Martin Eden: Festivalin Etkileyici Filmlerinden

Festivalin merakla beklenen filmlerinden biri dün gösterime girdi...

İstanbul Film Festivali’nin on dördüncü gününde İtalya ve Fransa ortak yapımı Martin Eden adlı film gösterime girdi.

Jack London’un 1909 yılında yazdığı romandan uyarlanan bu yapımın, romanı okumadığımdan, film ile arasında nasıl paralellik kurulduğunu, romana bağlı kalan bir uyarlama olup, olmadığını bilemiyorum. Martin Eden yapımını sadece filme bağlı kalarak ele alacağımı belirtmek isterim.

Varoş mahallelerden, dünyaca tanınan bir yazara dönüşen Martin Eden’in hikayesini bizlere sunan bu yapım, 130 dakikalık süresine rağmen gayet akıcı bir şekilde ilerliyor. Diyaloglarıyla, anlatım biçimiyle ve atmosferiyle bir kitaptan uyarlandığı belli olan bu yapım, hikayesinin temelini birçok sosyal probleme dayayıp, yapmak istediği eleştiriyi izleyicilere açıkça sunuyor.

Dönenim popüler politik söylemlerini, insanların yaşadığı çatışma ve sorunları, individüalizmi merkezine alarak eleştiren bu film, anlatım dilindeki başarısıyla beraber çok iyi bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin birçok noktasında politik öğeler veyahut toplumsal eleştiriler bulabiliyoruz. Lakin benim en beğendiğim sahne, Martin’in okula geri dönmek istemesi, fakat ilkokuldan başlamamak için girmesi gereken mülakat sahnesiydi. Bu sahne benim adıma filmin en başarılı eleştirilerinden biri olmayı başardı. Martin’e sorulan birçok soru, net cevap istenen lakin günlük yaşamda pek kullanmadığımız bilgilerdi. Martin’in verdiği cevaplar ise olaylar hakkındaki yorumu ve kendi bakışı üzerineydi. Eğitim sisteminin kötülüğüne işaret eden bu sahne, filmin genelinde de gördüğümüz bireycilik eleştirisine başka bir noktadan değinmeyi de ustalıkla başarıyor.

Genel olarak bir bireyin, yazar olma sürecine odaklanan bir yapım gibi gözüken bu film, altındaki birçok sosyal eleştiriyle beraber, tek bir konu üzerine kurulu olmadığını ve dönemin şartlarından ötürü iç içe geçmiş birçok konuyu ele aldığını biz seyircilere başarılı bir biçimde anlatıyor. Farklı bakış açısına, farklı dünya görüşüne sahip insanların bulunduğu bu film, edebi yönüyle de dikkat çekiyor.

Martin Eden karakterine hayat veren Luca Marinelli mükemmele yakın bir performans sergiliyor. Martin Eden’in içinde bulunduğu çaresizliği ve yoksulluğu, yazar olma hedefiyle harmanlayıp, aşk hayatında ve gündelik yaşamda karşılaştığı problemlerin altında kalkma çabası ve filmin sonlarına doğru değişen duygu durumunu Luca Marinelli seyirciye başarılı bir biçimde sunuyor.

Anlatmak istediği öyküyü abartıya kaçmadan, duygu sömürüsüne yer vermeden bizlere sunan yönetmen Pietro Marcello, başka birçok yönetmenin batırabileceği zorlukta ki bir senaryoyu gayet doğal ve akıcı bir biçimde bizlere sunuyor.

Film hakkında farklı politik görüşlerden, farklı eleştiriler gelebilir. Hatta anti-sosyalizm propagandası olarak dahi algılanabilir. Lakin bu yapımı, politik öğeler üzerinden eleştirmenin yanlış olacağını düşünüyorum. Dönemin baskın siyasi konjonktüründen bağımsız bir yapım ortaya koymak, daha az riskli olabilirdi fakat bu kadar güzel bir film ortaya çıkmayabilirdi.

İstanbul Film Festivali’nin çevrimiçi gösterimlerinde yayınlanan on dört film arasında, benim adıma bu film ilk üçe girmeyi başarıyor. Benim filme puanım 7/10

kategori:
izlenim

ilgili