Kategoriler
haber

George Clooney: Siyasete Girmeyeceğim

BBC’ye konuşan George Clooney, kendisine birçok teklif gelse de politikaya girmeyeceğini açıkladı. Clooney, kararı ailesiyle birlikte aldığını belirtti:

“Politikaya girmeyi, herhangi bir yapıda siyaset yapmayı düşünmüyorum. Çünkü güzel bir yaşamım olsun istiyorum”

“Yaşım ilerledikçe çalışma tempomu da düşürdüm. Hayattan zevk almaya bakıyorum. 60 yaşına geldiğimde eşimle oturup konuştuk. Bu yaşlarımızın huzur yılları olmasına karar verdik. 20 yıl sonra 80 olacağım, bu gerçek bir rakam. O yaşlarda ne yaparsan yap, nereyi gezersen gez, ne yersen ye, eskisi gibi olmayacak”

Clooney, araştırmalarda %48 oranında başarılı bulunan Joe Biden’ı da savundu:

“Dövülmüş ve kötü yıllar geçirmiş bir çocuğun, yeni başladığı okulda ilk gün başarılı olması beklenmez. Tamir edilmesi gereken, iyileştirilmesi gereken çok şey var. Zamana ihtiyaç var.”

“Trump’ın geri dönmemesi için amerikan halkından mantık bekliyorum. Kendisini başkan olmadan da tanıyordum. Bütün işi kadınların peşinde koşmak olan bir adamdı. Ne zaman dışarıda rastlaşsak “Şu kızın ismi ne?” diye sormaktan başka birşey yapmazdı”

Kategoriler
haber

The Expanse’in Altıncı Sezonu Nasıl Ele Alınacak?

The Expanse’in hikayesini, kitapları da dikkate alarak uzun anlatmayı seven ve olayların gelişimini deyim yerindeyse sindire sindire aktaran bir yapıya sahip olması, altıncı sezonun altı bölümlük kısa süresini yadırgattı. Yapımcılar ve yazarlar da aynı şekilde düşünse de bir yolunu bulacaklarına inanıyorlar. Final sezonuyla ilgili notlar şöyle:

– İlk beş sezon, The Expanse roman serisinin ilk 5 kitabından oluşuyordu. Altıncı sezon altıncı kitap Babylon’s Ashes ve novella Strange Dogs’u özetlemeye çalışacak.

– Dizinin başındaki isim Naren Shankar, bu durumun kendilerini zorlayabileceğini açıkladı: “Bu kadar materyali altı bölüme sığdırmak zor. Büyük dikkat gerekiyordu. Ayağımızı gaz pedalından hiç çekmemeye çalıştık. Çekimler ve kurgu bittiğinde iyi ve arınmış hissettik”

– Kitapların yazarlarından Ty Franck (Daniel Abraham ile birlikte James S.A. Corey mahlasını kullanıyorlar) altıncı kitabın hakkını vereceklerini düşünüyor: Senaryoyu yağsız yazdık. Vücudunda fazlalıklar yok. Anlatmak istediğimiz öyküyü aktarabildiğimizi düşünüyorum”

– Altıncı sezon ve kitap bittikten sonra yeni bir perde açılmasıyla ilgili çalışmalar da sürüyor. Yedinci ve takip eden kitaplar, Expanse’te yaşanan olayların 30 yıl sonrasında geçiyor ve Laconia’da yaşananları anlatıyor. Ayrı bir isimle, aynı evrende ayrı bir dizi için şimdilik yapımcılar iyimser…

Kategoriler
haber

Jake Gyllenhaal’dan İki Yeni Film

Sevdiğimiz oyunculardan Jake Gyllenhaal bu hafta bir değil, iki projeye dahil oldu. Aktör önce çizgi-roman uyarlaması Prophet‘e dahil oldu. Aksiyon türündeki bu filmi Marc Guggenheim kaleme alacak, Netflix filmi Extraction‘la stüdyoların listelerine giren Sam Hargrave yönetecek. Hargrave önce Extraction 2 filmini kotaracak. Film, John Prophet adlı evsiz bir adamı merkeze koyacak. Bu adam bile isteye Nazilerin ve zamanda yolculuk yapan şeytani bir doktorun üzerinde deney yapmalarına izin verecek, deneylerden sonra Prophet süper güçleri olan birisine dönüşecek. Prophet bu güçlerini kötülükle mücadele etmede kullanacak, olaylar gelişecek.

Daha önce Spider-Man: Far From Home‘da kötüyü canlandıran Gyllenhaal ilk kez bir süper kahramanı canlandırmış olacak. Aktörün diğer projesiyse Guy Ritchie filmi… Fakat Ritchie bu projesini gizli tuttu, filmin ismini ve konusunu açıklamadı. Film, Gyllenhaal ve Ritchie’nin sıradaki filmi olacak, yıl bitmeden çekilecek. Aktörün bu iki proje dışında da sürüsüne bereket projesi var.

En son Michael Bay aksiyonu Ambulance‘ın çekimlerini tamamlayan Gyllenhaal, Jessica Chastain‘le birlikte Netflix yapımı The Division adlı aksiyon filminde rol alacak. Filmi Rawsan Thurber (Red Notice) yönetecek. Gyllenhaal, Denis Villeneuve‘ün hazırladığı mini dizi The Son‘da, Hargrave’in isimsiz aksiyon filminde, Fransız sinemacı Thomas Bidegain‘in romantik filmi Suddenly‘de (Vanessa Kirby diğer başrol) ve Barry Levinson‘ın The Godfather‘ın çekimlerini konu alan filmi Francis and the Godfather‘da da rol alacak. Bu filmlerde sırasıyla babasının ölümünü aydınlatmaya çalışan bir oğlu, Afganistan’da savaşan Amerikalı bir askeri, bir adada partneriyle birlikte hayatta kalmaya çalışan bir adamı ve The Godfather‘ın yapımcısı Robert Evans’ı canlandıracak.

Görüleceği üzere Gyllenhaal’ın birkaç yılı epey yoğun geçecek…

Kategoriler
izlenim

Titane: Kanserleşen Maçoluğun Kışkırtıcı Cenazesi

Not: Bu yazıda sürprizbozan öğelerden bahsedildiği için yazının filmin izlenmesinden sonra okunması gerektiği önerilir.

Sevgisiz Büyüyen Çocukların Başkaldırısı

“Raw” filmiyle sinema dünyasında adını duyuran Julia Ducournau, yeni filmi “Titane” ile Altın Palmiye ödülünü kazanarak adından söz ettiren bir sinemacıya dönüştü. Adını titanyum elementinden alan “Titane”, toplumsal cinsiyet algısını kendi içinde eleştirerek, stilize bir görsel yapı kuruyor. Klasik anlatıdansa metaforik doneleri filmin merkezine yerleştirerek maçoluk algısı ve toplum tarafından fazlaca dayatılan erkeklik olgusuna tokat gibi bir cevap veriyor.

Film erkeklik algısına kendi silahlarıyla saldırıyor. Araba tutkusu, kadınlara bakış açısı ve vücut sıvılarını kullanarak seyircisine beklemediği bir dünya göstermeyi tercih ediyor. Filmin ana karakteri Alexia’yı daha ilk sahnede sevgisiz bir şekilde büyüdüğünü göstererek bir kaza vasıtasıyla niyetini belli ediyor. Freudyen bir dokunuşla aile temasına baş kaldırıyor. İnsanların kadınlara vermediği sevgiyi, arabalarına ve metalin soğuk yapısına veren insanları ana karakterine yüklediği metalseksüel diyebileceğimiz farklı bir bakış açısıyla karşımıza çıkarıyor. Buna ek olarak Alexia’nın çıkardığı yangın da toplumsal aile yapısına karşı bir savaş çığlığı olarak düşünebiliriz. Hatta bir sevişme sahnesinde annesinden süt emen bir bebek misali, içindeki sevgisizliği kadının göğsündeki piercinglere ilgi göstererek karakterin ruh durumunu yansıtmaya çalışıyor.

Erkeklik ve Maçoluğa Vurulan Darbe

Filmin başında gösterilen arabaların üzerinde striptizci edasıyla dans eden kadınların, erkeklerin fetişi olarak gösterildiğini söyleyebiliriz. Bu algıyı bir itfaiye istasyonundaki kutlama dans sahnesinde tersyüz ediyor. Erkeklerin erkekleri dans ederken izlemekten hoşlanmadığı ve bu noktada homofobik bakış açısıyla toplumsal cinsiyet konusunun değiştirilmesi konusunda eleştirisini açıkça belli ediyor.

Baba figürü olarak karşımıza çıkan Vincent Lindon’un Vincent karakteri tam da bu durumun temsili gibi gözüküyor. Sonuna kadar maço bir erkek yetiştirmek isteyen Vincent’ın Alexia’ya uyguladığı baskıcı tutum, cinsiyet kalıplarına takılı kalmış bir neslin film içerisinde yansıması olarak yorumlanabilir. Zaten Lindon’ın yaşlılığa karşı mücadelesi ve her türlü acıya rağmen kendine zorla testesteron enjekte etmesi, belirli kalıplardan uzaklaşmak istememesinin en büyük tezahuru olarak karşımıza çıkıyor. Bu karakter ne zaman cinsiyetin, aile sevgisinden önemli olmadığını anladığı an, durum tam tersi bir vaziyete bürünüyor. Alexia kendi tabularını yıkmış bir adamı ödüllendirmeyi tercih ediyor.

Toplumsal Cinsiyet Kalıplarının Ölümü

Ducournau toplumun kabullenmekte zorlandığı tabuların artık yıkılması gerektiğini savunuyor. İnsanların kimlikle yaftalanması, cinsiyetleriyle var edilmesinin dünya düzeninde yanlış olduğunu vurguluyor. Artık modern toplumun tektipleşen cinsiyet algısından çıkıp insanları olduğu gibi kabullenmesinin doğru olacağının altını çiziyor. Bu yüzden de ana karakterinin fiziksel yapısını toplumun çizdiği kıstaslara bağlı kalmayarak başkalaşmasına fırsat tanıyor.

Tabii bu mesajların yerini bulması açısından klasik anlatımın dışına çıkmayı uygun buluyor. Olabildiğince provakatif bir dil kullanıyor. İnsanları kışkırtmanın bir formülünü yakalıyor. Görsel anlamda etkileyici bir atmosfer kurarak stilize bir yaklaşımla kendi sinemasının ne kadar güçlü olduğunu bizlere çıplak bir şekilde ifade ediyor.

“Titane” seyircisinin düşündürürken, istismar sinemasına yakın duran tavrıyla dikkat çekmeyi başarıyor. Korku sinemasının bir alt türü olan Body horror’ın sunduğu imkanları cömertçe kullanarak bize bir dönüşüm hikayesi anlatıyor. Kimlik nedir ve neyi ifade etmelidir sorusunu sorarken, insanın kendi varoluşunu düşünmesini istiyor. Ana karakterinin bir katil olarak tasvir edilmesinin temel nedeni olarak, nasırlaşan algının, bakış açısının öldürülmesi gerektiğini savunuyor. İnsanların bu durumu anlaması için de tokatını savurmaktan kaçınmıyor. Bu bağlamda seyircinin  kendini zorlamasını ve düşünce tembelliğinden artık sıyrılmasını temenni eden bir sinema karşımıza çıkıyor.

 

Kategoriler
haber

Christopher Nolan, Oppenheimer’ını Seçti: Cillian Murphy

Christopher Nolan, atom bombasının keşif sürecini anlatacak Oppenheimer filminde başrol oyuncusunu belirledi.

Atom bombasının bulunduğu Los Alamos Laboratuvarı’nın başında bulunan ve Manhattan Project isimli süreci yöneten J. Robert Oppenheimer’ı Cillian Murphy oynayacak.

Nolan, Batman Begins, Inception ve Dunkirk’te birlikte çalıştığı Murphy’yi favori oyuncularından biri olarak görüyor ve bu önemli başrolü ona teslim ederken risk almak istememiş gibi görünüyor.

Murphy, bugünlerde Peaky Blinders’ın son sezonu ve filmi için çalışmalarını sürdürüyor.

Kategoriler
haber

Madonna: Matrix’i Reddettiğim İçin Pişmanım

Popüler müzik tarihinin önde gelen yıldızlarından Madonna, zaman zaman filmlerde de oynayan bir isim… Ünlü şarkıcı, The Tonight Show Starring Jimmy Fallon’da Hollywood anılarını da anlattı:

“Kabul ettiğim roller kadar, reddettiklerim de çok oldu. Batman Returns’te Catwoman karakterini istesem oynayabilirdim. Showgirls’te de başrol ilk bana teklif edildi”

“Catwoman karakterini reddettiğim için üzülüyorum. Showgirls için doğru karar vermişim. Pek kimse bilmez ama Matrix’te de oynamayı reddettim. Tarihin en iyi filmlerinden birini, buna inanabiliyor musunuz? Film gösterime girdikten sonra kendimi öldüresim geldi. Hayatımın en büyük pişmanlıklarından biridir”

Madonna, Diablo Cody ile yazmaya başladığı ancak ünlü senaristle anlaşmazlığa düştükten sonra yeni haber gelmeyen kendi biofilmi hakkında da konuştu:

“Kendi öykümü yazıp yönetmek istedim. Bunun nedeni çok kendini beğenmiş biri olmam değil. Stüdyolar durmadan, kendi hayat hikayem hakkında birilerinin yazdığı senaryoları gönderiyorlar. Doğal olarak herkes kendi kafasındaki Madonna’yı yazıyor. Çoğu da gerçeğe uymuyor.”

Kategoriler
haber

Boy Kills World: Bill Skarsgard ve Samara Weaving İntikam Peşinde

Distopik bir dünyada geçecek olan Boy Kills World, çok iyi bir kadroyu bir araya getirmek üzere. Bill Skarsgard, Samara Weaving ve Yayan Ruhian aksiyon/intikam filminde oynamayı kabul ettiler.

Filmin konusu işitme engelli bir çocuğun ailesinin öldürülmesiyle başlıyor. Yakındaki bir ormana kaçan ve burada bir şaman tarafından eğitilen baş karakterimiz Boy, bir diğer öğrenci June 27 ile birlikte intikam için geri dönecektir.

Boy’u Skarsgard, June 27’ını da Weaving’in oynadığı filmde şamanı ise Yayan Ruhian oynayacak. Filmin yönetmeni, bu ana kadar sadece kısa filmler çeken alman yönetmen Moritz Mohr… Mohr, filminden hiç vazgeçmeyerek Sam Raimi’yi yapımcılık konusunda ikna etmeyi başarmış. Arend Remmers ve Tyler Burton Smith filmin senaristleri…

Kategoriler
bakınıztv

Seinfeld ve Olağanüstü Göndermeleri

1989 ile 1998 arasında yayınlanmasına rağmen, hala zevkle izlenen Seinfeld’i tüm muadillerinden ayıran özelliklerinden biri mükemmel senaryo işçiliği…

Sinema tarihine ve popüler kültüre hakim insanların diziyi izlerken fark ettiği ve zaten komik diziye ekstra tat katan göndermeler bir videoda bir araya getirilmiş,

Kategoriler
izlenim

The Guilty: Tıpkısının Jake’lisi

The Guilty ile ilgili ilk konuşulması gereken şey haliyle filmin neredeyse “tıpkısının aynısı” denilebilecek bir yeniden çevrim olması…

Sadece filmin sonuna doğru sekansların sıralaması değişmiş ve bu yüzden filmin son sahnelerinde farklılıklar bulunuyor. Ancak bunun dışında tüm olaylar ve diyaloglar birebir aynı… Bu durum iki farklı şekilde yorumlanabilir:
1.Birebir bir yeniden çevrime ne gerek vardı? Orijinali zaten var!
2.Yapımcılar ve yönetmen Antoine Fuqua, Avrupalı bir filmi ABD izleyecisine ve Hollywood’a göre değiştirmeden eğip bükmeden aynen çekmiş, aferin!

Açıkçası ilk filmi daha önce seyreden biri olarak, son bölümdeki twist’i de bilince “Aynı filmi ikinci kez niye izliyorum?” diye sormaktan kendimi alamadım. Bu sorunun ilk yanıtı haliyle “Dur bakalım Hollywood filmi nasıl katletmiş?” diye meraklanmamdı.

Filmin belirli iyi yönleri de dikkat çekiyor tabi, çok da haksızlık etmemek lazım. İlki Jake Gyllenhaal’un kalburüstü oyunculuğu… Fuqua, ilk filmden farklı olarak çok hareketli kamera kullanımıyla tek mekanı renklendirmeye çalışmış. Bu seçim, kameranın sık sık Gyllenhaal’un yüzünün dibine kadar girmesi demek… Bu sahnelerde her mimiğin, her sözcüğün, her hafif duraksamanın mükemmel yansıtılması oyuncunun büyük başarısı… Gyllenhaal’un oscar adaylığı biraz da akademi üyelerinin ilk filmi seyredip seyretmemesine bağlı, çünkü ilk filmde Jakob Cedergren de iyi bir oyunculuk sergiliyordu.

Filmin ikinci olumlu yönü ise olağanüstü ses cast’ının telefonda verdiği başarılı performans… Riley Keough, Peter Sarsgaard, Ethan Hawke, Paul Dano gibi iyi oyuncular, sadece sesleriyle bile filme önemli katkı sunmuşlar. İlk filmdeki Jessica Dinnage’ın Iben performansına kimse yanaşamasa da, seslendirmenin toplam performansı ilk filmden iyi olmuş.

Filmin konusuyla ilgili BOL SPOILER İÇEREN yorumlara gelirsek…

İki film de aynı şekilde ana fikri korumuş.
Suç nedir, suçlu kimdir, bir insanı suçlu ilan etmek için ne kadar bilgi ve delil gerekir?

Konu, suçluyu ve suçu telefon üzerinden ve sesten belirlemeye gelince, Emily/Iben kendi ruhsal bozukluklarını ve çocuğuna yaptıklarını kamufle edebilmiş. Sadece suç ve ceza konusunda değil, her konuda aramıza teknoloji ve anti sosyalliği pekiştiren sosyal mecralar girdiği için yanlış müdahaleler insanları ölümün kıyısına sürükleyebiliyor. Algoritmada bir veri olduğumuz için, bu veriyi kafasındaki önyargılarla okuyan polis memuru tamamen yanlış sonuçlar çıkarabiliyor. Bir çocuğun ölümünden sorumlu olmasının bütün ağırlığı doğru karar vermesini engelliyor.
The Guilty, sistemin çarpıklıklarını gösterse de bir sistem eleştirisi değil. Yaşanan kötü olayların hepsini insan hatalarına bağlayıp sıyrılmayı başarıyor. Birçok yönüyle iyi bir gerilim olsa da daha fazlasını beklemeyin.

Kategoriler
haber

Kristen Stewart ve Steven Yeun’dan Romantik Bilim-Kurgu

Spencer ile çok olumlu eleştiriler alan Kristin Stewart gelecek filmleriyle ilgili ilginç açıklamalarda bulundu.

David Cronenberg’in Crime of The Future’unda rol alan ve çekimlerini bitiren Stewart, bir sonraki filminde başrolü Steven Yeun ile paylaşacağını söyledi. Stewart’ın filmin konusuyla ilgii açıklamaları ise kafaları karıştırdı.

“Bir uydu ile duba arasındaki aşk hikayesi… Anlatması zor. Umarım yanlış aktarmıyorumdur ama gerçekten devrimci bir senaryo”

Filmi kimin yazdığı ve yöneteceği de henüz açıklığa kavuşmadı.

Kategoriler
haber

Ursula K. Le Guin Klasiği Mülksüzler Diziye Uyarlanıyor

Sadece bilim-kurgu değil, edebiyat klasikleri arasında sayabileceğimiz The Dispossessed – Mülksüzler diziye uyarlanıyor.

1212 Entertainment ve Anonymous Content isimli yapım şirketleri romanı bir mini diziye uyarlamak için çalışmalara başladı. Ursula K. Le Guin’in 1974 tarihli romanı Hugo ve Nebula Ödülleri’ni toplamıştı.

Mülksüzler, ikiz gezegenler Anarres ve Urras’ta farklı politik ve ekonomik sistemlerle yaşayanların kaderinin, bir bilim insanının zaman ve uzaklıkları yok eden teorisiyle değişmesini anlatıyor.

1212 Entertainment adına açıklama yapan Joshua Long ve Roberto Grande, “Bilim-kurgu tarihini değiştiren çok az sayıda kitap var. Le Guin’in yakınları uyarlama için bize güvendiği için çok şanslıyız” sözleriyle heyecanını aktardı.

Dizinin yazar ve yönetmenleri henüz belli olmazken, Le Guin’in oğlu Theo Downes-Le Guin’in projenin gelişiminde etkin rol oynayacağı açıklandı.

Kategoriler
haber

Washington Black: Hulu’dan Epik Kitap Uyarlaması

Hulu, Esi Edugyan’ın romanı Washington Black uyarlaması için çalışmalarını hızlandırdı ve başrolünü belirledi. Şu ana kadar belli olan detaylar şu şekilde sıralanıyor.

– Sterling K. Brown, dizinin başrolünde oynayacak. Dizide aynı zamanda yapımcı olarak yer alacak.

– Dizinin formatı 9 bölümlük bir mini-dizi olarak belirlendi. Yapım şirketi 20th Television.

– Eseri kitaptan senaryoya uyarlamak için Selwyn Seyfu Hinds çalışıyor. Hinds da yapımcılar arasında… Eski arkadaş olan Hinds ve Brown, projeyi 2 yıldır birlikte planlamışlar.

– Washington Black, Barbados’ta köle olarak tutulan bir gencin kaçışını ve farklı yönleri olan bir kahramana dönüşmesini anlatıyor.

Kategoriler
izlenim

Marmoulak’ı Michel Foucault Üzerinden Okumak

Michel Foucault, modern insanın ‘disiplin/kontrol toplumu’ üyesi olduğunu söyler. Aslında her çağ, keskin çizgileri çekilmiş ve mutlak suretle benimsenmesi gereken toplumsal normlar ve yine bu normlara uygun olarak belirlenmiş devlet kurallarını yaratır. Bu sistemde eğreti duranların, daha açık bir tabirle kuralları çiğneyenlerin ise doğrusal parçanın açılarına göre yontulması, eğip bükülmesi ve sonra o köşelere yerleştirilmesi gerekir.

Burada yine Michel Foucault’nun Hapishanelerin Doğuşu kitabında kullandığı kavram olan “kapatılma kurumları” devreye girer. Muktedir olan “tehlikeli” “suçlu”, “sapkın”, “deli”, “hasta” olarak sınıflandırdığı anormal bireyleri psikiyatri klinikleri, hapishaneler, hastaneler, hatta huzur evleriyle buluşturur ve bireylerin itaatkar bedene dönüştürme süreci başlar.

Foucault, Kamal Tebrizi’nin Marmoulak filminin ilk sahnesinde karşımıza çıkan cezaevi müdürüyle karşılaşsa teorisi hakkında ne düşünürdü acaba?..

“Önümdeki dosya bana senin topluma zararlı biri olduğunu söylüyor. Burası bir cezaevi değil, ben de cezaevi müdürü değilim. Burası bir ruhsal klinik. Sizler de benim diyetim vasıtasıyla sağlığınıza kavuşmak için başvuran hastalarsınız. Sizi cennete göndereceğim.”

Evet bu sorumluluk dolu sözler yan karakterimiz cezaevi müdürüne ait ve daha filmin başında bu replikle karşılaşan Foucault’nun ne tepki vereceğini bilemesek de kuramının ete kemiğe bürünmüş, misyona dönüşmüş, söze dökülmüş versiyonuyla tanışacağını söyleyebiliriz.

Yan karakterimizin bu sözlerinin muhatabı ana kahramanımızdır tabi. Islah olmaya da cennete gitmeye de asla niyeti olmayan başrol Kertenkele Rıza…

Hapishaneye adımını attığı andan itibaren oradan kurtulmanın yollarını aramaya koyulan Rıza özgürlüğüne kavuşabilmek için kolunu keser ve revire kaldırılır. Böylece kahramanımızın önüne mükemmel bir fırsat çıkar. Kaderin cilvesine bakın ki “topluma zararlı biri” olan Kertenkele Rıza, revirde İran toplumsal yapılanmasının en üst sınıfında bulunan mollayla aynı odayı paylaşır. Kertenkele Rıza, molla, banyodayken onun kıyafetlerini giyerek tamamen kamufle olur ve bu kılıkla kendini dışarı atmayı başarır.

Aslında planı, molla rolünden sadece hapishaneden kurtulmak için istifade etmektir. Ancak girdiği kılıktan çıkması hapishaneden kaçması kadar kolay olmayacaktır. Türlü absürd olaylar sonucu bir anda kendini uzun süredir imamı olmayan bir kasabanın ortasında bulur. Yıllardır camilerine bir imam tayin edilmesini bekleyen kasaba halkı hayatlarına yön verecek dini bilgiye, bir uzman kişinin yol yordam göstermesine susamıştır adeta. Bizim Kertenkele Rıza tam yerine düşer. Bir sarık bir cübbe, itip kakılmaya alışmış, yılların günahkarı Kertenkele Rıza’nın ağzından çıkacak her kelimeyi dinletmeye hatta dini bir kural olarak dinletmeye yeter. Zehirli bir yaprak olduğu kabulüyle toplumun geri kalan dallarına, budaklarına zehirlerini bulaştıracağı ve ağacı tamamen çürüteceği varsayılan Rıza, bir anda tüm yaprakların boynunu eğdiği bir rüzgar olur. Foucault’nun tahakküm ilişkileri hiyerarşisinde Kertenkele Rıza bir anda iktidar pozisyonuna terfi olur.

Halk ona minnettardır, onun hakkı ödenemez. Bu yüzden daha cezaevinden çıktığı andan itibaren hoca oyununun faydalarını görmeye başlar. Bindiği taksi yasak yola girmesine ve polislere takılmasına rağmen hocanın acelesi olduğu için ceza yemekten kurtulurlar. Trende ise yine karşısında el pençe divan duran büyük bir kitleyle karşılaşır. Ona o kadar itimat ediliyordur ki boş yer olmadığı için hiçbir kompartımana yerleştirilemeyen iki kadın yolcunun, en güvende kalacakları yerin hocanın kompartımanı olduğuna kanaat getirilir. Kadın yolcular başka bir erkeğe anlatamayacakları mahrem konuları Rıza’ya açabilir. Yine bir hoca tiyatrosu tüm perdeleri indirir.

Filmin öyküsü tren yolculuğuyla beraber iyiden iyiye kendini dışa vurur. İran toplumu bir aynayı kendine tutar, koşulsuz inancını, kimi ve neyi çekinmeden yücelttiğini sorgulamaya başlar. Film, tüm değerler sistemiyle ve toplumsal dinamiklerle alay etmenin filmidir. Din adamlarının üst noktaya yerleştirilmesiyle toplumun en hassas noktası olan dinin de istismar edilmeye uygun hale geleceği doğru orantısı tokat gibi çarpar suratımıza. Ama bu yüzleşme de zaten herkesin bildiği doğru orantı klişesi de her zamankinden çok farklıdır. Darbeyi sağlam bir ironiyle ince göndermelerle alırız yüzümüze.

Bu açıdan Kemal Tabrizi’nin, herkesin aşina olduğu bir gerçeği farklı bir yoldan anlatması bakımından filmin orijinal çizgisini korumayı başardığını söyleyebiliriz. Tıpkı eski Kertenkele yeni İmam Rıza’nın vaazında ifade ettiği gibi “İnsanları Allah’a ulaştıran sayısız yol vardır. Hatta öyledir ki dünyadaki insanlar kadar Allaha giden yol vardır ” Böylesine bilindik bir konunun da seyirciyle buluşması için çok çeşitli yöntemler vardır ve Kemal Tebrizi bu yollardan hiç geçilmemiş olanını seçerek orijinal bir şey denemiştir. Yine de yönetmen, seyirciyi İran sinemasının belli sembolleriyle karşılaştırmaktan geri kalmaz. İran sinemasının en önemli desenlerinden olan çocuk imgesi seyircinin de Kertenkele Rıza’nın da peşini bırakmaz film boyunca. Zaman zaman Kertenkele Rıza ile göz göze gelen o çocuk bir hayaldir. Çocuk tüm masumiyeti ve saflığıyla Rıza’nın vicdanını temsil eder. Bir yanda Kertenkele Rıza’ya büyük bir hayranlık ve ilgiyle bakan kandırılmş ama gerçek cemaatin gözleri diğer yanda “yaptığın doğru mu?” diye soran gerçeği bilen ama hayali küçük çocuğa ait bir çift göz…

Sahte bir iktidarın ortada kalışına mı, o iktidarın oradan kurtulmak için verdiği çabaya mı, o cübbesini çıkarmak için debelenirken eteğine daha fazla tutunan cemaate mi, yoksa cemaatin kafasındaki bin bir teferruatlı sorulara mı şaşıralım bilemeyiz. Yine Foucault hatırlatır kendini. Bu sefer ünlü filozofun görünmez iktidar kavramını izliyoruzdur. Unvanların, makamların, mevkilerin öyle büyük tesiri vardır ki hayatımıza tüm erksel aygıtlar günlük hayat pratiklerimizin içine sızmıştır ve fiziksel olarak demir parmaklıklara gerek kalmadan kendi hapishanemizi inşa ettiğimizi anlarız. Kertenkele Rıza, sorgulanamaz oluşundan aldığı cesaretle bütün ikilemlerin, sanrıların, tereddütlerin üzerine tüm saçmalama hürriyetiyle, umursamazlık ve serbest bırakma kanatlarını açarak uçup konar. Kasaba halkının da tüm korkularını uçurup gönüllerine bir parça ferahlık getirir, kendi içlerine yönelme şansı verirken özne iktidar ilişkilerine yeni bir ivme kazandırır. Tıpkı Allah’a ulaşmanın sayısız yolu olduğunu söylediği gibi insanları zorla cennete sokamayacaklarını ifade ederek yüzyıllardır hegemonyanın özneler üzerinde zorbalık ve baskıyla kurduğu denetimi alaşağı eder. Bulunduğu cemaat ‘h-l-k’ kökeninden türeyen ahlak kavramı üzerine yani dışsal itkinin normlarına göre hedefine ilerler. Rıza ise fark etmeden ‘v-c-d’ kökeninden türeyen vicdan kavramına yani tamamen içsel hesaplaşmalarına yaslamıştır kendini. İçeriden etrafına baktığında ise kendini haklı bulur. O kendini haklı bulduğunda takibindeki küçük çocuk belirir karşısında ve tekrar sorgulatır, bir ‘acaba’ bırakır kafasında.

Rıza’nın bu aşırı dini baskıya karşı yorumu “İnsanları öyle sert itiyorsunuz ki onları cehenneme düşüreceksiniz.” olur. Disipliner bir kurum olan dinin simgesi Rıza Hoca “had hudud bildirme” görevlerinden ve “terbiye etme” amacından tamamen sıyrılarak yine Foucault’ya göz kırpar. Filmin sonlarına geldiğimizde ise bu kısa süreli hoca tiyatrosunun da perdelerinin kapanmaya çok yakın olduğunu fark ederiz.

Sahte hoca son vaazını “Allah sadece iyi insanlara ait değildir. Bizim Allah’ımız, suçluların da Allah’ıdır. Allah, insanlara ayrımcılık yapmaz. Allah, nezaket ve iyilikte herkesten üstündür. Bağışlamakta herkesten yücedir. İyi bir arkadaş, dostuna her şeyi verir. “ sözleriyle sürdürür. “Zorla kimseyi cennete sokamazsınız.” derken ise bakışlarını filmin başında “Sizi cennete götüreceğim.” diyen cezaevi müdürünün gözlerine hafiften değdirmesi aslında iktidar olana sınırlarını, gücünü, kapasitesini hatırlatması açısından epeyce ironik bir hareket olur.

Filmin sonunda elimizde kalan en büyük şey, bir suçluya sempati duyma potansiyelimizi keşfetmek olur. Tarantino’dan ehli sünnet bir yönetmen olarak bahsetmesi ve korku filminden önce korku namazı kılınması gerektiği gibi çok fazla absürd detaylarla güldüren Rıza, yolun sonuna geldiğinde küçük çocuğa yani kendi içine döner yine.

“Bu kıyafet uslu insanlara ait.” diyerek sarığını cübbesini teslim eder. “Uslu” olma kısmı da kinayelidir özünde. Ama girdiği kılığı bir çocuğa anlatmanın en iyi yolu yine bu kelimedir. Toplumun haşarı çocuklarından biri olan Rıza ait olduğu yerin yolunu tutuyorken bu teslimiyetin bir nevi kabulleniş, vazgeçiş olduğunu düşünmeyiz. Çünkü bizim bildiğimiz Rıza’nın hala toplumsal “ahlaki” kurallara yaklaşmadığını bireysel hesaplaşmasına döndüğünü ve o küçük çocuğa yani kendi kendi “vicdanına” teslim olduğunu anlarız.

Kategoriler
haber

Netflix, Seinfeld’i Lego Yaptı

Netflix, Seinfeld’in tüm sezonlarını yayınlamaya başlamasının duyurusunu Lego temalı bir reklamla yaptı.

Reklamda haklarını sattığı için Netflix’in her dediğini yapmak durumunda kalan Jerry Seinfeld’i bir Lego figürü olarak izliyoruz. Reklamın sunucusu olarak da Seinfeld’de de dişçi Tim Whatley olarak izlediğimiz Bryan Cranston’ı görüyoruz.

Kategoriler
izlenim

Squid Game: Yüzümüze Tutulan Kırık Bir Ayna

Hwang Dong-hyuk’un yazıp yönettiği Squid Game, eksileri artıları olan, birçok ayrıntısını övebileceğimiz veya eleştirebileceğimiz bir yapım. Ama Netflix tarihinin en çok izlenen dizisi olma yolunda ilerlemesi, diziyi kalitesinden çok, yarattığı etkiyle de değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.

Güney Kore sineması ve dizileri, yıllardır çok basit ve insani çelişkileri içeren, önceliklerimizi sorgulatan yapımları önümüze koyuyor. 2019’da hep beraber Parasite’in ne anlatmaya çalıştığını konuştuğumuz gibi, bu kez de Squid Game’i uzun süre tartışacağız. Aslında dizinin yaratıcıları çok didaktik ve söylemek istediğini biraz da abartılı oyunculuklar ve sahnelerle yüzümüze çarpan yöntemler seçmişler. Vermek istedikleri mesajların, insanların hassas noktalarına dokunduğunu da rakamlar gösteriyor. Biraz düz bir şekilde anlatılan bu noktaları listelemeye çalıştık.

İyiler Sonunda Kazanır Şablonu: Squid Game, en baştan beri kazananın kim olacağını hissettiğimiz bir diziydi. Karakterimizi birçok film ve diziden tanıyoruz. Sadece Slumdog Millionaire gibi doğu kökenli yapımlarda değil, Forest Gump, Die Hard gibi filmlerde de “everyman” diye nitelenen sıradan insanların büyük kahramanlara dönüştüğünü görmek mümkün. Hatta Spielberg, Zemeckis gibi yönetmenlerin sinema yaşamlarının büyük bölümünü bunun üstüne kurduklarını söyleyebiliriz. Temiz bir kalbi olan sıradan bir insanın veya polisin, önüne çıkan engelleri ve hayati tehlikeleri iyi niyetiyle aşabileceği inancını pompalayan, sıradan bir Hobbit’in tüm Orta Dünya’yı yüzükten ve insanı kötüye dönüştüren güçlerinden kurtarabileceğini söyleyen anlatılar mutlaka bir hayran kitlesi buluyor… İnsanlara sabretmeyi, tokadı yiyince öbür yanağını dönmeyi, dünyada çekilen dertlerin hepsinin cennette ödüllendirileceği inancını pompalayan dinler de farklı öyküler anlatmıyor belki de… Squid Game’i izlerken hemen hepimiz kafamızın bir yerinde kazananların diğerlerinin ailelerine yardım edeceğini düşündük, bununla kendimizi avuttuk. İyiler sonunda ödüllendirilecek ve başları beladan kurtulacaktı. İyi olan kötüyü alt eder ve sonunda iyi şeyler yapar; bu inancı kaybetmek hepimize ağır geliyor.

Yarışma ve Rekabet Kültürü: Squid Game’in günümüz toplumlarının eğilimlerine paralel bir çizgi çektiği alanlardan biri TV’lerden önümüze yığılan reality veya game show olarak adlandırılan yarışma programları… Evlilikten, en güzel şarkı söyleyene kadar hemen her şeyi yarışma formatına sokan yapımcıları şöhret ve paraya boğan bir sistemin içinde yaşıyoruz. Yayınlanan yarışmalarda ilk turlarda elenen insanların hayallerini, belki de rahat bir yaşam sürmek için son şanslarını kaybedip gitmesine değil, turları geçerek kazananların rekabetine odaklanıyoruz. Squid Game’deki ölümlerle, sayısız yarışma programında elenenler arasında pek bir fark yok. Aslına bakarsanız çoğu yarışmanın kazananlarını bile 1 yıl sonra unutuyor, yeni yarışmaların heyecanlarına kendimizi kaptırıyoruz. Rekabeti seviyoruz, dünyadaki birçok kültür kaybedenlere bir şans daha vermeye değil, kazananları destekleyip ödüllendirmeye odaklanmış durumda… Bu sadece kapitalizmin bir yansıması değil, tarih boyunca durum hep böyleydi belki de…

Militarizm Alegorisi: Yeryüzünde savaşlarda ölen askerlerin çok büyük bir bölümünü, geleceğini sivil hayatta değil, orduda gören insanlar oluşturuyor. Asker olma motivasyonları arasında sadece vatanını sevmek değil, başarısız olduğu hayat kavgasında yeni bir sayfa açma isteği de var. Oyunun görevlilerinin insanlara dağıttığı kartvizitleri askerlik celbi olarak görmek mümkün… Oyunda yaşananların büyük bir bölümü de aralarına sınırlar çizip savaş oyunları oynayan devletlerin insanlara yaptıklarından farksız. Dizinin daha başında Ali’nin oyunu askerliğe benzetmesi, senaryonun bilinçli olarak bu benzerlik üzerine kurulduğunu gösteren ayrıntılardan biriydi. Görevliler arasındaki ast-üst ilişkileri, üniformanın bir süre sonra hayatın ayrılmaz parçası olması ve insanların en sert travmalardan bile etkilenmeyecek şekilde hissizleşmesi bölümler ilerledikçe didaktik anlatımın bir parçası oldu.

Sınıf Ayrımına Atıflar: Squid Game’in benzerlerini Battle Royale, Hunger Games başta olmak üzere birçok farklı yapımda izledik. Ancak sınıf ayrımına atıfları bu kadar düz ve sert yapanına rastlamamıştık. Zengin sınıfın, fakirleri ve çaresizleri oyuncak gibi gördüğü, en kötülerin VIP olarak adlandırıldığı, para dolu bir kürenin ve o kürenin temsil ettiği zenginlik hayallerinin yarışmacıların kafasının hemen üzerinde durduğu bir yapım herkese saçma gelebilirdi. Rakamlar gösteriyor ki insanların büyük bir bölümü “İnsan hayatı oyuna mı döndürülür, bunun dizisi mi yapılır?” diye tepki göstermemiş, “Bakalım neler olacak?” diye devam etmiş. “Şu kadar paran olsa ne yaparsın?” veya “Bu kadar para verseler, şunu yapar mısın?” gibi sorular arkadaş çevrelerimizde sık rastlanan geyiklere yol açar. Bunun temelinde sınıf atlama hayalleri, “Ah bir zengin olsam” serzenişleri bulunur. Borç içinde yaşayan, sistemin “daha iyi yaşam” hayallerini sömürdüğü insancıklar, çevrelerindeki ölümlere ve vahşi olaylara rağmen oyuna devam ediyorlar.

Kaybettiğimiz Saflık?: Baş karakterimiz Seong Gi-hun’un tavırlarını, verdiği tepkileri, yarışmadan önceki yaşamını Raj Kapoor’un Avare’sine benzetmek de mümkün. Lee Jung-jae’nin farklı mimikleri çok iyi taşıyan oyunculuğu, dünyada olan bitene aralıksız şaşıran yüz ifadeleri, yaşlı adam Oh Il-nam’ı harcarken hüngür hüngür ağlayan halleri, Squid Game’i zirveye taşıyan kitleleri etkilemiş görünüyor. Eğitimli, dünyayı görmüş, hırslarına yenilip insanların parasını batırdığı için oyuna katılan Cho Sang-woo’nun vicdanı ile hayatta kalma içgüdüsü arasındaki çelişkiler de saflığın nasıl kaybedildiğini anlatıyor gibi… Abdul Ali’nin ise insanlara güvenmesinin, lekesiz saflığının nasıl cezalandırıldığını acı bir şekilde izliyoruz.

Kaderimiz Bu Mu?: Dizinin ilerleyen bölümlerinde tanıdığımız ve zorlukları tanrıya havale eden karakter üzerinden bir kader ve ilahi güç sorgulaması yapmak da mümkün. Dizi bilinçli bir şekilde kaderini kendi belirlemeye çalışan, ölüm kararlarını bile kendileri alan insanları öne çıkarıyor. “Bu dünyada yalnızız, gittiğimiz yol çıkmaz sokaklarda bitiyor olsa bile kaderimizi kendimiz belirleriz” diyen, özellikle kadın karakterlerin çokluğu, dizinin ilginç yönlerinden biri…

Özellikle son bölümde olayların gelişimi, mantık hataları, dizinin unutulmaz bir yapım olmasının önüne geçse de, hayatı sorgulatan benzer yapımlar için bir yol açtığını düşünebiliriz. İnsanların bitmek bilmeyen psikolojik dalgalanmalarını konu eden bağımsız yönetmenlerden bu tip yapımları daha çok görmek dileğiyle…

Kategoriler
haber

Jodie Comer: Ridley Scott İle Çalışmak Rahatlatıcı

The Last Duel’de Marguerite de Carrouges karakterini oynayan Jodie Comer, yönetmeniyle olan ilişkisini anlattı. Comer’a göre Ridley Scott ile çalışmak çok rahatlatıcı:

“Sizle çalışırken rahat hissediyorsunuz. Size inandığını ve güvendiğini gösteriyor. Bu her oyuncu için rüya gibidir. Size inanan bir yönetmenle çalışmak yeteneklerinizi göstermenizi sağlar.”

“Scott, kafasındaki karakteri çizmiş ve beni de o karaktere uygun görmüş. Bu durum sizden sahip olmadığınız şeyler istemenizi engelliyor. Sette değişmenizi isteyen bir otorite olmayınca, daha rahat oynuyorsunuz.”

“Sette 4-5 kamera devamlı çekim halinde, bu durum her zaman filmin ve rolün içinde kalmanızı sağlıyor.”

“Karakterim en başta oynanması çok zor gelmişti. Açıkçası sete gelirken korkuyordum. Sonra beni niye bu karakter için düşündüğünü anlattı ve neler yapabileceğimi gösterdi. Usta bir yönetmenle çalışmanın rahatlığını hissettim”

Kategoriler
haber

Trainspotting Dizi Oluyor

Irvine Welsh’in 1993 tarihli romanı Trainspotting, Danny Boyle tarafından 1996’da filme uyarlandığında sinema dünyasını derinden etkilemişti. Filmin devamı 2017’de gösterime girmiş ve hayranlarına nostalji yaşatmıştı.

Bu filmlerde psikopat Begbie karakterini canlandıran Robert Carlyle, bir dizi versiyonunun yolda olduğunu açıkladı.

Dizinin Begbie’nin ön planda olduğu The Blade Artist’ten uyarlanması bekleniyor. Bu kitapta Begbie, California’ya taşınmış ve hayatını düzene koymuşken trajik olaylar nedeniyle İskoçya’ya dönüyor ve geçmişiyle yüzleşiyordu.

Carlyle NME’ye yaptığı açıklamada, ayrıntı vermeden dizi versiyonunu müjdeledi:

“Irvine ile birlikte son günlerde Londra’dan yapımcılarla görüşüyoruz. Begbie’nin öyküsünü geniş bir şekilde anlatan The Blade Artist kitabını biliyorsunuz. Henüz ilk aşamalardayız ama hem bu kitaptan hem de Trainspotting’den izler taşıyan bir dizinin hayata geçme ihtimali yüksek.”

“Elimizdeki malzeme 90 dakikalık bir film olamayacak kadar büyük. Bu yüzden dizi olması daha olası… 6 bölümlük bir mini-dizi olma ihtimali var.”

Kategoriler
festival rotaları

Wolf: Kendini Ne Olarak Görüyorsun?

İlk gösterimini Toronto’da yapan ve övgüler alan Wolf, kendisini bir kurt olarak gören bir gencin yaşadıklarını anlatıyor.

Son dönemlerin yetenekli isimlerinden George MacKay’in başrolü, kendini bir vahşi kedi olarak gören Lily-Rose Depp ile paylaştığı filmde yardımcı rollerde Paddy Considine, Martin McCann, Terry Notary, Fionn O’Shea, Eileen Walsh, Lola Petticrew ve Senan Jennings var.

Nocturnal ile beğeni toplayan Nathalie Biancheri’nin yazdığı ve yönettiği film ABD’de aralık ayında gösterime girecek.

Kategoriler
haber

Ridley Scott’tan Gladiator 2 İle İlgili Bilgiler

2018’den bu yana söylentileri yayılan devam filmi Gladiator 2, prodüksiyon aşaması için gün saymaya başladı. Ridley Scott, sinemaseverlere hazır olduğunu açıkladı:

“Gladiator 2 senaryosu şu anda yazılıyor. Napoleon’u bitirince, Gladiator ile devam edeceğim”

Filmle ilgili medyaya sızan diğer notlar ise şöyle: (Önemli bir bölümünün henüz söylenti düzeyinde olduğunu hatırlatalım)

– Senaryoyu son olarak Top Gun: Maverick’i yazan Peter Craig kaleme alıyor.

– İlk filmde izlediğimiz Lucilla karakterinin oğlu Lucius’un yaşadıklarını izleyeceğiz. Commodus’un yeğeni olmasına rağmen Maximus’un yaptıklarından etkilenen Lucius, benzer hedeflerle harekete geçer.

– Devam filminde orijinal filmde yaşananlardan 20 yıl sonrasını izleyeceğiz.

Kategoriler
haber

Lea Seydoux: Feminist Daniel Craig, Bond’u Değiştirdi

Madeleine Swann karakteriyle Bond serisine ayrı bir hava katan Lea Seydoux, Daniel Craig’e teşekkür etti:

“Daniel, karakteri ciddi bir değişime uğrattı. Daha insanlaştırdı, daha kompleks bir hale getirdi.”

“Bence Daniel feminist bir insan ve bu yaklaşımını da Bond karakterine taşıdı. Bond’u düz bir insan olarak canlandırmadı. Onun oynadığı filmlerdeki kadınlar olarak, Bond’un cinselliğini doyuracak karakterler olmadık. Hikayenin anlatımında daha etkin roller aldık.”

“Birçok aksiyon filminde kadınlar erkeklerin bakış açısından görülüyor. Bu durum Daniel Craig’in oynadığı filmlerde değişti. Zaten böyle olması da gerekiyordu.”

Seydoux, Lashana Lynch’in yeni Bond için isminin geçmesini de doğru bir gelişme olarak değerlendirdi:

“İsminin geçmesi bile Daniel’ın yarattığı değişimin başarısı… Dünyada nerede olduğumuzu ve ne yönde gitmemiz gerektiğini gösteriyor. Lashana, bence mutlaka Bond’u oynamalı; oynamaması hata olur.”