Kaybedenler Kulübü: Damsız Çıkılmaz


kaybedenler kulübü

Kaybedenler Kulübü, belgeselden kurgu filme Devrim Arabaları ile yatay geçiş yapan Tolga Örnek’in ikinci sinema filmi… Yönetmen, önceki işlerinde olduğu gibi bu filminde de belli bir kitleyi hedef almış ve hedeflediği kitlesi için yine majör ve yaşanmışa dayalı bir hikaye seçmiş.

Senaryo, 90lı yıllarda Kent Fm’de yayınlanan Kaybedenler Kulübü programına ve bu programın sunucuları Kaan Çaydamlı (Nejat İşler) ve Mete Avunduk’un (Yiğit Özşener) yaşamlarına dayanıyor. Kaan ve Mete’nin sohbet eder havasında programı sunmaları, sohbetlerinin içeriğinin çoklukla felsefi olması, Kaan’ın bayan dinleyicilerine “Sizinle yatmış mıydık?”, “İlk ne zaman pompalandınız?” sorularını yöneltmesi programı kült yapan başlıca özellikleri oluşturuyor. İkilinin programdaki beraberlikleri gündelik hayatta da devam ediyor: Aynı evde kalıyor; beraber içip ortamlardan kızları tav edip, beraber sevişiyorlar. Efradlarının da aynı meziyetlere haiz olduklarına bakarsak, e kulüp işte deriz. İkili, radyo programı haricinde farklı işler ve tutkulara da sahip: Kaan, satmayan kitapları basan bir yayınevinin sahibi, fotoğraf ve yazı tutkunu; Mete ise bar işletmecisi ve geniş yelpazeli bir koleksiyoncu.

kaybedenler kulübü

Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in oyunculuklarına diyecek yok. Her ikisi de oynadıkları karakterleri sindirip perdeye yansıtabilmişler. Ancak bu iyi oyunculuklar bile filmde Kaan ve Mete’yi artık kanıksanmış “bohem üniversite gençliği” modunda göstermekten kurtaramamış. Bunun en önemli nedeni bence bu başkaybedenlerin (Kaan ve Mete) yaşadıkları dönemle, toplumla etkileşimlerinin filmde hiç yer bulamamasıdır. Tamam, bu kişiler kaybedenler ama kimlere, nelere karşı bu sıfata bürünmüş ya da büründürülmüşler? Sömürücülere mi, toplum standartlarına mı, siyasete mi, zamana mı? Film, bu çatışma unsurlarını mevzilerine yerleştirmek yerine sadece bir tarafı gösterip gerisini -en iyimser yorumla- “siz anlarsınız işte!” diyerek yok sayma kolaycılığına kaçıyor. Eğer bu film, hikayesinin geçtiği zamanlarda çekilmiş olsaydı Matrix’lerle, Fight Club’larla şahlanmış dönemin yoğun atmosferi ister istemez filme nüfuz ederdi ve böylelikle de kült bir film olabilirdi. Bence, geçen 10-15 yıllık zaman dilimi ciddiye alınmamış, bu yüzden de aslında anlatılanın bir dönem hikayesi olduğu gözardı edilmiş.

Bu şartlar altında kulübü, tam “auuummm” çekerlerken – yaklaşık yarım saat geçmişken terkettiğim için lafı uzatmadan son bir şey ilave edeyim: Adamlar girdikleri hiçbir yerden damsız çıkmıyorlar. Türkiye’de birçok erkeğe “Ben de öyle kaybeden olmak istiyorum” dedirtecek bir durum sözkonusu…


Leave a Reply