Lolita: Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları

Lolita: Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları

Eğer bir romanı ya da hikâyeyi filme alıyorsanız, eleştirmenlerden çok, o eseri daha önce okumuş olan seyirciyi tatmin etmekte zorlanırsınız. Çünkü bir kitabı okuyup beğenen insan, artık onun iflah olmaz savunucusudur ve ortaya çıkan filme kötü diyebilmesi için, kendi kafasındakini perdede görememesi yeterlidir. Oysaki her eser, okuyucusunun zihninde yeniden yazılır ve bu noktadan sonra eser artık yazarın mahiyetinden çıkıp okuyucununkine girer. İşte aynı zamanda seyirci olan okurlar, tam da bunu unuturlar: Perdede izledikleri de yönetmenin ya da senaristin zihninde oluşanlardır. O yüzden, herhangi bir yazılı eserden yola çıkılarak gerçekleştirilen yapımların aslına ne derece sadık kaldığı hatta bu sadakatin gerekli olup olmadığı, bu tarz filmlerin peşini asla bırakmayan soru(n)lardır. Stanley Kubrick bile olsanız bunlardan kurtulamazsınız.

İngiltere’de bağımsız olarak ilk kez bir film çeken Kubrick’in Lolita’sı, 1962’de Venedik Film Festivali’nde gösterildiğinde, eleştirmenlerce büyük bir hayal kırıklığı olarak nitelendirildi. Vladimir Nabokov’un eserinin edebi zenginliğini ve yarattığı karakterlerin derinliğini yansıtmada, Kubrick yetersiz bulunmuştu. Film daha sonra Amerika’da büyük bir başarı yakaladıysa da, üzerinde eleştirmenler, seyirciler ve seyirci-okuyucular tarafından çok tartışıldı. Şimdi ise sinema tarihinin klasiklerinden ve tabii ki Stanley Kubrick denince akla gelen önemli filmlerden biri olarak görülüyor. Filmin bu kadar tartışma yaratmasının özünde, uyarlandığı eserin bizzat kendisinin de payı var.

Vladimir Nabokov, Lolita’yı yazdığında sene 1955’ti ve ünlü İngiliz yazar Graham Green onun için yılın en iyi romanı demişti. Dönemin otoriteleri bu konuda pek hemfikir değillerdi, zira roman 1956 ve 58 yılları arasında Paris’te yasaklanmış, 1958’e kadarsa Amerika ve İngiltere’de basılmamıştı. Ancak kitabın yine de edebi çevrelerde gittikçe beğeni toplaması Nabokov’a büyük bir başarı kazandırmıştı. Öyle ki Lolita, yazarın öğretmenliği bırakıp kendini tamamen edebiyata adamasına izin vermişti. Roman, ergenlik çağındaki kızlara karşı duyduğu cinsel arzuya engel olamayan bir profesörün, kiracısı olduğu evin 12 yaşındaki kızına âşık oluşu ve onun peşinden yıllarca sürüklenişini anlatıyordu. Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları diye de bilinen kitabın, pedofili gibi bıçak sırtı bir konuyu işlemesi tartışmaların asıl kaynağıydı. Nabokov’un ironiyi ve esprili bir dili elden bırakmaması da, Lolita’nın ‘en ciddi komik roman’ olarak nitelenmesinin sebebiydi.

Kubrick’in Lolita’sına gelince. Yönetmenin iki başarılı filmi Spartaküs (1960) ve Dr. Strangelove (1962) arasında konumlandığı için biraz üvey evlat muamelesi görmüş gibiydi film. Katolik Kilisesi de dahil olmak üzere bütün sansür otoritelerinin gözü üzerindeydi ve bu yüzden filmi çekerken çok da rahat değildi yönetmen. Filmin senaryosunu yazması için Nabokov’u Hollywood’a davet eden Kubrick ve yapımcısı Harris, yazarın 6 ay süren çalışmaları sonucu 400 sayfalık bir senaryoyla karşılaştılar. Daha sonra senaryo tekrar Nabokov tarafından yarıya indirildi, Kubrick filme çekerken bunun yarısından da azını kullandı, ancak Nabokov jenerikte hala senaryo yazarıydı ve 1963 yılının Akademi Ödülleri’nde en iyi uyarlama senaryo dalında Oscar’a adaydı. “Biliyordum ki senaryoyu ben yazmasaydım başkası yazardı ve biliyordum ki, en iyi ihtimalle, nihai ürün, yorumların çarpışması değil de bir karışımı olurdu.” diyordu yazar.

Şöyle bir bakıldığında senaryo ile kitap çoğu yönüyle birbirinden ayrılıyordu. Senaryo, romana göre müdahalelere daha açıktı ve dramatizasyondan da oldukça uzaktı. Örneğin Charlotte Haze karakterinin başına gelen kaza, senaryoda kitaptakine göre daha az dramatize edilmişti; Humbert karısının ölümünden bahsederken nerdeyse kayıtsızdı. Ancak filmin eleştirildiği noktalar filmle romanın uyuşmazlığı değildi. Kubrick bir taraftan romanın içerdiği erotik imgeleri perdeye yeterince yansıtamamakla, diğer taraftan da Nabokov’un nükteli ve zekâ parıltılarıyla dolu edebi tarzını karşılayacak bir sinema dili oluşturamamakla eleştiriliyordu.

Nabokov romanında erotizmi, üstü kapalı nükteler yaparak, sıradan olayları anlatırken cinsel çağrışımlar uyandıran -aynı zamanda tam tersini de yapan- bir dil kullanarak aktarıyordu okuyucuya. Filmde ise Kubrick, sansürün elverdiği ölçüde kullandığı aşk sahneleriyle, kurgusuyla ve karakterlerin fısıldaştığı anlarla yapmaya çalışıyordu bunu.

Kubrick’in eleştirildiği noktalardan bir diğeri de, kitaptaki zengin sinemasal referansları es geçmesiydi. Mesela Humbert kendini “erkeklik ve filmler konusunda yakışıklı bir çapkın” olarak nitelendiriyordu kitapta, Charlotte ise “zayıf dağılmış bir Marlene Dietrich”e benzetiliyordu. Nabokov, bilinçli bir yapaylıkla yazarken, Kubrick sinemasal olarak bunun karşılığını pek veremiyordu. Ayrıca roman, okuyucusunun beklentilerini sürekli yıkıp, özellikle tekstin samimiyeti konusunda onları hep yanlış yönlendirirken, Kubrick, bu yönteme bir iki istisnai sahne dışında pek başvurmuyordu. Romanda anlatılan ile anlatının tonu arasında sürekli gelişen bir karşıtlık varsa da, film stilistik açıdan genel olarak homojendi.

Hakkında bu kadar konuştuktan sonra filmi okumaya çalışalım. Malum, film bir pedofilin anıları kıvamında ilerleyeceğinden, konunun gerektirdiği gibi cinsel çağrışımı bol, karakterlerin psikolojilerini yansıtan sahneler bekliyor seyirci. Literatürde refleksif olarak geçen, filmin tekrar kendine dönen yapısından, filmin açıldığı gibi kapanmasından -ya da kapandığı gibi açılmasından- bahsetmeden önce, kitaptaki atmosferi yansıtacak sahneler için temelin atıldığı jenerikten başlayalım.

Ekrana uzanan, bir genç kıza sahip olduğunu düşündüğümüz ayağı, yine ekrana uzanan bir erkek eli tutar. Yavaş yavaş isimler akmaya başlamışken fonda Lolita’nın müziği duyulmaktadır. Ve el, kızın parmaklarına oje sürmeye başlar. Biraz sonra izleyeceğimiz filmde, adamla genç kız arasındaki yer yer efendi-köle ilişkisini muştular gibidir bu sahne. Aslında Kubrick, gerek jeneriği gerekse afişindeki lolipop yiyen lolitanın kalpli gözlüklerinin üzerinden bakan hınzır gözlerinin çağrıştırdığı erotizmi filmin geneline yayamasa da, bunu beceremediğinden değil dönemin sansürüne takılmak istemediğinden yaptı diyebiliriz. Hoş, böyle bir kitabı beyazperdeye uyarlamanın zorluğu da baştan biliniyor olsa gerek.

Filme son sahnesinden başlıyoruz. Profesör Humbert Humbert, Lolita’nın peşinde yıllarını harcadıktan sonra (tabii biz o anda bunu bilmiyoruz) Lolita’nın ve dolayısıyla kendisinin hayatını alt üst eden oyun yazarı Clarie Quilty’yi öldürmeye gelir. Ben Spartaküsüm diyerek üstündeki beyaz örtüyle ayağa kalkan Quilty, ustanın bir önceki filmi Spartaküs’e gönderme yapmaktan da geri kalmaz. Claire Quilty rolünde karşımızda, bu filmle birlikte ilk kez Kubrick’le çalışan büyük bir ustayı, Peter Sellers’ı görürüz. Lolita’da birbirinden farklı rollern altından çok büyük bir başarıyla kalkan Sellers’ın, nerdeyse bütün karakterleri kendisinin canlandırdığı Dr. Strangelove’da tekrar yönetmenle buluşması da tesadüf sayılmasa gerek. Claire Quilty’nin, genç bir kadının resmedildiği bir 18.yy tablosunun arkasında vurulması, Lolita’nın masumiyetinin arkasına sığınarak ölmesinin bir metaforudur adeta. Filmin kapanışı da tekrar bu tablo üzerine dönüşüyle olacaktır.

Amerika’da küçük bir kasabaya yerleşmeye gelen Humbert Humbert, yalnızlık çeken orta yaşlı bir dulun evine kiracı olarak girmek üzeredir. Kararsızlık çektiği noktada ise bahçede güneşlenen ev sahibinin 14 yaşındaki kızı Lolita’yı görmesi (kitapta 12 yaşındadır ama filmin çok fazla tepki görmemesi için kızın yaşı 14’e yükseltilmiştir.) yeterli olacaktır. Evde kalmaya karar vermesinin nedeninin ev sahibinin “vişneli tart”ları olduğunu söylese de, sebebin ne olduğunun farkındayızdır. Aslında Nabokov’un romanında Humbert karakterinin küçük kızlara olan düşkünlüğü, çocukluğunda aile dostlarının kızı ile aralarında geçen kısa süreli bir ilişkinin ardından birkaç ay sonra sevgilisinin ölüm haberini almasına dayandırılsa da, film bu noktadan başlamaz. Bizim karşımızda sadece Lolita’ya ilgi duyan bir adam vardır ve bu ilgi, anne ve kızıyla beraber izlediği Frankenstein filmine hızlı bir sıçrayışın ardından, korkudan ellerine sarılan anneyi bırakıp kızına yöneldiğinde zihnimizde pekiştirilmiş olur.

Humbert Humbert’tan önce evde kaldığını öğrendiğimiz ünlü oyun yazarı Clare Quilty’yi ilk kez dansa gittiklerinde görürüz. Kendine bir hayat arkadaşı arayan ve Quilty’ye olan hayranlığını gizlemeyen Lolita’nın annesi Charlotte, kendini hatırlatmak için Quilty’nin yanına gider. İşte burada, Kubrick’in erotizmi aktarmada kullandığı yöntemlerden birini görürüz: Karakterlerin fısıldamaları. Ne zaman cinsel çağrışımlara gebe bir sahne görsek, ne olduğunu duymayız. Charlotte Haze kendini hatırlatmak için Quilty’nin kulağına bir şeyler fısıldadığında, adam “Bunu ben mi yaptım?” diyerek güler. Hemen ardındansa Lolita’yı sorar ki genç kızı kafasında hangi çağrışımlarla özdeşleştirdiğinin emaresidir. Bu fısıldaşmalardan bir diğerine de Humbert’la Lolita’nın otel odasındaki sahnelerinde rastlarız. Lolita Humbert’a, yaz kampında müdirenin oğluyla oynadığı oyundan bahsetmek üzere kulağına bir şeyler fısıldar. Sonra yatağa oturur ve ekran kararır.

Humbert’ın Lolita’ya olan tutkusunu filmin başından itibaren tuttuğu günlüklerden takip ederiz. Charlotte Haze bu günlüklerin farkında olmasa da, kızının albenisinin ve Humbert’ın üzerindeki etkisinin farkındadır ve Lolita’yla aralarındaki gerginliğin dozu gittikçe artar. Kızından kurtulmak için onu yaz kampına gönderdiğindeyse onu bir daha göremeyeceğinden korkan Humbert, Charlotte’un evlenme teklifini kabul ederek eve yerleşme fırsatına kavuşur. Humbert, Charlotte’un ilanı aşk mektubunu okurken Lolita’nın yatağında oturmaktadır. Mektubun “Kızımın babası olmanı istiyorum” kısmını kahkahalarla okurken kendini yatağa bırakır, kameraysa duvardaki Quilty posterine döner: Humbert, bu adamın hayatlarına bir kâbus gibi çökeceğinden habersizdir. Bu arada Quilty’nin filmdeki varlığının, kitaptakinden ve hatta 1997 tarihli yeniden çevrim Lolita’dan çok daha farklı olduğunu söyleyebiliriz. Zira Clare Quilty karakteri kitapta gölgelerin ardında kalan gizemli ve sinsi bir karakterken, filmdeki varlığı her zaman hissedilmekte hatta, Peter Sellers tarafından da kanlı canlı bir hale dönüştürülerek görünür hale gelmektedir.

Kubrick, filmdeki karakterlere yakınlık duymamızı engelleyen bir anti-dramatizasyona başvurmuştur. Humbert Humbert zaten bir pedofil olduğundan sempati duymak mümkün olmasa da filmin sonuna doğru nerdeyse Lolita’nın elinde oyuncak olması, kapıldığı kıskançlık krizleriyle çocuklaşmaya başlaması ve paranoyaya sürüklenmesi yer yer seyircinin gözünde onu acınası bir hale sokar, ancak seyircinin sempatisini kazanamaz. Lolita ise masum bir küçük kızdır görünürde, ancak sonunda tutkularının peşinden gitmek için kimseyi harcamaktan çekinmeyen biri olduğunu anlamamız, yıllar önce terk ettiği Humbert’ı para istemek için arayıp bir de üstüne Humbert ağlarken “herkesi böylesine kandırdığım için üzgünüm ama sanırım işler böyle yürüyor” demesiyle, bir ‘nymphet’ olduğuna inanasımız gelir.

Karakterlerin karmaşık psikolojilerinin iyi yansıtılamadığı yönündeki eleştirileri bağlayabileceğimiz birkaç nokta var tabii ki. Örneğin başta da belirttiğimiz gibi Humbert’ın ergenlik çağlarındaki kızlara olan ilgisinin, çocukluğunda yaşadığı bir travmaya dayandığını, çocuk yaşta ilgi duyduğu bir kızı kaybettiği için o yaşlarda takılı kaldığını bilmeyiz. Aynı şekilde Lolita onu terk ettiğinde Humbert’ın yıllarca süren bir arayışa girdiğini bilmeden, Lolita’nın para istemek için yazdığı mektuba geçeriz. Bunun için Humbert’ın mektubun üzerine Lolita’nın evine gitmesi, kocasıyla tanışması, bir anda kızı kaçıp gitmeye ikna etmeye çabalaması ve sonunda oturup ağlaması biraz havada kalır. Olayların gelişimini ise Lolita’nın gözünden hiç görmeyiz. Onun dünyasında neler olduğunu, nasıl evrelerden geçtiğini bilmediğimiz için karakter gözümüzde iki boyutlu kalır.

Stanley Kubrick’in bir röportajında, filmde bu kadar kesintiye gitmek zorunda kalacağımı bilseydim, bu filmi çekmezdim gibi açıklamalarda bulunduğu söylentileri ortalıkta dolaşsa da, o kadar utanılacak bir iş yapmadığı da aşikâr. Lolita bir Clockwork Orange ya da bir 2001 olmasa da, kullandığı dili ekrana yansıtması çok zor olan bir yazarın, bu kadar hassas bir konuyu ele alan eserini filme çekme girişimi, oldukça cesaret isteyen bir iş doğrusu diyerek yönetmenin hakkını teslim edelim.

stanley-kubrick-001.jpg


Leave a Reply