La Mujer Sin Cabeza: Ağır Dram…


mujer-kid.JPG

Lucrecia Martel, Arjantin’in son yıllarda uluslararası sinema sahnesine sürdüğü nev-i şahsına münhasır bayan yönetmenlerden biri… 2004 yılında ülkemizde de DVD olarak satışa çıkan La Nina Santa ile belirli sayıda sinemasevere ulaşan Martel’i sanırız en iyi “Herkesin yutabileceği bir lokma değil” cümlesi ile anlatabiliriz.

Çektiği uzun metrajlı film sayısı henüz bir elin parmaklarını yeni geçen Martel, buna rağmen kendine has bir sinema dili yaratmış durumda. Hem yazının geri kalanını okumayı düşünenler, hem de festivalde de gösterilecek olan son filmi La Mujer Sin Cabeza’ya bilet almış sinemaseverleri şimdiden uyaralım:

Martel sineması çok ama çok ağır.

Konular ağır, tempo ağır, planlar ve kurgu ağır, diyaloglar ağır, oyunculuklar ağır, kısacası herşey ağır ve yavaş. Genel olarak Güney Amerika ve Arjantin sinemasından, farklı olay örgüleriyle süslenmiş yüksek tempolu filmler bekleyenler çoğunluktadır. Bu beklentiye sahip olanlar, Martel filmlerinin ilk 10 dakikasını seyrettikten sonra bezmeye başlayabilirler. Boşu boşuna filmin ilerleyen bölümlerde temposunun hızlanmasını beklemesinler, filmlerinin büyük bir bölümünde tempo dakikalar ilerledikçe daha da yavaşlıyor. Senaryonun gelişmesini, dallanıp budaklanmasını, sorular sordurmasını da beklemeseniz iyi olur. Filmler genel olarak aynı konu üzerinde pek de gelişmeden sürüp bitiyor. Kısacası Martel sineması, ağır tempolu, hemen her sinemaseveri sıkabilecek, filmin yarısında salondan koşarak çıkmanızı sağlayacak niteliklere sahip.

 

Martel sineması ve La Mujer Sin Cabeza (Başsız Kadın) ile ilgili tüm olumlu beklentilerinizi öldürdükten sonra, yazımızın “girdiği sinemadan film bitmeden çıkmayan” sabırlı sinemaseverler için olan bölümüne geldi sıra…

Martel’in La Mujer Sin Cabeza başta olmak üzere tüm filmlerinin, ağır tempoya dayanabilen herkes için farklı ve olumlu özellikler barındırdığını düşünüyoruz. Genelde başrol oyuncularını, orta hızda süregelen hayat tempoları devam ederken, ağır travmaların içine sokan ve durup hayatlarını sorgulamalarını bize izleten Martel, bu yüklü sinematik iddianın altından çok iyi kalkıyor.

Oyuncularının beden dilini, belli belirsiz mimiklerini çarpıcı bir şekilde perdeye aktarmayı başarıyor. Sinemanın daha çok görsel yönüne ağırlık veriyor ve ortaya akılda kalıcı, insanı içine alan, neredeyse filmlerinin kahramanlarının bulunduğu odadaki havayı içinize çekmenizi sağlayan bir gerçeklik yaratıyor. İyi düşünülmüş planları bazen çok uzun sürse de, iyi kullanıyor.

La Mujer Sin Cabeza’da arkadaşlarıyla geçirdiği bir günden sonra, arabasıyla taşlık bir köy yolunda bir vur-kaç olayı yaşayan orta sınıfa mensup bir kadının, Vero’nun hayatına giriyoruz. Olayda kafasını da direksiyona vuran ama inip neyi ezdiğine bakmayan Vero, çarpmanın da etkisiyle hafıza kayıpları yaşamaya başlar.

Hafıza kayıpları, yaşadığı vicdan azabı ve neyi ezdiğini bilmemesiyle oluşan belirsizlik giderek kaldıramayacağı bir yük haline gelir. Martel, Vero’nun yaşadığı tüm çaresizliği, kafa karışıklığını ve ağır depresyonu bize yansıtıyor ve başarılı da oluyor. Kendinizi çaresiz kadının yerine koyduğunuzda, ağır tempo içinde kendinize bir yer buluyor ve filmi neredeyse içinden izlemeye başlıyorsunuz. Filmin geri kalanı ile ilgili bilgi verirsek, büyük bir ihtimalle filmi yarıda bırakabilirsiniz. Bu yüzden yazımızı burada bitirmenin doğru olacağını düşünüyoruz.

Filmi izledikten sonra kendinizi iyi hissetmeyecek, bilgi dağarcığınıza birşeyler katmayacak, daha farklı bir insan olduğunuzu hissetmeyeceksiniz. Martel’in başarılı sinema dili sayesinde Arjantin’e gidecek, dünyada herkesin yaşayabileceği sıkıntıları yaşayan bir kadının hayatına girecek ve bir süre onun acılarına ortak olacaksınız. Bir de aklınızda Maria Onetto’nun mükemmel oyunculuğu kalacak. Daha fazla birşey beklemeyin.

Eğer “Ben sinemayı tüm zorluklarına rağmen sevdim!” diyebiliyorsanız, La Mujer Sin Cabeza tam size göre bir film.


Leave a Reply