Kategoriler
izlenim

Marmoulak’ı Michel Foucault Üzerinden Okumak

Michel Foucault, modern insanın ‘disiplin/kontrol toplumu’ üyesi olduğunu söyler. Aslında her çağ, keskin çizgileri çekilmiş ve mutlak suretle benimsenmesi gereken toplumsal normlar ve yine bu normlara uygun olarak belirlenmiş devlet kurallarını yaratır. Bu sistemde eğreti duranların, daha açık bir tabirle kuralları çiğneyenlerin ise doğrusal parçanın açılarına göre yontulması, eğip bükülmesi ve sonra o köşelere yerleştirilmesi gerekir.

Burada yine Michel Foucault’nun Hapishanelerin Doğuşu kitabında kullandığı kavram olan “kapatılma kurumları” devreye girer. Muktedir olan “tehlikeli” “suçlu”, “sapkın”, “deli”, “hasta” olarak sınıflandırdığı anormal bireyleri psikiyatri klinikleri, hapishaneler, hastaneler, hatta huzur evleriyle buluşturur ve bireylerin itaatkar bedene dönüştürme süreci başlar.

Foucault, Kamal Tebrizi’nin Marmoulak filminin ilk sahnesinde karşımıza çıkan cezaevi müdürüyle karşılaşsa teorisi hakkında ne düşünürdü acaba?..

“Önümdeki dosya bana senin topluma zararlı biri olduğunu söylüyor. Burası bir cezaevi değil, ben de cezaevi müdürü değilim. Burası bir ruhsal klinik. Sizler de benim diyetim vasıtasıyla sağlığınıza kavuşmak için başvuran hastalarsınız. Sizi cennete göndereceğim.”

Evet bu sorumluluk dolu sözler yan karakterimiz cezaevi müdürüne ait ve daha filmin başında bu replikle karşılaşan Foucault’nun ne tepki vereceğini bilemesek de kuramının ete kemiğe bürünmüş, misyona dönüşmüş, söze dökülmüş versiyonuyla tanışacağını söyleyebiliriz.

Yan karakterimizin bu sözlerinin muhatabı ana kahramanımızdır tabi. Islah olmaya da cennete gitmeye de asla niyeti olmayan başrol Kertenkele Rıza…

Hapishaneye adımını attığı andan itibaren oradan kurtulmanın yollarını aramaya koyulan Rıza özgürlüğüne kavuşabilmek için kolunu keser ve revire kaldırılır. Böylece kahramanımızın önüne mükemmel bir fırsat çıkar. Kaderin cilvesine bakın ki “topluma zararlı biri” olan Kertenkele Rıza, revirde İran toplumsal yapılanmasının en üst sınıfında bulunan mollayla aynı odayı paylaşır. Kertenkele Rıza, molla, banyodayken onun kıyafetlerini giyerek tamamen kamufle olur ve bu kılıkla kendini dışarı atmayı başarır.

Aslında planı, molla rolünden sadece hapishaneden kurtulmak için istifade etmektir. Ancak girdiği kılıktan çıkması hapishaneden kaçması kadar kolay olmayacaktır. Türlü absürd olaylar sonucu bir anda kendini uzun süredir imamı olmayan bir kasabanın ortasında bulur. Yıllardır camilerine bir imam tayin edilmesini bekleyen kasaba halkı hayatlarına yön verecek dini bilgiye, bir uzman kişinin yol yordam göstermesine susamıştır adeta. Bizim Kertenkele Rıza tam yerine düşer. Bir sarık bir cübbe, itip kakılmaya alışmış, yılların günahkarı Kertenkele Rıza’nın ağzından çıkacak her kelimeyi dinletmeye hatta dini bir kural olarak dinletmeye yeter. Zehirli bir yaprak olduğu kabulüyle toplumun geri kalan dallarına, budaklarına zehirlerini bulaştıracağı ve ağacı tamamen çürüteceği varsayılan Rıza, bir anda tüm yaprakların boynunu eğdiği bir rüzgar olur. Foucault’nun tahakküm ilişkileri hiyerarşisinde Kertenkele Rıza bir anda iktidar pozisyonuna terfi olur.

Halk ona minnettardır, onun hakkı ödenemez. Bu yüzden daha cezaevinden çıktığı andan itibaren hoca oyununun faydalarını görmeye başlar. Bindiği taksi yasak yola girmesine ve polislere takılmasına rağmen hocanın acelesi olduğu için ceza yemekten kurtulurlar. Trende ise yine karşısında el pençe divan duran büyük bir kitleyle karşılaşır. Ona o kadar itimat ediliyordur ki boş yer olmadığı için hiçbir kompartımana yerleştirilemeyen iki kadın yolcunun, en güvende kalacakları yerin hocanın kompartımanı olduğuna kanaat getirilir. Kadın yolcular başka bir erkeğe anlatamayacakları mahrem konuları Rıza’ya açabilir. Yine bir hoca tiyatrosu tüm perdeleri indirir.

Filmin öyküsü tren yolculuğuyla beraber iyiden iyiye kendini dışa vurur. İran toplumu bir aynayı kendine tutar, koşulsuz inancını, kimi ve neyi çekinmeden yücelttiğini sorgulamaya başlar. Film, tüm değerler sistemiyle ve toplumsal dinamiklerle alay etmenin filmidir. Din adamlarının üst noktaya yerleştirilmesiyle toplumun en hassas noktası olan dinin de istismar edilmeye uygun hale geleceği doğru orantısı tokat gibi çarpar suratımıza. Ama bu yüzleşme de zaten herkesin bildiği doğru orantı klişesi de her zamankinden çok farklıdır. Darbeyi sağlam bir ironiyle ince göndermelerle alırız yüzümüze.

Bu açıdan Kemal Tabrizi’nin, herkesin aşina olduğu bir gerçeği farklı bir yoldan anlatması bakımından filmin orijinal çizgisini korumayı başardığını söyleyebiliriz. Tıpkı eski Kertenkele yeni İmam Rıza’nın vaazında ifade ettiği gibi “İnsanları Allah’a ulaştıran sayısız yol vardır. Hatta öyledir ki dünyadaki insanlar kadar Allaha giden yol vardır ” Böylesine bilindik bir konunun da seyirciyle buluşması için çok çeşitli yöntemler vardır ve Kemal Tebrizi bu yollardan hiç geçilmemiş olanını seçerek orijinal bir şey denemiştir. Yine de yönetmen, seyirciyi İran sinemasının belli sembolleriyle karşılaştırmaktan geri kalmaz. İran sinemasının en önemli desenlerinden olan çocuk imgesi seyircinin de Kertenkele Rıza’nın da peşini bırakmaz film boyunca. Zaman zaman Kertenkele Rıza ile göz göze gelen o çocuk bir hayaldir. Çocuk tüm masumiyeti ve saflığıyla Rıza’nın vicdanını temsil eder. Bir yanda Kertenkele Rıza’ya büyük bir hayranlık ve ilgiyle bakan kandırılmş ama gerçek cemaatin gözleri diğer yanda “yaptığın doğru mu?” diye soran gerçeği bilen ama hayali küçük çocuğa ait bir çift göz…

Sahte bir iktidarın ortada kalışına mı, o iktidarın oradan kurtulmak için verdiği çabaya mı, o cübbesini çıkarmak için debelenirken eteğine daha fazla tutunan cemaate mi, yoksa cemaatin kafasındaki bin bir teferruatlı sorulara mı şaşıralım bilemeyiz. Yine Foucault hatırlatır kendini. Bu sefer ünlü filozofun görünmez iktidar kavramını izliyoruzdur. Unvanların, makamların, mevkilerin öyle büyük tesiri vardır ki hayatımıza tüm erksel aygıtlar günlük hayat pratiklerimizin içine sızmıştır ve fiziksel olarak demir parmaklıklara gerek kalmadan kendi hapishanemizi inşa ettiğimizi anlarız. Kertenkele Rıza, sorgulanamaz oluşundan aldığı cesaretle bütün ikilemlerin, sanrıların, tereddütlerin üzerine tüm saçmalama hürriyetiyle, umursamazlık ve serbest bırakma kanatlarını açarak uçup konar. Kasaba halkının da tüm korkularını uçurup gönüllerine bir parça ferahlık getirir, kendi içlerine yönelme şansı verirken özne iktidar ilişkilerine yeni bir ivme kazandırır. Tıpkı Allah’a ulaşmanın sayısız yolu olduğunu söylediği gibi insanları zorla cennete sokamayacaklarını ifade ederek yüzyıllardır hegemonyanın özneler üzerinde zorbalık ve baskıyla kurduğu denetimi alaşağı eder. Bulunduğu cemaat ‘h-l-k’ kökeninden türeyen ahlak kavramı üzerine yani dışsal itkinin normlarına göre hedefine ilerler. Rıza ise fark etmeden ‘v-c-d’ kökeninden türeyen vicdan kavramına yani tamamen içsel hesaplaşmalarına yaslamıştır kendini. İçeriden etrafına baktığında ise kendini haklı bulur. O kendini haklı bulduğunda takibindeki küçük çocuk belirir karşısında ve tekrar sorgulatır, bir ‘acaba’ bırakır kafasında.

Rıza’nın bu aşırı dini baskıya karşı yorumu “İnsanları öyle sert itiyorsunuz ki onları cehenneme düşüreceksiniz.” olur. Disipliner bir kurum olan dinin simgesi Rıza Hoca “had hudud bildirme” görevlerinden ve “terbiye etme” amacından tamamen sıyrılarak yine Foucault’ya göz kırpar. Filmin sonlarına geldiğimizde ise bu kısa süreli hoca tiyatrosunun da perdelerinin kapanmaya çok yakın olduğunu fark ederiz.

Sahte hoca son vaazını “Allah sadece iyi insanlara ait değildir. Bizim Allah’ımız, suçluların da Allah’ıdır. Allah, insanlara ayrımcılık yapmaz. Allah, nezaket ve iyilikte herkesten üstündür. Bağışlamakta herkesten yücedir. İyi bir arkadaş, dostuna her şeyi verir. “ sözleriyle sürdürür. “Zorla kimseyi cennete sokamazsınız.” derken ise bakışlarını filmin başında “Sizi cennete götüreceğim.” diyen cezaevi müdürünün gözlerine hafiften değdirmesi aslında iktidar olana sınırlarını, gücünü, kapasitesini hatırlatması açısından epeyce ironik bir hareket olur.

Filmin sonunda elimizde kalan en büyük şey, bir suçluya sempati duyma potansiyelimizi keşfetmek olur. Tarantino’dan ehli sünnet bir yönetmen olarak bahsetmesi ve korku filminden önce korku namazı kılınması gerektiği gibi çok fazla absürd detaylarla güldüren Rıza, yolun sonuna geldiğinde küçük çocuğa yani kendi içine döner yine.

“Bu kıyafet uslu insanlara ait.” diyerek sarığını cübbesini teslim eder. “Uslu” olma kısmı da kinayelidir özünde. Ama girdiği kılığı bir çocuğa anlatmanın en iyi yolu yine bu kelimedir. Toplumun haşarı çocuklarından biri olan Rıza ait olduğu yerin yolunu tutuyorken bu teslimiyetin bir nevi kabulleniş, vazgeçiş olduğunu düşünmeyiz. Çünkü bizim bildiğimiz Rıza’nın hala toplumsal “ahlaki” kurallara yaklaşmadığını bireysel hesaplaşmasına döndüğünü ve o küçük çocuğa yani kendi kendi “vicdanına” teslim olduğunu anlarız.

Bir cevap yazın