araçlar. Yani film zaman kavramı konusunda bir belirsizlik yaratmaya çalışıyor çünkü odaklandığı şey de tam olarak bu: zaman ve fotoğrafın ölümsüzlüğü.

Her ne kadar ilgimi çeken bir konusu olsa da filmi sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama size bu konuda bir tavsiye vermek gibi bir düşünce taşıdığımı da söyleyemem. Çünkü İspanyol sinemasıyla aram hiçbir zaman iyi olmamıştır ve bu filmle olan ilişkiminse bu duyguyla alakalı olma ihtimali var. Eğer İspanyol sinemasını seviyorsanız ve bu tür konulara ilginiz varsa, görmeniz iyi olabilir.

Meek’s Cutoff: Bir Hayat Alegorisi olarak Yol

Yolda olmak nedir? Ne zaman yoldayızdır? Yolda olmak hareket halinde olmakla ilintili midir? Yoksa böyle bir tanım bu kavramı kıstırıp daraltacak mıdır?

Yolda olma kavramının ne olup olmadığı bir yana, sinemada çok kullanılan bir mesele olduğu bir gerçek. Hatta “Yol Filmleri” diye bir kategorinin olması bile bize bunu gösteriyor. Her yol filmi bir ya da birden fazla karakterin yaşadıkları belli bir grup tecrübeden sonra içsel ya da dışsal olarak yaşadığı değişimi ele alıyor en kaba tabirle. Karakterlerin yaşamış olduğu değişim bu filmlerin ilerleme sürecindeki en merkez nokta olarak yer buluyor kendine. Karakterlerin yaşamış olduğu değişim ve yolda olma hali farklı biçimlerde gösterebiliyor kendini. Kimi zaman bir araçla (Thelma ve Louise, Louisville, Priscilla Çöl Kraliçesinin Maceraları vs.) yapılan bir yolculuk olarak karşımıza çıkarken kimi zaman da fantastik bir evrenler-arasılık olarak gösteriyor kendini (Koralin, Narnia Günlükleri, Güliver’in Seyahatleri vs.). Bunların hepsinin ötesinde bir içsel yolculuk olarak psikolojik boyutta da sergilenebilmesi de oldukça muhtemel. Kısaca “Yol Filmleri” başlığı altına toplanabilecek filmlerin yelpazesi oldukça geniş. Kestirme Yol’sa bu türün geleneğini Western türüyle birleştirerek melez bir tür yaratıyor.

Aslında yaratma mevzusunu biraz düşünmek de gerek bana göre. Çünkü bu iki türün birleştiği bir film geleneği mevcut değil diyemeyiz. Hatta Western’lerdeki kovboyları birer romans karakteri olarak alıp (şövalye) yaptıkları görevleri de düşünürsek bunun bir içsel yolculuk olarak yorumlanması hiç de mantıksız olmaz. Dolayısıyla bu noktada türler arasındaki yaratının orjinalliği noktasından daha çok filmin mevzuyu ele alma şeklinde yatıyor mesele bana göre. Öykü çok basit: Üç aile Cascade dağlarından geçmek için Stephen Meek isimli bir adamı rehber olarak tutarlar. Meek’in belirlemiş olduğu “Kestirme Yol”dan giden aileler yavaş yavaş açlık, susuzluk ve diğer sebeplerle yolculuklarının başarıya ulaşacağı konusundaki inançlarını sorgulamaya başlarlar.

Öncelikle filmi farklı kılan şeyden bahsetmek için Western türünün biraz içini açmamız gerektiğini düşünüyorum. Herkesin bildiği gibi Ortaçağ’da oldukça popüler bir tür olan romans türü merkezdeki erkek karakterin bir ödüle ulaşmak için yaşamış olduğu macera sürecini ele alır. Süreç çoğu zaman ya kutsal kaseye ulaşmakla ya da bir ejderhayı öldürmekle alakalıdır. Ödül hem sonsuz bir şöhret hem de sizi bekleyen ve yıllardır arzuladığınız bir kadındır. Yani erkek-özne ve kadın-nesne olarak süregelen klişenin önemli izlerini taşıyan bir tür olduğunu söyleyebiliriz romansın. Romanstaki bu görevi yerine getirme ve ödülü elde etme geleneği Western sinemasında da örneğine rastladığımız bir şeydir. Güzel elbiselerinin içinde, arzu nesnesine dönüşmüş kadınlar ve silahlarıyla ortalığa ateş saçarak erkekliğini kanıtlamaya çalışan erkeklerin öykülerini anlatır Western’ler. Tabi bu Western’in “aşk”la olan alakasını oluşturan noktadır. Diğer taraftan Western türünün kızılderililerle olan ilişkisi de silinip atılamayacak türdendir. Kabileler arası ilişkiler üzerinden değerlendirilen kızılderililerin iyileri de vardır kötüleri de (!). Ama istisnasız bir şekilde bir Amerikalı bir Kızılderiliye asla bir Amerikalı kadar güvenmez. Öteki olmaları sebebiyle Kızılderililer hep bir uyarı taşırlar üzerlerinde. Birçok açıdan farklıdırlar. Kültürel anlamda doğayla olan ilişkileri, dünyayı algılama biçimleri ve yaşamla olan bağları Batılıların algılayamayacağı bir yerden kurulur. Diğer taraftan dil olarak sahip oldukları dil Batı kültürü tarafından çözülemeyen bir dildir. Tekinsiz bir dildir. Güvenilmezdir. Anlaşılmazdır. Kızılderililerin dilleri neyse kendileri de odur Amerikalılar için bir bakıma.

Bütün bunlar düşünüldüğünde aşk öyküleri kadınların sinemasıdır. Western’se erkeklerin alanıdır. Orada kendi güçlerini izledikleri erkekler üzerinden tatmin ederler. Bu açıdan Western hep bir çoğunluk türü olmuştur Amerikan sinemasında. Çünkü kullandığı kodlar ve algılama biçimi Western’i ideolojik açıdan hem kadına hem de dışardan gelene karşı güvensiz davranmaya iter. Kadının obje konumuna sıkıştırılması da fazlasıyla bununla alakalıdır. Özne konumuna koyulan kadın tehlikelidir ve başınıza iş açabilir. Güç verdiğiniz kadının size getireceği şey her zaman olumsuzlanmalıdır çünkü Kızılderililer gibi kadınlar da bilinmeyendir çünkü Amerikan düzeni fazlasıyla erkektir ve erkeğin yaratmış olduğu “sözde” netlik onu tekinsiz olmaktan çıkarır ve fazlasıyla “bilimsel” kılar. Kadının üzerine yapıştırılan “duygusallık” ve “kararsızlık” özellikleri onu tekinsiz kılar. Bu düşünce fazlasıyla erkek düzenine hizmet eder ve kadını bulunduğu rol içerisinde devinip durmaya iter.

Western türünün bu çizgilerini yeniden çizmeye ya da çizgileri görmezden gelip kendi Western’inini yaratmaya çalışan Reichardt’ın gerçekten çok iyi bir iş çıkardığını söylemem gerek ilkin. Filmin öncelikli olarak yıktığı şeyin cinsiyet sınırları olduğunu belirterek başlamam gerekiyor. Bu üç ailedeki üç farklı kadın tipine de gerçekten bir ruh katan Reichardt yol filmi olma meselesini de işin içine katarak kadınların arka planda çizilebilecekleri rolü ön plana çıkarıyor. Karar mekanizması açısından erkekler kadar ön planda olmasalar da; onlar da yer yer olaylara dahil oluyor ve mevzuya el atıyorlar. Hatta bir yerden sonra roller ters yüz olmaya başlıyor ve aslında meselenin bu kadar net çizgilerle ayrılamayacağını görüyoruz. Zaten meseleyi güzel kılan da bu oluyor film için. Reichardt kör bir feminizm algısı içerisinde “Melek Kadınlar” “Şeytan Erkekler”e karşı gibi bir tablo çizmiyor bize. Olayı olabildiğine “gri” bir yerden alan yönetmen zaten bunu başarabilmesiyle farklı bir film yaratıyor.

Kızılderili mevzusuysa filmin içerisine dahil edilen bir başka karakterle gösteriliyor bize. Cayuse kabilesine ait bir Kızılderiliyi yakalayan grup ona ne yapacakları konusunu tartışıyorlar ilk başta. Filmin en “erkek” karakteri olan Stephen Meek, Cayuse kabilesinin ne kadar tehlikeli ve ne kadar vahşi olduğuna dair öyküler anlatıyor gruba. Erkekliğin bir diğer biçimi olan tarih yazımı burada da kendini gösteriyor. Tarih anlatılarında “objektif olma hali” gibi bir şeyin olmadığının bilincindeyiz bu yaşadığımız dönemde. Dolayısıyla kesin ve net çizgilerle anlatılan ve inanılması beklenilen bir tarih algısı fazlasıyla erkekliğe ait bir kavram. Hatta tarih yazımı kavramı hep erkekle özdeşleştirildiği gibi erkek-merkezli bir ideolojiden gösteriyor kendini. Kendi doğruluğunu ya da “ahlaki olarak doğru” olan “erkekliğini” kanıtlamak isteyen Meek, bunu yapmak için bir öteki yaratıyor ve bu yarattığı ötekiyse, anlaşılabilir bir şekilde, Kızılderili karakter üzerinden gelişiyor.

Burada Western türündeki iki ötelenen öğe (kadın ve kızılderili) birleşiyor ve gruptaki Bayan Tetherow Kızılderili adamla iletişim kurmaya çalışıyor. Buna en çok karşı çıkanlarsa yine kadınlar oluyor. Millie Gately paranoyak bir şekilde Kızılderiliyle alakalı ürkütücü düşlere kapılırken, Glory White karışmamayı tercih ediyor. Burada yönetmen meselenin aslında kadın ya da erkek olmaktan daha çok bunu hissetmekle alakalı olduğunu gösteriyor bize. Cinsiyet mevzusu bir vajina ya da penisten öteye taşınarak ötekileştiren-ötekileşen ilişkisine dönüşmeye başlıyor. Bu açıdansa ideolojinin içinde kendinizi konumlandırdığınız nokta cinsiyet olarak toplumdaki rolünüzü de belirleyen bir şeye dönüşüyor. Bu açıdan kadınlar-arasılık mevzusu belirsiz bir düzlemde seyrediyor ve hissetmek ve olmak arasındaki çizgiler daha büyük bir önem kazanıyor.

Bütün bunları göz önünde bulundurduğumda Kestirme Yol’un şu ana kadar izlediğim en iyi festival filmlerinden biri olduğunu söylememem için hiçbir gerekçe yok. Bu, ilgilendiğim bir mevzuyu başarıyla ele almış olmasıyla alakası olabilir ama söylemem gerekir ki filmin üzerine konuşulabilecek, tartışılabilecek daha bir sürü şey var.

kategori:
haber