Midnight in Paris: Kendi Altın Çağımızın Peşinden

Söyleyecek herhangi bir sözünüz varsa bunu mutlaka bir şekilde tüketmelisiniz. Ya içinize atarsınız her şeyi ve midenizdeki onca asitin arasında kayboluşunu hissedersiniz ya da biraz daha zahmet eder ve...

Söyleyecek herhangi bir sözünüz varsa bunu mutlaka bir şekilde tüketmelisiniz. Ya içinize atarsınız her şeyi ve midenizdeki onca asitin arasında kayboluşunu hissedersiniz ya da biraz daha zahmet eder ve düşüncelerinizi dışavurursunuz! İlk yol basit ve acımasızdır. Basittir çünkü emek gerektirmez, acımasızdır çünkü sözünüzü tonlarca muhattabından esirgemiş olursunuz.

Halihazırda sözünü esirgemeyen biri var karşımızda üç tane çeyrek yüzyılı peşine takmış, yarım dalya filme imza atmış. Milyonlarca izleyeciye bıkmadan bir şeyler anlatmış. Yazmış, çalmış, oynamış, konuşmuş ama hiç susmamış. Hala söyleyecek sözü olan bu adam tabii ki Woody Allen ve dinleyecek olanlar da bizleriz. Ve o kadar iştahlıyız ki, onun akıl ermez üretkenliğine rağmen, aklımızdan ya bir sonraki filmi ne zaman gelecek düşüncesini çıkaramıyoruz.

Üstad son olarak Cannes 2011in açılış filmi olma şerefine nail olan “Midnight in Paris” ile karşımızdaydı. İsminden de anlaşılacağı gibi Paris’te geçiyor film. Eh biraz zorlarsanız şunu da farkedebilirsiniz ki filmin en güzel yerleri de geceyarısında geçiyor!

Kendisi tam bir Paris aşığı olan Allen bizim de bu büyülü şehire aşık olmamız gerektiğini düşünmüş ve şehrin güzelliklerinden oluşan bir demet Paris dekoru yaratmış. Yönetmenin bir Paris aşığı olduğundan mütevellit dekorda “La Haine” gerçekliğini beklemeyin. Kaldı ki Allen, bugünün Paris’ini yeterli görmemiş olacak ki önümüze hayallerinin Paris’ini yani 1920’leri koymuş. Anlatacağı şeyler de belli ki pek değerli tüm bunları pür dikkat bir özenle tamamlamış. 1920’lerde geçen sahnelerdeki gerçekçilik hissine hayran olmadan kalamıyor insan. Oyunculuklar, karakterler, kostümler ve o göz kamaştıran sanatçılar… Hepsini, başkarakter Gil’in (Owen Wilson) bilinçaltından görüyoruz. Bir başka deyişle Allen’ın kalemi ve Gil’in gözleriyle tanışıyoruz dönemin entelektüel dünyasıyla. Her ne kadar Gil’in hayalinin içerisinde olsak da kendisinin bu hayal dünyasına kolay adapte olmuş olması biraz düşündürüyor insanı. Zira, insan her gün Picasso’nun tablosunun canlı şahidi olmadığı gibi, Dali’nin şarap ikramına tadacak fırsat da bulamayabiliyor. Tüm bunların içerisinde başkarakter, her ne kadar hayretini gizleyemese de dikkate değer bir soğukkanlılık sergiliyor.

Gil, işinde her ne kadar başarılı olsa da mutsuz, mutlu olacağını düşündüğü işte ise başarısız bir yazar. Hollywood’u silip süpürmenin çok da matah bir şey olmadığını, kendine has üslubuyla, dokunduruyor haylaz ihtiyar bir kez daha. Filmde, Gil hayali ve romantizmi temsil ededursun, nişanlısı Inez (Rachel McAdams) ise bir o kadar gerçeği ve maddeciliği temsil ediyor. İkisinin birleşiminin tam bir oksimoron olduğunu Gil’in farkedebilmesi için de kendi hayallerinin peşinden 20’lerin Paris’ine gitmesi; Gertrude Stein’in öğütlerini dinlemesi, Dali’nin sofrasına oturması, Adriana’nın gözlerinin içine bakması ve de Hemingway’in yumruk gibi içine oturan sözlerini duyması gerekiyor. Duyan siz misiniz? söyleyen Woody Allen mı bilinmez ama Gil sonunda aslında altın çağını yaratacak kişinin kendisi olduğunu anlıyor ve de gerçek hayatına “gerçek Gil” olarak dönüyor.

Filmde her şeyi yerli yerinde ve dozunda kullanmaya özen göstermiş Allen. Allen sinemasına has mizah yeterince var, 20’lerden taşıp gelen müzikler içimizi okşuyor, hatta bazen bizi de yerimizden kaldırıyor, oynatıyor, zıplatıyor. Owen Wilson’ın cuk yerine oturan oyunculuğuyla şaşırıyoruz tüm olan bitene ve yine onun gözlerinde gerçeğin farkına varıyoruz. Bunu anlayabilmemiz için bunca şamatanın yaşanması da Woody Allen sinemasının bonusu oluyor biz sinefillere.

Son gece saat gece yarısını gösterdiğinde günümüz Paris’in de görüyoruz Gil’i. Karşısında hayalleri değil, tamamiyle kendi gerçeği var. Ve o zaman yine Wilson’un gözlerinde anlıyoruz ki: Biz romantikler, zihnimizde yarattığımız kendi cennetimize aşık oluyor, hep onun hayaliyle yaşıyoruz ama eninde sonunda sabah saatin alarmi çaldığında altın çağımıza değil pürüzlü gerçek dünyamıza uyanıyoruz. Yapmamız gerekense kendimizi hayallerimize teslim edip istemediğimiz bir hayata hapsolmaktansa, mazinin hayalini olması gerektiği yerde bırakıp kendi çağdaş altın çağımızı yaşamak…

kategori:
izlenim