JCVD: Bir Aksiyon Yıldızının Hazin Dramı


jcvd2.jpg

JCVD otobiyografik kurmaca bir belgesel film. Öyküsü kısaca şöyle: Jean-Claude Van Damme çalkantılı bir dönem geçirmektedir, boşanma ve kızının velayet davası onu oldukça yıpratmıştır. Üstelik kariyeri de tepetaklak gitmektedir. Ailesini ziyaret etme amaçlı geldiği memleketi Belçika’da bir postane soygununda zanlı durumuna düştüğünde işler çığırından çıkar.Filmin bahsettiği şeylerden dem vurmadan evvel biraz filmin konu edindiği şahıstan söz etmek gerekiyor.

Jean-Claude Van Varenbergh nam-ı diğer Jean-Claude Van Damme, bir dönemin neredeyse tüm erkek çocuklarını etkilemiş bir tür büyülü film kahramanıdır. Karate denildi mi akla gelen yegâne isim olmasını Bloodsport (1988: Kan Sporu) filmine bağlayabiliriz. Hayallerinin peşinden koşmayı seçmiş bir gençtir aslen JCVD.

Peki, bunun dışında kimdir bu Van Damme ve bu noktaya nasıl gelmiştir?

bloodsport-van-damme.jpg

Bale eğitimi almış, çocuk yaşta karateye başlamış ve diğer uzakdoğu sporlarına senelerini vermiş, kick-box turnuvalarına katılmış ve en nihayetinde Amerika’ya oyuncu olabilmek için gitmiş bir gençtir Van Damme. Amerika’ya gider gitmesine ama orada direkt olarak oyuncu olamaz. Akla gelebilecek her türlü işte çalışır. Sonra Chuck Norris ile garip bir şekilde tanışır. Onun bir filminde küçük bir rol alsa da hâlâ  aktör sıfatına erişememiştir. Peşinden koşturmaya devam ettikçe şansının da yardımıyla önce birkaç yan rolde oynar ve en nihayetinde sükseli çıkışını yaptığı “Blood Sport” ile seyirci karşısına çıkar. Bu bile kolay olmaz, zira film sancılı bir post-prodüksiyon aşamasından sonra yalvar yakarla vizyona girer. Film beklenenden çok daha fazla ilgi görür ve sadece Amerika’da bile 11 milyon dolarlık gişe başarısına imza atar… Sonrasında hepimizin aşina olduğu filmler gelir. Aslan Yürek, Ölüm Emri, Evrenin Askerleri, Zor Hedef… Nihayet “Timecop (Zaman Polisi) – 1994” ile 100 milyon dolardan fazla hâsılat elde eder. Hâsılata rağmen aldığı eleştiriler hiç de iyi değildir. Şişirilmiş bir aktör olduğundan başlayıp, gereksiz bulunmasına kadar hakkında söylenmedik şey kalmaz. Bütün bunlar bir nevi JCVD’ın sonunun da başlangıcı olur. Daha sonraları çektiği filmler gişede fena olmayan işler başarır ama hiçbirisi istenilen seviyeye ulaşamaz.

Bu sıralarda evlilikleri, boşanmaları, sansasyonları, ehliyetine el konulması, soyulması ve diğer birçok şeyle medyanın gözbebeği olur. Şöhretin getirilerinin yanında götürüleri de büyük olur; uyuşturucu, alkol ve kadınlar gibi. 2000li yılların başına kadar bu olaylar dizisi bir türlü peşini bırakmaz. Sonrasında yaşadıkları ise toparlanmaya çalışan yaşlı bir dövüş ustasından hallicedir. Her halükarda Van Damme bir ikonadır ve ölüsü bile para etmektedir.

Bu önbilgilerden sonra filmden bahsetmek çok daha kolay olacaktır. Zira filmde geçen bazı noktaların nedenleri ve sonuçları bu bilgilerde gizli ve fakat yine önce bazı başka noktalara değinmek istiyorum. Örneğin çocukluğum. Seksenlerde doğmuş çoğu çocuk gibi ben de Van Damme filmlerini hayranlıkla izlemiştim. İşin asıl ilginç noktası hala Van Damme filmlerine rast geldiğimde oturup onları izliyor olmam. Televizyonda geç saatlerde hala filmleri verilen Van Damme; attığı tekmeler ve 180 derece açtığı bacaklarla genç dimağların zihinlerinde önemli bir yer etmişti ve görünen o ki hala da etmekte. Osss hiayt… Şangırt! Anneme şimdi uçan tekme desem, Van Damme desem herhalde kırılan vazo der. Bir şekilde geldik, geliyoruz filme…

Mabrouk El Mechri’nin yönettiği film kurmaca bir öykü üzerinden Van Damme’ın gerçek hayatına genel bir bakış atıyor. Filmde her şeyi sallantıda olan, herkesin tanıdığı ve sevdiği bir aktörün dramını izliyoruz. Buraya kadar oldukça ilgi çekici olan film, oldukça tanıdık tekniklerle ve senaryo hamleleriyle yavan ve temposuz bir “şeye” dönüşüyor. Açılışındaki güzelliği ve Van Damme’ın beş dakikalık monologunu bir kenara koyacak olursak elde kalan pek de bir şey yok. Yönetmenin ilk büyük çaplı filmi olduğu neredeyse tüm sahnelerden anlaşılabiliyor ve özellikle bazı sahnelerdeki tercihleriyle filme bir şey katmaktan öte filmi yavaşlattığını söylemek bile mümkün. Çocukluktan kalma duygusal bağları bir kenara koyacak olursak film kötü bile sayılabilir.

İsminden ve anlattığını iddia ettiği şeylerden ötürü Jean-Claude Van Damme’a ait bir film olmasını bekliyor olsak bile JCVD’nin Van Damme’ı neredeyse figüran olarak ilişkilendiren bir sektör eleştirisi olduğunu söylemekte bir beis göremiyorum.

Ele aldığı şeyin Van Damme’dan ziyade, film sektörü olması bir yere kadar kabul edilebilir bir durum olabilirdi ama olmuyor. Zira ele alış biçimi buna pek uygun değil. Arada kalmışlık, kamera kullanımından kurguya kadar her yerde rahatlıkla hissedilebiliyor. Üstelik buna bir de görkemli açılış sahnesi eklenince garip bir bileşim ortaya çıkıyor. Filmin bütçesinin 10 milyon euro olduğunu söylersem herhalde ne demek istediğim daha iyi anlaşılabilir. Gişede elde ettiği düşük rakamların sorumlusunun ise Jean-Claude Van Damme olmadığını göğsümü gererek söyleyebilirim.

Beklenen ve arzulanan güzelliğin bir türlü gerçekleşemediği filmde, sıkışan senaryo bir yerden sonra bitse de gitsek hissi uyandırıyor. Yönetmen, senaryo ve filmden çok daha fazla üzerinde durabilmiş olmayı istediğim Van Damme ise şimdiye kadar ki en iyi işini çıkartıyor. Kendine tanınan imkân dâhilinde oldukça doğal ve akıcı; tek ama müthiş bir sahnede izleyici ile konuşuyor! Van Damme bu beş dakikalık kesintisiz monologunda hayatına dair ilginç detaylar ve bir tür günah çıkarma eylemine girişiyor. Şahsi kanaatim filmin en iyi sahnesinin bu olduğu yönünde. Buna ek olarak filmin açılış sahnesindeki başarısını da görmezden gelmemek gerekiyor.

Sektör eleştirisi demişken; John Woo’nun neden isminin anıldığını ve o tekmenin ne manaya geldiğini de açıklamak gerekiyor. Açıkçası sektör eleştirisine diyebilecek bir şeyim yok: oyuncuların itildikleri noktalar, onları kullanmaya çalışan yapımcılar ve menajerler. Bunlar oldukça bilinen şeyler. Ekstradan çıkan John Woo’nun anılma sebebi ise “Hard Target (Zor Hedef) – 1993” isimli filmden kaynaklanıyor. Bu filmle birlikte John Woo Hollywood’a adım atıyor. Bu filmden hemen önce çektiği “Lat Sau San Taam (Hard Boiled-Kaynar Sıcak) – 1992″‘ın bunda etkisi yadsınamaz olsa da her halükarda JCVD’ın bir tür basamak olarak kullanıldığını ve sonradan hiçbir şekilde birlikte bir projeye imza atamadıklarını ima eden bir durum söz konusu. Buna pek katıldığımı söylemeyeceğim. Bunun Van Damme’ın fikri mi, yoksa senaryoda mı bu şekilde olduğunu bilemiyorum.

Tekme olayı ise Van Damme’ın filmlerinde kullandığı hareketlerden ileri geliyor. Ayrıca hayat hikâyesinde bolca atıfta bulunulan restoranın arkasında bir yapımcının tepesinden tekme atarak ilk rolünü almasına da gönderme olabileceğini düşünüyorum. Yine de bunların hiçbirisinde tam bir netlik yok. Zaten sırf bu sebeplerden ötürü bile nereden gelip, nereye gittiği belli olmayan bir film yakıştırması yapılabilir. Ayrıca eklemek isterim, Jean-Claude’un hâlihazırda bir mali problemi olmadığı söyleniyor. Yani filmdeki o sorunları şu an için geçerli değil…

Sonuç olarak ortaya çıkan şeyin ilginç bir proje olduğunu söyleyebiliriz ama iyi bir film olduğunu söylemek çok güç. Jean-Claude Van Damme’ı ise daha fazla filmde görmek isteriz; belki hâlihazırda kendi yönettiği filmle bir nevi “sly” gibi bile yapabilir. Kim bilir? Bekleyip göreceğiz.


Leave a Reply