İmgelerin Globalleşmesi: Zamanın Garip Ruhu

Son dönemde öne çıkan kaynağı belirsiz internet belgesellerini  (Loose Change, Zeitgeist, vs.) övenlerin, arkadaşlarına “mutlaka izle” diye anlatanların yüzlerinde hep aynı ifadeyi ve ısrarlarında hep aynı tavrı görüyorum. Aslında tasvir...

amerikan-bayragi.jpg

Son dönemde öne çıkan kaynağı belirsiz internet belgesellerini  (Loose Change, Zeitgeist, vs.) övenlerin, arkadaşlarına “mutlaka izle” diye anlatanların yüzlerinde hep aynı ifadeyi ve ısrarlarında hep aynı tavrı görüyorum. Aslında tasvir etmek zor ama şöyle anlatayım:

“Çok güzel bir bilim-kurgu ya da fantastik filmin başından yeni kalkmış, şaşkınlığını üzerinden atamamış, bundan sonra hayatının bir köşesinde hep o filmi tutacağı belli olan genç bir sinemaseverin davranışları, bakışları ve heyecanı”

Star Wars’u yeni keşfeden, Yüzüklerin Efendisi’ni bir günde oturup seyretmiş bir insanın, gerçeklikten kopmuş garip ruh halini görüyorum o yüzlerde. Yaşadığından farklı bir realiteye ikna olmuş, bu ana kadar yaşadığı her şeyin bambaşka bir planın parçası olduğunu düşünmeye başlayan, kendini İmparatorluk Askerleri, Hobbitler, Elfler arasında bulmuş insancıklar haline dönüşüyorlar.

Zamanın ruhunu anlamak için yolun çok uzun olduğunu anlatmakta zorlanıyorum bir çoğuna. Psikolojiden başlayıp felsefeye, tarihten devam edip antropolojiye, sosyolojiden iktisadi bilimlere kadar uzanan, fiziğe, matematiğe ve biyolojiye uğramak zorunda oldukları upuzun bir yolu katetmeden “Ağbi seyret, çok iyi anlatıyor her şeyi” diye kestirmeden gidiveriyorlar gerçeğe.

Anlatılanların hepsi gerçek olabilir. Ancak 2 saatte verilen onca bilginin, henüz o bilgileri yorumlama yeteneğine sahip olmayan beyinlerde yarattığı duyguların korku ve şaşkınlık olduğunu görmek zor değil.

O belgeseller, ne diye kurgulandı, hangi amaca hizmet ediyor bilmiyorum. Ben de paranoyak davranıp “O belgeseller de ABD’nin bir oyunu. Sizi de korkutup, sürüye dahil ediyorlar” diye kestirmeden bir sonuca ulaşabilirdim … Ama ortada tartışılması gereken daha derin neden ve sonuç ilişkileri olduğunu düşünüyorum.

Tartışılması gereken ilk konu da bana göre, o belgesellerin niye yapıldığı değil, niye bu kadar tuttuğu? Zamanın ruhunu anladığını düşünenlerin kimler olduğu?

Yazının burasında dizilerin insanları niye bu kadar etkilediğini anlatan nöropsikolojik bir çıkarımı aktaralım: Son 50 yıldır hayatımıza giren televizyondan izlediğimiz görüntüler, beynimizde gerçek hayatta gördüğümüz görüntülerle aynı yere gidiyor. Yani beynimizin görüntü merkezinde “Bu görüntü sanaldır” diye eleyen ayrı bir merkez (henüz) yok. Dizilerde izlediğimiz yüzler ve olaylar da pekiştikçe, beynimize bir süre sonra “gerçek” olarak kayıt ediliyor. İşte bu yüzden evde oturup durmadan dizi seyreden kadınlar, bir süre sonra dizideki kızdan, komşusundan, akrabasından bahseder gibi bahsetmeye başlıyor. Sevdiğimiz dizide biri ölünce yine bu yüzden kendimizi bir arkadaşımız ölmüş gibi gözyaşları içinde buluveriyoruz.

Gerçeklikle, sunulan imgelerin birbirine karıştığı bir ortamda, sadece televizyon veya belgesel seyrederek bilgiye ulaşmaya çalışan insanlar da tam tersine gerçeğe ulaşan o uzun yoldan sapmaya başlıyor. Hemen küçük bir deney yapmak gerekirse, “Bugün bir Amerikan Gizli Servis Ajanı, Barack Obama’nın hayatını, kendi hayatını hiçe sayarak, bir grup arkadaşının yardımıyla kurtardı” diye bir cümle okuduğunuzda daha cümlenin sonuna gelmeden (eğer 24’ü seyrediyorsanız) Jack Bauer imgesinin aklınıza geldiğini göreceksiniz. Belli bir konuda beyninize depoladığınız sahte imgenin, gerçekliğin yerini kapladığına tanık olacaksınız.

İmgeler, ne düşündüğünüzü de çok etkiliyor.  Yazının başında duran amerikan bayrağı oraya bir şey anlatmak için değil, biraz aklınızı karıştırmak için konuldu. Bir amerikan bayrağı altında yazılan bir yazıya, konuyla çok alakalı olmasa bile, kuşkuyla yaklaşmış olabilirsiniz.

Bu şimdilik zararsız bir karışıklık gibi görünebilir ama çok daha büyük bazı tehlikelerin habercisi… Kriz dönemlerinde yoğun bir imge bombardımanı altında kalıp, sanalla gerçeği geniş bir şekilde değerlendirecek bir muhakeme zamanı olmadığında, kendinizi bir anda başkalarının dediğini yaparken bulabilirsiniz…

İmgeler globalleşiyor. Sadece güzellik ya da çirkinlikle ilgili değil, daha bir çok ayrım noktasında imgeler kafanıza yerleşiyor. Reklamlarla, dizilerle, filmlerle beyninize doldurulan imgeler bir çok konuda karar vermenizi sağlıyor. Bu imgeler gerçeklikten ne kadar uzaksa, siz de mantıklı hamleler yapmaktan o kadar uzaklaşıyorsunuz.

Kısacası Loose Change ya da Zeitgeist’taki bilgilerin doğruluğundan ve yanlışlığından çok, o belgeselleri izleyenlerin, kısıtlı bilgiyi, kısıtlı bir zamanda alanların durumu önem kazanmalı. Dizilerden, belgesellerden, filmlerin ne anlattığından, gerçeği yansıtıp yansıtmadığından çok, o filmleri izleyenlerin, o imgeleri beyinlerine depolayanların, anlama, gerçeklikle sanal olanı ayırt etme kapasitelerinin ne durumda olduğu tartışılmalı.

Eğer öğrenme heyecanınızı, bilgiye olan açlığınızı sadece bu tip belgesellerden doyuruyorsanız, kendinizi bir anda başka bir yönde bulmanız çok kolay. Eğer bir belgesel izledikten sonra, hemen kitaplara sarılıp o bilgilerin gerçekliğini kontrol etmiyor, internete girip karşıt görüşleri okumuyor, belgeselde anlatılanları tarihsel perspektifi ile birlikte bir arada değerlendirmeye çalışmıyorsanız, belgesel size ne kadar doğru bilgi verirse versin, siz o belgeselin anlattığını yanlış anlamışsınızdır.

Ve eğer gelip Zeitgeist çok güzel deyip, heyecanlanıyor ve mutlaka izle diye tutturuyorsanız, okumanız gereken birçok kitabı, en azından aynı şeyleri 140 yıl önce yazan Das Kapital’i okumamışsınız demektir.

Gerçekler hakkında sanal değil, gerçek bilgi kaynaklarını arayıp bulmanız dileğiyle…

kategori:
seçki