Kısa ve Acısız’dan Duvara Karşı’ya


Hissetmenin Ardındaki Saklı Ustalık

Fatih Akın. Sinematografik düzlemini anlatmadan önce insani duruşunu görmek gereken adam. Çok-Kültürlü. Hümanist. Anlatacakları olan. Derdi olan bir adam.

kisa-ve-acisiz-fatih-akin.jpgBelirsizliklerden sıyrılış – İlk İfade

İlk filmi olan Kısa ve Acısız’ın ardından yüzeysel denebilecek biçimde hakkında yakıştırmalar ve benzetimler yapılmıştı. Film; konu açısından Fassbinder, yapısal olarak Scorsesse’ye ve karakter-dialog çerçevesinde Tarantino’ya benzetilmişti. Özellikle Alman sinema çevreleri O’nu yeni Scorsesse olarak lanse etmekten dolayı çok keyifliydiler. Aslına bakılırsa Akın bu örnek gösterildiği kişilerden Tarantino ile enteresan bir ortak paydaya sahipti. Çoğumuz Tarantino’nun bir video kiralama şirketinde çalıştığını ve hayatının önemli bir döneminin B-Side filmleri izlemekle geçtiğini bilir. Fatih Akın’da küçüklüğünün sıkışmışlığı arasında kendisini Türk Filmlerine vermiş ve Yeşilçam melodramının kendine has büyüsü ile büyümüş. “Küçükken Hamburg’da evde videodan günde 5 film izlediğim olurdu” diyor yönetmen. Bir işçi ailesinin esmer çocuğunun hikayelerinin evrildiği zaman işte tam da bu vakitlerden başlar. Özellikle ilk dönem filmlerinde ortaya çıkan Türkiye’ye nedeni bilinmez gidiş-dönüş, aslında bilinçaltından gelen garip bir kök arayışının yansımasıdır.

Kısa ve Acısız düşük bütçeli prodüksiyonunun altından minimal sinemaya kıvrılışı ile ustalıkla kalkan bir film. Normal şartlar altında dostlukları sorunlu olabilecek 3 farklı milletten arkadaşın; sokaklarda yaşadığı sert ve yalın hayatın hikayesi. Metaforik isimlendirmeleri seven Akın, Cebrail-Gabriel isimlendirmesini kahramanına verirken, kültürel ve teolojik farklılıkların aslında aynılıklardan oluştuğuna da işaret eder. Cebrail sorunlu ama sorununu çözmeye çalışan bir adam iken karşılaştığı olaylar, aslında sorunun kendisinin çok dışında geliştiğini fark etmesini sağlar. İçindeki şiddet dürtüsü; o nasıl davranırsa davransın kendisini bulup hayatına etki edecektir. Bu küçük suç hikayesi dostluk-sevgi ekseninde ilerleyecek ve sonunda kişiselleşerek bütünün parçalarda nasıl sona erdiğini ortaya koyacaktır.

Filmin içeriğine baktığımızda, bazen aşırıya kaçacak biçimde türk insanının yaşam biçimindeki detaylar fetiş nesnesi olarak kullanılıyor. Aşırı çoklukta “öpüşme sekansları” ve “huzuru ararken namaza dönüş” bunlardan bazıları. Bu bulgular belki de yönetmenin kafasında yer alan soru işaretleri. Bunları anlatarak, bir şekilde zihnindeki karmaşadan kurtulmak istediğini düşünebiliriz . Filmin hikayesine doğrudan etkisi olmayan bu kültürel göndermeler aslında varoluşu ile bir bağ arayan, bunun mizahını yapan, bundan etkilenen bir adamı işaret ediyor.

kurzundschmerzlos_scene02.jpg

Ustalık izlerinin peşinde

Kısa ve Acısız, Fatih akın’ın kısafilmlerden edindiği bir ekibin ve anlatının devamı olarak karşımıza çıkıyor. Asıl olarak varoluşu ve varoluşu etkileyen katmanları anlatmaya çaba gösteriyor. Bunu yer yer dışavurumcu, yer yer de içselleştirilmiş bir sinema diliyle gerçekleştirmeye çalışıyor. Hikayenin düzlemi de işte bu nokta da bir sinema ustasının parıltısı yönünde ilk kıvılcımlarını yakıyor. Alıştığımız ve sinemayı kuramsallaştıran hikaye-kurgu-yönetim düzeneğinde Fatih Akın bir şeyleri kırıyor. Aslında bu sinemanın son 10 yılında fazlalıkla ortaya çıkan bir olgu. Post-Modernizmin dönemsel baskınlığı kendisini bir biçimde etkiliyor. Arada kalmışlık, alt-kültür ve suç janrı bir filmle karşı karşıyayız. Ancak film bir Kieslowski ya da Haneke benzeri suçun nedenselliği ve insaniliği üzerine doğrusal seyir izlemiyor. İnsan ruhunu keşfetmek Fatih Akın’ın umrunda değil. Delik deşik senaryosu (bu bir dezavantaj değildir) bize bir şeylerin nedeni hakkında somut deliller vermek için çalışmıyor. Akın açıkça “hisset” diyor. Çaresizliği, arada kalmışlığı ve içinden geleni yapmayı hisset. Cebrail’in yazgısı ya da Costas’ın davranışları anlaşılmak üzere değil. Hissedilmek üzere kurgulanmış bir eylem bütünü haline geliyor. Aslında bu delik deşik anlatımdaki sebep-sonuç ilişkisinden kaçış, Duvara Karşı’da çok daha güzel ve hissedilir biçimde ortaya çıkıyor.

duvara-karsi.jpg

İzlerin birleşmesi ve Ustalık

İlk filmi Kısa ve Acısız ile işaretlerini verdiği usta sinemacı kimlik dördüncü olan; çoğu kimseye göre kusursuz bir punk-alt-kültür-arabesk anlatısı Duvara Karşı ile ortaya çıkar. İlk filminde yapmaya çalıştığı sinemanın kendine ait stilize farklılığı bu filmde açıkça görülür. İki yolculuk vardır karşımızda: Sibel’in ve Cahit’in yolculukları. Bu yolculuklar, Fatih Akın sinemasının anlamaktan önce hissetmek ile olan bağını açıkça ortaya koyar. Birincisi yalnızca özgürlüğünü isteyen Sibel’in filmin sonunda geçtiği ızdırap yolu ve karmaşa çerçevesinde; sakin ve huzurlu hayatı seçmesi. İkincisi Cahit’in, içinde yandığı ateşten ötürü verdiği anlaşılmaz kararlar sonucu; kendisini, dilini bile “çöpe attığı” ülkesine geri dönerken bulması ile sonuçlanır. Kafası ve hayatı karışık olan insanlar trajedilerini yaşarken arkalarında hem Depeche Mode, hem Sezen Aksu, hem de Ağır Roman çalar.

İnsan bir yerlerden kopar, başka bir yerlere bağlanabilir ama kendisinden kopması kaçması mümkün değildir. Fatih Akın’ın cevabını uzun süredir aradığı Türkiye sorusunun Duvara Karşı’da ki durumlarla ilgili organik bağları vardır. Her defasında burayı sevdiğini söyleyen yönetmenin aslında sevdiği şey buradaki yaşayan-canlı hayat değildir. Geçmiş ile bağlarını oluşturan ve somut biçimde ortaya konulamayacak bir his olduğunu gösterir. Sibel’in sakin ve düzenli bir yaşam amacıyla geldiği İstanbul’da nedendir bilinmez(içgüdüsel?) kendisini kentin ara sokaklarına vuruşunda gösterdiği pespayelik(!) ve özgürlük biçimi ülke insanı için anlaşılır bir şey değildir. Sibel yabancıdır. Beraber yemek yediği lokantada konuştuğu iki gencin duruşu, kendisini kaybederek dans ettiği barda insanların O’na bakışı bir yabancıya bakıştır. Bu yabancılaşma Sibel’in Almanya’da yaşadığı ötekilikten farklı bir ötekiliktir. Buraya hastır ve Akın bunu gösterirken kafasındaki soru işaretlerinden bir iz bırakır filmin içerisine.

İki Yolcu – Yollar çok istesen de kesişmeyebilir

“If you do not tell the truth about yourself, you cannot tell it about other people.”

Virginia Woolf

Sibel, kurulu ve kendisi adına kurgulanmış yaşama isyan edip özgürlük adına başına gelenlerden sonra Cahit’e (neden) söz verir. “Bekleyeceğim” der. İstanbul’da bu yaşamı kurmayı dener. Sonra neden bilinmez kendisini yeniden Cehennemin içine doğru çeker. Sanki nefes alabilmesi için düzensizlik şartmış gibi hissederek ara sokaklara, yer altına koşar. Sonrasında yaşadığı kötü durumlar neticesinde; evinin kadını, düzenli bir yaşama sahip anne oluverir. Ters olan şey ise, ilk başlarda çaba göstermesine rağmen bekleyişi bir fedakarlıktan ziyade sonunda buruk bir özüre dönüşmesidir. Özgür bir yaşam sürmeyi kendisine hedef biçip, istediği erkekle yatıp kalkmak isteyen O’dur. Evliliği ailesini kandırmak için parodi haline getirip içini boşaltan yine O’dur. Sonrasında neden, Cahit ile sevişme anı geldiğinde, kendisini eğer sevişirse karısı olarak hisseder. Bunu anlayamıyoruz. Özgürlük nasıl oldu da kutsal aile bağları ile bu anlamsız bağı kurabildi? Peki bu bağ nasıl oldu da tekrar esnedi, koptu ve kendisini bambaşka biçimde tanımlayabildi? Sibel’in Cahit ile İstanbul’da otelde seviştiği.. seviştiği.. seviştiği.. zamanlar aslında Cahit’e bir özürdür. Finaldir. Noktadır. Sibel’in yolculuğu burada biter. Sibel kendisine doğruları söylemiş midir bunu hiç bilemeyiz. Anlamamızı önemsemez yönetmen. Hissetmemizi ister.

“A man’s errors are his portals of discovery”

James Joyce

Cahit, yaşadığı büyük hayal kırıklığı ile dibe batan adam. Duvara Vuran, düşmüş ve incinmiş, yaralı adam. Yüzündeki çizgilerde, yerden topladığı boş içki şişelerinde, düşmüşlüğü ve serseriliği görünen adam. Nihilist ve sanki buna zorunluymuş gibi sıfıırı yaşayan bu adam; nasıl olur da bir kez daha yaralanmayı başarır? Ölen eşinin acısı yeterli değil miydi? O zaman düşüşün asıl nedeni kaybettiği eşi olmayabilir mi? Bu kendi gerçeklerinden kaçmak için kendisine uydurduğu bir yalan mıydı da Sibel’in kurtarıcı prensi olmaya karar verdi. Kendisiyle neden evlenmek istediğini bilmesine rağmen giderek Sibel’e aşık oluşunun, içinde büyüyen acının, önüne geçemediği öfkenin rasyonel bir açıklaması olabilir mi acaba? Uğruna; reddettiği bir kültürün canlı parçası olan, cinayet işleyen, sonunda arzu nesnesine erişmek için -biraz da umarsız biçimde- Türkiye’ye gelen Cahit; yalnızca hissettiğinin peşinden giden bir yolcudur. Cahit’in yolculuğu çok daha fazla soru işareti ile doludur. Köklerine dönmek isteği ile olan kavgası Fatih Akın’ın ustalığını ortaya çıkaran hazin bir şölene dönüşür. Cahit, Sibel’i bulur, Büyük Londra Otelinde Sibel ile sevişir.. sevişir.. sevişir.. Bu bir final değildir. Cahit’in yolculuğu devam etmektedir. Yaptığı hatalar kendisine yeni keşif yolları yaratmıştır. Sibel’i de hala bu devam eden yolculuğa davet eder. Oysa Sibel kendi hatalarının sonunu bulmuştur. Nasıl-nerde-niye gibi sorularla ilgilenmez Fatih Akın. Açıkça bize “Hisset” der. Peki hissetmemiz gereken nedir?

duvara-karsi-sibel-kekilli.jpg

Hisset..

Yukarıdaki bütün ayrıtlar sinematografik anlamda Fatih Akın’ın güçlü anlatım ve görsel dilini meşru kılıyor. Akın, konuyu sebep-sonuçlar evreninden çıkarıp eldeki gerçekleri hissetmeye davet ediyor. Bunu yaparken türler ve yaşam biçimlerinden sıyrılıyor. Arada kalmış insanların dünyasına arada kalmış ufak bir delikten öyle bir ışık tutuyor ki, izleyen nedenleri sormayı bırakıp filmin içinde kendisini aynı acıları ve kafa karışıklığını hissederken buluyor. Bu çoğul karmaşaya müzikler de öylesine hizmet ediyor ki insan sadece o müziklerin sahnelerde arkadan gelip hissettiği duyguyu beslemesini bekliyor. İşte senaryo delik deşik haliyle içleri delik deşik olmuş insanları böylesi güzel anlatıyor.

Hisset diyor Fatih Akın. Sevgi’yi hisset. Dostlukta, aşkta, ailede. Sevgiyi hisset. Bu acı, trajik, mutlu, garip, tesadüfi biçimde ortaya çıkabilir. İnsan olmak ve sınıflandırılmamak koşulsuz sevgi ile gerçekleşebilir. Kısa ve Acısız’da Cebrail’in hikayesi. Duvara Karşı’da Cahit’in hikayesi aslında budur. Geçmişini, köklerini, bugününü sevebilmek ve bununla baş edebilmek. Hayatı hissetmek. Sineması büyürken içinden damla damla ortaya çıkardığı aslında budur Fatih Akın’ın. Derdi budur hayatla. Sinema sevgisinin yeteneklerinden bizlere kadar ulaşan gücünün sırrıdır bu. Sevgiyi iletebilmesi. Hayatta kalan, yolculuğa çıkan karakterlerine dolu dolu yüklediği sevgi. Nedenleri olmadan. Hissedildiği ve böylece kabullenildiği gibi sevmek. Ustalık eserinin içinde arkada, gizli ama filmin her yanına yayılmış biçimde bize yansır. Farkında olmadan filmi seven izleyiciler, bu metaforun birer parçasına dönüşür. “Sevgi duyarsan anlayabilirsin” saklıdır filmin içerisinde. Nefret edersen hiç bir zaman anlayamazsın.


One response to “Kısa ve Acısız’dan Duvara Karşı’ya”

  1. […] Kısa ve Acısız’dan Duvara Karşı’ya Fatih Akın’ı Yıldıray Kibar, […]

Leave a Reply