It’s a Free World: Bu Taraftan Değil


Bir Ken Loach Filmi… Bugün bir Ken Loach Sinemasından bahsediyorsak eğer; onun, sinema tarihinde bulunduğu yeri kalın çizgilerle çizebilmiş yönetmenlerden biri olmasındandır. Ele aldığımız bir yönetmen sinemasıysa o yönetmenin dünya görüşünü, hassasiyetlerini, takıntılarını, gözlemlerini vs. ve bunları aktarabilmek için kullandığı dili, bu dilin etki gücünü, belirgin özelliklerini tespit etmeye çalışıyoruz demektir. İşte her Ken Loach filmi de onun sinemasının genel hatlarını çizebilmek için çoğu yönetmen sinemasına nazaran çok daha somut veriler sunar. Ken Loach, sosyal ya da siyasi içerikli-ya da her ikisi birden- ve en nihayetinde de insan biçimci bir bakışla çok keskin bir yargıya ulaşır ya da ulaşmayı hedefler. Bunun içinde konusunu, konunun geçtiği çevreyi ve kişilerini yargısında açık uç bırakmayacak bir biçimde seçer-oluşturur. Adeta her öğeyi, nihayet cümlesini kristalize edebilmek için yontma işlevinde kullanır. Buna bir tür slogana ulaşmada diyebiliriz ama günümüzdeki koflaşmış halleriyle değil… Bu noktadan sonra da izleyiciye, söylemin derinliğini değerlendirmek ve etkisini hissetmek kalır. İşte ben de tam buradan bakacağım İşte Özgür Dünya’ya…

Film düz bir çizgi üzerinde ilerlediği için bir çırpıda özetleyelim:

Angie, otuzlu yaşlarında, dul, çocuklu ve Doğu Avrupalı işçileri az parayla geçici süreliğine istihdam eden bir şirkette çalışan hırslı bir kadındır. İşçi bulmak için gittiği Polonya’da, şirket yöneticilerinden birinin tacizine sert karşılık verdiği için dönüşünde kovulur. Angie, en iyi yaptığı ve bildiği işin bu olduğunu düşündüğünden ev arkadaşı Rose ile beraber kendi istihdam şirketini kurmaya karar verir. İşin altyapı kısmıyla ilgilenen Rose’un, ona, bu işin sandığı kadar kolay olmadığı yönündeki telkinlerine rağmen o, girişimci ve yaratıcı ruhunu ortaya sererek tüm zorlukları aşma azmindedir. Henüz birikimleri olmadığından evlerini ofis olarak kullanırlar. Angie, motosikletiyle özgürce dolaşarak iş bağlantıları kurar; hemencecik te bu işin köşe başlarını kapmış, görünmeyen ağababaların maşaları tarafından uyarıyı yer… Neyse, yoluna devam eder… İşçileri çalıştırdığı bir firmadan para alamayınca başı istihdam ettiği işçilerle belaya girer.(Dayak yemesi ve çocuğunun bir süreliğine alıkonulması gibi.)Bu sorunu da hallettikten sonra Angie, yoluna devam eder ancak insani değerlerini oldukça derinlerine gömerek…

Film, günümüzde sıkça dillendirilen ‘’özgür bir dünyada yaşıyoruz, girişimci ruhunuzu kullanın, istediğinizi yapabilirsiniz, yeter ki gerçekten isteyin ’’gibi beylik lafların, söylevlerin, bir anlamda sav diyebileceğimiz bu argümanların karşısına kendi savını koyuyor ve bunu da Batı Avrupa’da ucuza ve güvencesiz çalıştırılmak üzere getirilen çoğu getir-götür, ağır işlerde çalıştırılacak 3.dünya ülkeleri insanlarının zemininden hareket ederek yapıyor. Onların zorlu yaşam koşullarını, doğal ve çıplak bir anlatımı(karakterleri ön plana çıkarılmamış kişiler, gayet sıradan mekanlar ve bunların üzerinde belgesel çekimi rahatlığında gezinen kamera) tercih ederek görünür kılıyor.Görünür kıldığı bu haklı ve itirazı zor gerçeklikle, kabul gördürülmeye çalışılan özgür dünya tanımının altını oyuyor ve filmin ana fikrinin bir ayağını da oturtmuş oluyor.

Diğer ayağı ise seyirciyi belgesel izler havasına sokmamak ve de ‘’kendini kurtar,kendi köşeni kap,çıkışını bul’’gibi yüzyıl trendlerinin insan üzerindeki hiçte insani olmayan olumsuz etkilerini hissettirebilmek için Angie karakterinden besleniyor.Fakat filmin bu başkişisinin hem maddi hem manevi iniş çıkışlarıyla, işiyle ilgili ayrıntılarıyla ve özel hayatındaki çıkmazlarıyla fazlasıyla haşır neşir ediliyor izleyici.Bu durum, aslında filmin nihai hedefi olan, bireylerin ve sınıfların mülkiyetinin üstünde ortak bir değeri imlemesine mani oluyor.Film, bir işveren olasına rağmen Angie ‘nin yaptığı işten dolayı yaşadığı iç burukluğunu, etkili bir biçimde izleyiciye aktarabilmiş olsa da yukarda bahsettiğim sebeplerden ötürü fazlasıyla kendine has bir karakterle- filmin amacına ters biçimde- karşı karşıya bırakıldığımız için ‘’bu o, ben değilim’’diyebiliyor olmamız, filmin derdiyle aramıza mesafe koymamıza, etkisinden de uzak kalmamıza neden olabiliyor.

Ken Loach filmografisinin, iktidarlara, siyasi elitlere, baskıcı, standartlaştırıcı sosyal çevreye, sömürücü güçlere, insan doğasına ters yaşam ve iş koşullarına karşı bir cephe olduğunu düşünürsek ,‘’İşte Özgür Dünya’’yı da bu cephenin zayıf noktalarından biri olarak imleyebiliriz.

 


Leave a Reply