Kárhozat: Hayata Dair Bir Lanet


“Pencerenin kenarında, boş boş dışarı bakıyorum. Nice seneler orada oturdum… Bir şeyler bana hep sonraki anda delireceğimi söyledi. Ama öyle olmadı…. üstelik delirmekten korkmuyorum. Delilik korkusu bir şeylere… sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim.”

karhozat-damnation.jpg

Kárhozat (ingilizcesiyle Damnation; türkçesiyle Lanet)  filminde Karrer yaşadığı bunalımı, tek bağımlılığı olarak sevdiği kadına itirafında, bundan güzel anlatamazdı herhalde. Bela Tarr’ın, Karanlık Harmoniler (Werckmeister Harmonies ) ve Satantango fimlerinin arkasında kalmış fakat bana göre en iyi filmidir Kárhozat. Karrer ortayaşı geçmiş, sisteme – belki de hayatına tutunmamayı seçmiş ve bunu da bir din gibi yaşayan, Macaristan’ın küçük bir kasabasında, evde kendine göre haklı boşluğunda oturarak yaşayan bir adamdır. Dışarı çıktığındaysa sadece Titanic Barda içki içip, aşık olduğu kadını dinler. Karrer için, yarattığı bu boşluktan çıkmanın tek koşulu da aşık olduğu kadındır. Aşık olduğu kadına giden tek yol ise  barın sahibinin önerdiği yasadışı işi yaparak, kazandığı parayla hayatının kadınıyla bir başlangıç yapmak ve sonuç olarak sisteme dahil olmaktır.

Karrer’in çıkış yolu olan şarkıcının belirsizliği ve bu güvenemediği adamla birlikte olmaktansa, daha güçlü olan kocasıyla evliliği ve ondan da güçlü gördüğü bar sahibiyle birlikte olması varoluşundan gelen bir şifredir. Karrer’in mutlak sadakatine karşı kadının ruhu sadakatsizdir ve tüm bunlar Karrer’i anlamsızlığının daha da derinliğine sürükleyecektir…

Bela Tarr’ın kendine özgü sinematografisiyle işlenmiş bu muhteşem film, Karrer’in karakterine nazire yapan uzun bir planla açılıyor… Bu uzak sekansında Bela Tarr bize bir pencereden sırayla giden teleferikleri gösteriyor ve anlamı bozmadan genişleyen kamera Karrer’in anlamsız bakışlarında yoğunlaşıyor ki, bu sahne bile Karrer’in yaşadığı sıradanlığı, boşluğu ve varoluş sıkıntısını en anlamlı şekilde seyirciye anlatıyor. Bela Tarr, filmlerinden aşina olduğumuz 360 derece dönüp, ağır ağır tüm çekim yerlerini dolaştıran ve her duyguyu kesmeden gösteren kamera, bizi adeta büyülüyor. Bela Tarr, diğerleri gibi siyah beyaz çektiği bu film ile bu duyguları da ancak böyle anlatırdım diyor. Bu güzel görselliğin yanında, yönetmen filmlerini siyah beyaz çekmesinin nedeni olarak, filmlerin siyah beyaz saklanmasının daha sağlıklı olmasından dolayı olduğunu söylemiştir. Bela Tarr, bu filminde de görüntü yönetmenliğini ele alıyor ve güzel fotoğraf kareleri yakalayarak başlattığı sahnelerini, adeta birer ifade çılgınlığına çeviriyor. Gerçek dünyayı, her filmde kullandığı artık onunla özdeşleşen sürekli yağan yağmur ve çamuruyla; köhne barıyla, bardaklardan görsel anlamda müthiş kareler çıkarmasıyla, kalabalık insanları aynı planda kullanımıyla ve Mihály Víg’in eşsiz melankolik akordeonuyla yarattığı o sefil ve karanlık atmosferle ve durmadan dans eden insanlarıyla Bela Tarr lanetini minimalist bir tiyatro şölenine çeviriyor…

Diğer filmlerinden farklı olarak, sürekli içilen sigara ve film boyunca ortalıkta dolaşan sefil köpekler, Karrer’in bitmeyen bunalımı, derin sıkıntısı ve boşluğunu çok iyi anlatıyor. Öyle ki, yaşlı kadının ona hikaye anlattığı sahnede, ilk sekansta köpeklerin yağmur altında, çamurda yiyecek aradıklarını, ordan oraya gittiklerini görürüz. Filmin sonunda ise kendisine havlayan köpeğe Karrer’in de havlayarak göreceğiz.

“Delilik korkusu, bir şeylere sadık kalma anlamına gelebilir. Henüz bir şeye bağlı değilim. Her şeyin bana sadık olmasına rağmen, sadık olduğum bir şey yok. Onlara bakmamı istiyorlar. Nesnelerin, olguların çaresizliğine, penceremin dışındaki pis köpeğin kurşunî gökyüzünün altında, delicesine yağan yağmurda, su içişine bakmamı istiyorlar. Acıklı çabalarını izlememi istiyorlar.Herkes mezara girmeden önce konuşmaya çalışıyor. Zaten düştüler, konuşacak zaman kalmadı. Beni delirtmek için nesnelerin bu geri dönülmezliğini istiyorlar. Ama bir sonraki anda ise delirmemi istiyorlar.”

Karrer sevdiği tek kadına karşı giriştiği bu şiirsel açılımında, varoluşsal boşluğunu; kendisiyle nasıl başa çıktığını çok açık ve acıtan bir şekilde haykırıyor. Solistin, Titanic Barda Karrer’in umutsuzluğunu bu kadar güzel bir melankoliyle anlattığı bir şarkı daha yoktur herhalde. Onun “keyss” diye başlayan eşsiz inleyişini her sinemaseverin dinlemesi gerekir. Karrer de zaten bu ayin için ordadır.

Bela Tarr’ın uzun ve uzak planlarını kesmeden yaptığı geçişleri de ayrı bir tat katıyor bu lanete -ki duvardan akan yağmur suyundan ilerleyen kamera bizi bardaki kalabalığın toplu hüznüne ulaştırıyor. Kalabalığın barda, daire oluşturarak orkestra eşliğinde yaptığı dakikalarca süren senkronize dansla ise yaşam süreci ve onları boş bakışlarla izleyen Karrer’in bu sürecin nasıl dışında kaldığı vurgulanıyor.

Karrer aslında, aşık olduğu kadının gücünün , umursamazlığından geldiğini biliyor. Ama tek çıkış yolunun, sevdiği kadında olduğunu da anlıyor. Filmde birçok aşk teması işlenmiş, ancak film seyirciye felsefî bir soru yöneltiyor: “çıkış yolu aşk mıdır?” Bireyin tüm varoluşsal sıkıntısından kurtulması aşkla mı olacak? Tsai Ming Liang ve Reha Erdem’in de filmlerinde sürekli olarak işlediği aşksızlık teması Bela Tarr’ın romandan uyarladığı filminde de kendini gösteriyor.

Sonuçta, Karrer’in tüm çabaları, tüm tiradları sonuçsuz kalacak ve kadın onunla gelmeyecektir. Karrer’in filmin sonundaki sahnede, kendine havlayan köpeğe, bir köpek gibi çamur içinde havlaması, köpeğin metafor olarak Karrer’in bunalımını tasvir etmesi açısından çok önemli bir sahnedir. Film, dinmez bir yağmur ve çamurla son bulur ki bu da bir Bela Tarr filmi için son derece manidardır.

Bela Tarr,Kárhozat’ta “Sürekli bunalım içinde olmak bir seçim mi; yoksa varoluştan gelen bir şifre mi? Sistemin size sunduğu her şeyi reddetme; bunları gereksiz ve alçak bulma, delilik başlangıcı mıdır ?” gibi sorulara cevap aramıştır. Kuşkusuz Bela Tarr, kendine özgü sinematografisiyle ve dini mesajlar vermemesi gibi özellikleriyle de Tarkovsky’den ayrılan büyük bir minimalist yönetmendir.


Leave a Reply