Land and Freedom: Çanlar Ken Loach İçin Çalınca!


Ernest Hemingway’in İspanya İç Savaşı’nı anlattığı romanının adı, yeniçağ şairi John Donne’nin rahiplik dönemindeki bir vaazında geçen şu bölümden alıntıdır:

“… İşte bundandır ki sorup durma, çanlar kimin için çalıyor diye. Çanlar senin için çalıyor!”

1936-1939 yılları arasında yaklaşık 500.000 kişinin hayatına mal olan İspanya İç Savaşı, bir anlamda “medyanın etkin biçimde kullanıldığı ilk savaş” olma özelliği taşır. Pek çok gazeteci, yazar, ressam, şarkıcı, fotoğrafçı, kısaca insanlara hitap edecek bir damar yakalamış hemen herkes, eserleriyle cumhuriyetçilere destek olmaya çalışırlar. Capa’nın ‘Düşen Asker’i, Picasso’nun Guernica’sı, sonra “İspanya, Uzaklaştır Benden Şu Kadehi” (Cesar Vallejo) hep bu dönemden miras kalır. George Orwell gibi doğrudan cepheye koşanlar bile olur. Bu eğilim ilerleyen yıllarda da devam eder. 20. yüzyıl aydınlarından pek azı ‘Guerra Civil’e kayıtsız kalabilir. Bir eserlerini bu yıkıcı savaşa ayırırlar, en azından kıyıdan köşeden bir gönderme yaparlar “¡No pasarán!”lı günlere…

Beyazperdede ise Land and Freedom 1995’te sinmaseverlerin beğenisine sunulduğunda, Sam Wood imzalı Çanlar Kimin İçin Çalıyor’dan (1943) beri doğrudan İspanya İç Savaşı’nı anlatan ilk uluslararası film olarak heyecan yaratır. Aslında bu uzun boşluk şaşırtıcıdır; zira iyi adamlarla kötü adamların bu tutku dolu savaşı, senaristler için bulunmaz bir malzemedir.

Ken Loach Land and Freedom’ı çekerken, o güzel filmlerine genelde set olarak kullandığı “günümüz İngiltere’si”nden ayrılıp bizleri 1936 İspanya’sına götürür. General Franco liderliğindeki darbeyle demokratik İspanya Hükümeti yıkılmıştır ve Franco’cular cepheleri birer birer ele geçirmektedir. Liverpollu bir genç olan David Carr (bu filmden 1 yıl önce Backbeat’te John Lennon’ı yine büyük başarıyla oynamış olan Ian Hart), Franco’ya karşı direnen devrimci harekete destek için İspanya’ya gitmeye karar verir. Marksist Birleşik İşçi Cephesi’nde (POUM) Troçkistlere katılır. Film ilk yarım saatte sıradan bir “Mussolini ve Hitler’i de arkasına alan Franco bizi dağıttı” öyküsü şeklinde ilerlerken, bir anda sert bir ‘Stalinizm eleştiri’sine dönüşür.

Savaşın neden kaybedildiğini; dış müdahale etkisinin yanında isyanın içten içe de söndüğünü gözler önüne serer. Dünyanın dört bir yanından yardıma koşan ‘uluslararası tugaylar’a İspanyol cumhuriyetçi güçler tarafından son derece umursamaz bir tavırla ve duygusuzca davranıldığını, hatta zorluklar çıkarıldığını anlatır. Oysaki tarihteki notlara göre 53 milletten 30-35 bin gönüllü İberya’ya koşmuştur ve bu hiç de yadsınacak bir güç değildir. İspanyollar bu iç çatışmaları dile getirmeyi pek sevmezler.

Aslında popülist bir yaklaşımla “silahları olmadığı için faşizme karşı direnemeyen fedakar cumhuriyetçiler” portresi çizmek çok daha kolaydır. Ama diğer filmlerinden de bildiğimiz gibi, Loach kolaya kaçmayı sevmez.

David’in hikâyesinde aşk da vardır. Savaşın bedelini acı bir biçimde ödemiş ve halen ödemekte olan Blanca’ya (Rosana Pastor) âşık olur. Fakat âşık olmak için hiç de uygun bir zaman değildir!

Militanlar tarafından kurtarılan kasabadaki ‘toprak ve kolektivizm tartışması’ sahnesinde ise adeta sosyalizm tarihini özetler. Sonuç olarak David Britanya Komünist Partisi kimliğini yırtıp atar. Ama ideallerini cebinde taşımaya devam eder.

Loach’un “ihanete uğrayan devrim” öyküsünde insani değerler siyasi değerlerin üzerindedir. 1936 İspanya’sında olanlar günümüzde ve gelecekte her an her yerde yaşanabilir, yaşanmaktadır da… İnançlar uğrunda savaşmanın bir bedeli vardır ama savaş esnasında seninle aynı şeye inananlar tarafından yüz üstü bırakılmak daha acıdır. İdeallere giden yol zorludur ve genelde ‘mutsuz’ sonla biter.

Ve Loach zekice bir “kırmızı eşarp içinde saklanmış bir avuç kutsal İspanyol toprağı” hamlesiyle konuyu kendi toprakları İngiltere’deki sınıf mücadelesine bağladıktan sonra, noktayı William Morris’le koyar:

Join in the battle.
Wherein no man can fail.
For who so fadeth and dieth.
Yet his deed shall still prevail.


Leave a Reply