İnsanlığın Bittiği An: Blindness


Jose Saramago’nun 1999 yılında ülkemizde yayınlanan romanı yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra modern klasikler kervanına katılmıştı. Çoğunlukla bu eser sayesinde Jose Saramago, 2008de Nobel Ödülünü (edebiyat alanında) kazanmıştı. Saramago’nun körlüğü bir metafor olarak kullandığı romanında politikaya ve politikacılara göndermelerde bulunarak ortaya bir kara ütopya/distopya türünde bir eser ortaya koyar.

Bir adam, yeşil ışığın yanmasını beklerken aniden kör olur. Körlüğü tedavi edilmek için gittiği doktoruna da bulaştırır. Körlük bir salgın gibi bütün ülkeye yayılır. Koca ülkede bu salgından etkilenmeyen tek kişi doktorun karısıdır. Saramago, romanındaki karakterleri isimlendirmekten kaçınmış (Ana karakterler “Birinci kör”, “Doktor”(göz doktoru), “Doktor’un Karısı”, “Gözü bantlı kör ve yaşlı adam”, “birinci kör’ün karısı”, “şehla gözlü çocuk”, “güzel gözlü kadın”). Ayrıca çoğu distopyada olduğu gibi olayların hangi zaman ve ülkede geçtiğini de bilmiyoruz. Bu karar, hikayeyi evrensel bir konuma taşıyor. Böylesi olaylar başka ülkelerde de yaşanabilir, yazar bunu belirtmek istiyor. O yüzden karakterlerini isimlendirmekten kaçınıyor. Bazı yerlerde deliler hastanesine tıkılan körlerin birbirleriyle tanışıp adlarını sordukları anda Saramago, adlarını söyletmiyor. Karakterlerine “Ne önemi var ki, artık körüz ve birbirimizi göremeyeceğiz, adların hiç önemi yok” dedirtiyor.

Saramago gayet cesur davranarak hikayesine politik bir atmosfer de katıyor. Zaten böyle bir atmosfersiz hikaye eksik olacaktı. Hikayede birden kör olan halkın çok küçük bir bölümü, bu salgının tedavisi olmadığı ve salgın bulaşıcı olduğu için bizzat hükümet tarafından boş bir deliler hastanesine nakledilir. Yani hükümet, kör olan insanlara karşı körleşir, onları umursamaz, onları yok etmek ister, böylece salgının önüne geçilebileceğini düşünür. Bizzat hastanenin korunmasını da asker tarafından sağlar. Tecrit edilen halk, yavaş yavaş insanlıktan çıkmaya, hayvanlaşmaya başlar. Salgınsa durmaz. Önce şehri, daha sonra ülkeyi ve nihayet hükümeti esir alır. Ülke karanlığa gömülür. Beyaz felaketten nasibini alanlar, insanlığın ilk dönemlerindeki atalarına dönüşürler. Saramago’nun romanında hükümete ve dışarıda (hastanenin dışarısı) olanlara fazla değinilmez. Saramago, romanın büyük bölümünde salgın başladıktan sonra hastaneye kapatılan körlerin yaşama çabalarını anlatır. Bunlar arasındaysa en çok önplana çıkan karakter, körlükten etkilenmeyen doktor’un karısıdır. Saramago’nun hükümete ve tutumlarına romanın başlarında ve karakterlerimiz zulümhane adını verebileceğimiz hastaneden kurtulduktan sonraki bir kaç sayfada değinir. Yazar, daha çok körlük salgını başladıktan sonra insanların ne hale geleceğini önemsemiştir.

Saramago’nun yapıtına umutsuz bir gelecek hakimdir. Bu açıdan filmi distopik bir roman olarak adlandırabiliriz. Aslında körlüğün olduğu zamandan kitapta bahsedilmiyor. Romanın bir geleceği anlattığı konusunda emin değiliz. Saramago da kitabında bu olayların belirsiz bir gelecekte yaşandığına değinmez. Kitabın hastane bölümünde insanların nasıl yozlaşacağına, yoldan çıkmaya meyilli insanların körleşseler bile yoldan çıkacağına sert bir şekilde değinir. 20 kadar erkek kör, hastalara dağıtılan yemeklere el koyar ve insanları, ardından da kadınları sömürmeye başlarlar. Otoritenin, iktidarın olmadığı yerlerde bu türden insanların iktidarı (özellikle ellerinde ateşli bir silah varsa) ele geçireceği muhakkaktır. Burada da olaylar öyle cereyan eder ve bir kaç (kitaptaki tanımlarıyla) insafsız, hastanenin otoritesini ele geçirir. Yemek için para, para yoksa kadın verilecektir! Buyrukları öyledir. Saramago, iktidarı eleştirirken iktidarın ehemmiyetine de değinmiş olur böylelikle.

Kitaptaki körlük bir metafordur. Buradaki körlük yerine herhangi bir durum, olay getirilebilir. Mesela bir dönem Amerika’da da Türkiye’de de önüne geçilemeyen (ve kitaptaki gibi insanların bir yerlere kapatıldığı) cüzzam hastalığı, veba vb hastalıklar, buradaki körlük yerine konabilir. Asıl mesele hastalık veya salgın değildir. Asıl mesele hükümetin bunlar karşısındaki tavrıdır.

Filme gelirsek… “Cidade de Deus” filmiyle Hollywood’un dikkatini çeken ve bu on yılın önemli ve yetenekli yönetmenlerinden olan Fernando Meirelles filmin yönetmeni. Başrole Mark Rufallo, Julianne Moore, Gael Garcia Bernal, Danny Glover, Alice Braga gibi oyuncularla anlaşılmış. Hepsi de filmde sağlam performans sergiliyorlar. Özellikle Moore, karakterin kitapta olduğu gibi filmde de daha önplanda olmasının da katkısıyla diğerlerinden daha iyi performans çıkarmış. Filmin kötüsü (insafsızlar’ın elebaşısı) rolünde Gael Garcia Bernal inandırıcı bir kompozisyon ortaya koyuyor. Kitapta olduğu gibi filmde de kısa bir süre yer alıyor ama filme damgasını vurmayı da başarıyor.

Filmin oyunculuklardan yana derdi yok. Görüntü yönetmenliği de çok iyi. Görüntü yönetmeni, ustalığını konuşturarak oldukça etkileyici manzara ve görüntülere imzasını atmış. Özellikle karakterler, hastaneden kaçtıktan sonra dışarıda dolaşırkenki görüntüleri etkileyiciydi. Sanat yönetmenliği de en az görüntü yönetmenliği kadar başarılı. Fakat filmin temeli olan senaryoda eksiklikler olunca oyuncuların, yönetmenlerin başarısı ve kadrajdaki görüntülerin etkileyiciliği filmi kurtaramıyor maalesef.

Yönetmen Meirelles, kitaba sadık davranıyor. Kitabın ana fikrini alıp ortaya kitaptan farklı bir hikaye çıkarmaya kalkışmamış. Hatta tam tersi, kitabı diyaloglarına kadar temel almış. Bazı sahnelerdeki diyaloglar kitaptakilerle aynı. Meirelles, kitaba sadık davranıyor ama finali çok hızlı getiriyor. Kitapta karakterler hastaneden kaçtıktan sonra da yaşam savaşı veriyorlar ve hastaneden sonraki bölüm bitiş bölümü. Bu bölüme 90 sayfa ayrılmış. Filmdeyse Meirelles, karakterlerin kaçışından sonrasını pek önemsememiş olacak kitaptaki olayları atlayıp dışarısını biraz gösterdikten sonra filmini nihayete erdiriyor. Bu açıdan final hem hızlı oluyor, hem de tatmin etmiyor.

Yönetmen, kitapta da başarıyla sağlanan klostrofobiyi filme taşıyabilmiş. Keşke kitaptaki felsefik, düşündürücü ve çarpıcı altmetinleri de filme taşıyabilseydi. Ne yazık ki bunu başaramamış. İzlendikten sonra unutulacak bir filme imzasını atmış. Oysaki kitap, okunurken de okunduktan sonra da okur üstündeki etkisini yitirmiyor. Filmse izleyiciyi sadece parlak fikriyle (o fikir körlük salgını), oyunculuklarıyla etkiliyor. Kitabı okumayanları peşinden sürükleyebilecek bir yapım. Ama film izlendikten sonra bir “Cidade de Deus” gibi hatırda kalmıyor, bilinçaltının bir köşesine atılıyor. Kitabı okuyan kesimiyse tatmin etmeyecek ve oldukça sönük bir yapım. Politik ve felsefik tarafı olmayan, kısacası sansasyon yaratamayıp çarpıcı olamayan bir film. Halbuki “Cidade de Deus”la ortaya çarpıcı, etkileyici bir film çıkaran Meirelles, böylesi bir romandan gene aynı şekilde etkileyici bir film çıkarabilmeliydi. “Cidade de Deus”u yapan kişi bunu hayli hayli yapar. Ama olmamış. Film bittikten sonra izleyenin aklında kalacak bir kaç şey Gael’in etkileyici performansı, körlük metaforu, başarılı görüntüler… Meirelles, körlük başlayıp sokaklar çöplerle dolup insanlardan, trafikten, sosyallikten arındığı boş sokakları kadrajına çarpıcı bir şekilde yansıtamamış. Kitapta başarıyla ele alınan askerlerin körlere uyguladığı terör, devletin insan haklarını ihlali gibi önemli olaylar filme alınmaması Meirelles’in filmini vasatlaştırıyor.

Filmi izleyeceklere önerim kitap okunmamışsa kitabın okunması, ardından filmin izlenmesi. Kitaptan etkilenilme ihtimali, filmden çok daha fazla. Basit bir felaket filmi izleneceğine çarpıcı ve derin bir felaket romanı okunması daha yerinde bir karar olur kanımca.


Leave a Reply