Modern Sherlock Holmes


Sherlock Holmes denildiğinde aklınıza gelen ilk şeyleri sıralayın: çok yakışıklı olmayan bir adam, huysuz davranışlar, kıvrak bir zeka ve elbette olmazsa olmazı olan şapka ve pipo. Peki, Holmes’un yazıldığı dönemi düşünün bunun yanısıra: ahlaki sınırlamaların zirvesine ulaştığı ve herkesin sefalet içinde yaşadığı Viktorya dönemi. Bu dönemde şüphesiz Doyle’un eserleri oldukça fazla derecede seviliyordu ve bunun en önemli sebebi de toplumun Sherlock Holmes’la birlikte kendine bir kaçış yolu bulmasıydı. Halk, Sherlock Holmes eserlerini okurken, toplumdaki sorunlardan kaçıyor ve bu gizemli evrenin içerisinde kendini kaybederken, bir süreliğine de olsa mutlu olabiliyordu.

Oysa günümüz toplumuna baktığımızda bu değerler tamamıyla olmasa da tersyüz olmuş bir halde. Ahlaki kısıtlamalar dediğimiz mesele, en azından sanatta, o dönemdeki kadar kısıtlayıcı değil ve toplumun gerçek hayattan kaçış yolu olarak niteleyebileceği ciddi seçenekler mevcut. Peki, öyle bir dönemde yazılmış olan bir Sherlock Holmes’un günümüzde de böyle bir şekilde kullanılması ne kadar yerinde olur acaba? Evet, Holmes kesinlikle artık arketipleşmiş bir figür. Başta da bahsettiğimiz gibi belli niteliklere sahip ve o nitelikler artık yıkılamaz ölçüde kalıplaşmış. Holmes’un nerdeyse hiçbir eserinde kadınlara yer yok, çünkü kadın-erkek ilişkilerinin böyle kısıtlayıcı olduğu bir dönemde Doyle da şüphesiz bunu göz önünde bulundurmuş. Zaten Holmes ve Watson arasındaki ilişkinin günümüzde homoerotik bir bağlama taşınmaya çalışılması biraz da bu yüzden. Çünkü günümüz insanının algıları tam bu yönde işliyor: Eğer eserlerde neredeyse hiçbir kadın yoksa ve Holmes’la Watson sürekli olarak bir aradaysa, bu şüphesiz homoerotik bir ilişkiye denk geliyor. Doyle’un Viktorya dönemi yazarı olduğu gerçeğini düşünmezsek, bu düşünce yer yer kanıtlanabilir bir hâl alıyor ama Doyle bir Viktorya dönemi yazarı olarak basitçe kadın-erkek arasındaki ilişkiye pek fazla yer vermiyor; dönem içerisinde bu “kabul edilemez” olarak niteleniyor.

Bunca öykünün içerisinde Ritchie’nin tutup da “Bohemia’da Skandal” öyküsünde yer alan Irene Adler’ı filme dahil etmesi kesinlikle tesadüf olarak nitelenemez. Adler, Holmes’un belki de bütün öyküler içerisinde sevdiği tek kadın. Holmes ona aşık çünkü Adler da en az onun kadar zeki ve kurnaz. Kısacası aralarındaki çekimin sebebini cinsel bir çekimden çok karakteristik bir çekime dayamayı tercih ediyor Doyle. Az önce bahsettiğimiz “tesadüf olmama hali” tam da Ritchie’nin Holmes’la yapmak istediği şeyi temsil ediyor aslında. Ritchie’nin yapmak istediği şey Holmes’u varolduğu Viktorya döneminden çıkararak günümüz normlarının içerisinde yeniden yaratmak. Önceden çekilmiş olan Sherlock Holmes filmlerine baktığımızda, olmazsa olmaz kavramların hepsini görürüz. Günümüze doğru yaklaştıkça çekilen Holmes filmleri yer yer parodize bir hal alıyor (bkz.Without a Clue) ya da Doyle’un olaylara yaklaşımını daha farklı bir biçimde ele alıyor(bkz.Private Life of Sherlock Holmes). Ritchie’ye geldiğimizdeyse o bütün Holmes külliyatını hiçe sayıp kafasındaki Holmes’u koyuyor karşımıza. Yani Ritchie Holmes’u yeniden yapılandırma sürecinde en uç rolü üstleniyor adeta.

Bunu nasıl yapıyor, neleri değiştiriyor gibi soruları sorarak daha iyi anlayabileceğimiz bir hâl alıyor durum. Öncelikli olarak bakmamız gereken husus karşımıza çıkan yeni Holmes: alabildiğine yakışıklı, usta bir dövüşçü ve fazla olmamakla birlikte huysuz ve bu arada şapkasının yerinde yeller esiyor. Aslında Holmes rolü için Robert Downey Jr.’ın seçilmesi oldukça tehlikeli, çünkü en baştan ingiliz değil ve ne kadar ingiliz aksanı yaparsanız yapın asla bir ingiliz kadar ingiliz olamazsınız. Kaldı ki Holmes bir ingilizin karakteristik bütün özelliklerini taşıyan bir adam figürü: en basitinden takıntılı, sakin ve sıcakkanlılıktan uzak. Aslında rolü isteyen Downey Jr.’mış Ritchie’den ve Ritchie ilk başta kabul etmeme taraftarıymış. Çünkü Downey Jr.’ın fazla yaşlı olduğunu düşünüyormuş ama sonunda uzlaşmışlar. Nihayetinde Downey Jr.’ın geçmişinde bir ingiliz canlandırmışlığı var (bkz.Chaplin) ama yine de bu kadar karakteristik bir ingiliz değil Chaplin. Doğruyu söylemek gerekirse Downey Jr.’ın aksanı film içerisinde bir türlü içime sinmiyor ve tam olarak da “İşte tam bir ingiliz olmuş Downey Jr.” diyemiyorum. İşte burada devreye Ritchie’nin Holmes geleneğini ciddiye almama meselesi giriyor. Ritchie adeta Sherlock Holmes’u eline alıyor ve istediği bir biçimde yeniden yaratıyor ama bu yeniden yaratma durumu şüphesiz ki rastgele bir yeniden yaratma hali değil.

sherlock-holmes-watson.jpg

Adler ve Watson karakterlerine baktığımızdaysa şüphesiz bir değişimi onlarda da görüyoruz. Zaten kadın olması sebebiyle Adler, Holmes eserlerinde çok fazla yer alan bir karakter değil. Filmdeyse ciddi bir yerde bulunuyor ve filmin gidişatını oldukça etkiliyor. Filmde zeki ve güzel bir kadın ve evet ikisi arasında cinsel bir yakınlaşma da söz konusu. Bu açıdan Holmes geleneğindeki kadın-erkek ilişkisinin sınırlarını da ortadan kaldırıyor Ritchie. Bununla da kalmıyor ve yer yer Watson-Holmes arasındaki homoerotik ilişkiye de göz kırpıyor. Bunu yapmak için de Watson’un evlenmek üzere olduğu Mary karakterini hikayeye dahil ediyor Ritchie. Mary ve Watson’un arasındaki ilişkiyi kıskanıyor Holmes ve bir türlü kabullenemiyor ikisinin evlenmek üzere olduğunu. Bu kıskançlığı da şüphesiz bir homoerotizme yormak mantıksız olmaz. Watson’ın da film içerisindeki rolü öykülere kıyasla oldukça fazla. Hatta neredeyse Holmes kadar önemli yer yer. Bu açıdan da Ritchie, Watson’ı “Holmes’un yaveri” rolünden çıkarıyor ve başlı başına bir karakter rolüne sokuyor.

Bütün bu karakterlerin ötesinde filmde bir de Lord Blackwood var. Blackwood filmin kötü adamı ve işi kara büyüler. Bu anlamda Holmes’la ilgili Ritchie’nin değiştirmediği yegane şey Holmes’un mantıkçı yaklaşımı – kaldı ki bunun sebebi de modern toplumun metafizik ve mantık arasındaki paranoyası. Blackwood modern toplumun metafiziksel inançlarını ve paranoyalarını temsil ederken; Holmes da deneyci ve akılcı yaklaşımlarını temsil ediyor. Ama bu nokta maalesef derinlemesine bir çatışma hali almıyor film içerisinde ve sadece sığ bir zıtlık olarak kalıyor öykünün içinde. Blackwood’u oynayan Mark Strong, Blackwood’un insanları kara büyüye inandırma çabası içerisinde olduğundan bahsediyor ve filmin etkileyici noktası da, filmin sonunda bütün öğelere bir arada baktığınızda, Blackwood’un bütün yaptıklarının mantıksal bir açıklaması olması.

Bunca öğenin arasında kostüm ve dekorlara baktığımızdaysa, Ritchie belki de bu noktada görece bir sadakat taşıyor ve dönemi yansıtmak açısından oldukça başarılı bir iş kotarıyor. Oyunculuklarda ise Downey Jr.’ı Holmes’un yeniden yaratılmış hali olarak düşündüğümüzde oldukça başarılı, Watson ve Adler rollerinde Jude Law ve Rachel McAdams da oldukça iyi. Blackwood rolündeki Mark Strong ise beni ciddi anlamda etkiledi. Zira yüzündeki o kötücül ifade ve abartısız dudak bükmeleri, film boyunca sizi diken üstünde tutmayı başarıyor.

Olayın aksiyon noktasına geldiğimizdeyse, bu belki de Holmes hayranlarını ciddi anlamda hayalkırıklığına uğratan en önemli unsur. Ritchie çok başarılı bir aksiyon diline sahip. Hem ayrıksı hem de etkileyici bir aksiyon diline sahip olması zaten Sherlock Holmes’ta da bunu kullanacağını gösteriyordu bize. Bilindiği gibi Holmes uzaktan yakından aksiyon gibi bir kavramla alakası olmayan bir adam. O davalarını zeka gibi statik bir kavramla çözmeyi tercih ediyor ve bundan dolayı öykülerde sürekli bir sakinlik hali sezilebiliyor. Ritchie bu kadar şeyi değiştirdikten sonra bir de buna el atıyor ve ciddi değişiklikler yapıyor. Filmin en azından yarısı boyunca Holmes’u oradan oraya atlarken, kavga ederken, kaçarken, kovalarken vs. görüyoruz. Bu değişim yeniden yaratılan Holmes’un içerisinden baktığımızda çok hoş duruyor ama eğer geleneksel Holmes açısından incelerseniz bu hiç hoşunuza gitmeyecek bir hal alabilir.

Bütün bu değişimlere baktığımızda karşımıza çıkan Sherlock Holmes’tan kendi adıma memnun olduğumu belirtmeliyim. Ama gelin görün ki ben Sherlock Holmes eserlerine çok bağlılığı olan bir insan değilim ve bu açıdan yeni Holmes’u beğenmem benim için görece daha kolay. Holmes eserleriyle güçlü bağları olan insanlar bırakın filmi beğenmeyi, gördükleri yerde taşlayacaklardır. Bu anlamda filmin kitleleri tıpkı her edebi uyarlamada olduğu gibi ikiye böldüğünü söylemek yanlış olmaz. Yani yeni Sherlock Holmes’u izlerken neye baktığınızdan daha çok nerden baktığınız önemli bir unsur halini alıyor.

Sonuç olarak, yeni bir Sherlock Holmes var karşımızda ve kesinlikle bir şaheser olmak gibi bir iddiası yok. Ama değişen toplum yapısını göz önünde bulundurduğumuzda ve bunların içerisinde değerlendirdiğimizde Sherlock Holmes size eğlenceyi fazlasıyla vadeden ve finaliyle sizi etkileyen bir film olarak kalıyor akıllarda.


Leave a Reply