Kategoriler
izlenim

Midnight Cowboy: Başarılamamış Bir Amerikan Rüyası

Midnight Cowboy, şu an çekilseydi, sanırım akademi asla ödüllendiremezdi. Ne var ki 60lı yılların özgürlükçü havası ile akademi de tarihinin en cesur ve tartışmasız en haklı üç en iyi film ödülü kararından birini(“Casablanca” ve “One Flew Over the Cuckoo’s Nest”elbette diğer ikisi) vererek bu filmi en iyi film, yönetmen ve senaryo ödülleri ile taçlandırdı. Bu kesin bir başarı. Filmin en büyük erdemlerinden biri 60ların ikinci yarısından itibaren değişen amerikan sinemasının yenilikçiliğine uygun olması; burjuva ahlak değerlerine karşı çıkan, suçluları filmin kahramanı olarak oturtan, ırkçılık, ayrımcılık, kadın hakları gibi kavramlardan ürkmeden bahseden filmlerden bir iki adım dahi öne gitmesi bu filmi ayrıksı yapar. Nedir bu filmin değiştirdiği? 1950Li yıllara kadar amerikan sinema endüstrisinin hedef kitleleri ve de ayrışması belli bir çizgideydi: kadınlar için melodramlar, erkekler için western. Oysa “Midnight Cowboy” kovboylarını bir melodramanın içine fırlatıyordu. Kırıp geçtiği şey bu ayrışma, bu anlayıştı elbette. Üstüne üstlük cinsellik konusunda cesur ve de açıktı, amerikan rüyasının dışında kalanları, yoksulları kamerasının önüne oturtmuştu, bir var olma mücadelesini aktarırken, eşcinselleri, yoksulları, göçmenleri kullanıyordu. Bir amerikan filminde yoksulluğun ve de metopollerdeki alt kültürün bu şekilde resmedilmesi pek de alışılageldik bir şey sayılmazdı. “Midnight Cowboy” işte tam da bunu yapıyordu.

Kahramanımız Joe Buck, ABD’nin ortalarından bir yerlerden kopup gelmiştir New York’a. En büyük hayali, yani yırtma planı jigololuktur. Ne var ki New York’a geldiği gibi bir fahişeye parasını kaptırır, ardından da Rico-Ratso- tarafından dolandırılır. Daha sonra onunla tekrar karşılaştıklarında Ricco’nun yardım önerisini kabul eden Joe, Ricco’nun döküntü dairesine taşınır, birlikte türlü üçkağıtlarla yemek yer, çamaşır yıkar, yaşarlar. Bu arada Joe’yu şehirli zengin kadınlara pazarlama işine de hız verirler. Andy Warhol tarzı art-house party’lerin birine dahi giderler ki filmin en güzel sahnelerinden birisi de bir cafede oturan Joe ve Ricco’ya yanaşan hippi görünümlü gençlerin, Joe’nun fotoğrafını çekip onu partiye davet etmeleri sonrasında Joe ve Ricco’nun konuşmalarıdır. Karakterlerin yoldaşlığını, Joe’nun saf dünyasını ve Ricco’nun dışlanmaya alışmışlığını ve kendine yedirememesini çok güzel özetlemektedir bu sahne. İki “outcast”/”under dog”un hikayesindeki nokta ise Ricco’nun hastalanması ve Florida’ya gidince iyileşeceğine inanmasıdır. Dostuna bakabilmek için eşcinsel erkeklerle yakınlaşmaya çalışır, onların jigolosu olacaktır. Ricco’yla dondurucu kışın New York’undan kaçıp Florida’ya gitmek içn bindikleri otobüste ise Ricco, arkadaşının kolları ve yolcuların yargılayan bakışları arasında Florida’ya ulaşamayacaktır.

John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlara Dair”de anlattığı üzere büyük amerikan düşü altında ezilen iki arkadaşın hikayesini anlatan filmin altını çizmeye gerek duymadan ama es geçmeden anlattığı o kadar çok şey var ki; Vietnam Savaşı’na dair Hiçbir görüntü olamasına rağmen savaşın devam ettiğini anlatabiliyor, geriye dönüşlerle anlatılanlarla cinsel travmayı, tecavüzü anlatabiliyor, erkeklik gururunu, kadınların özgürleşmesini, her şeyi ve her şeyi yerince yeterince koyup o denli sert mesajlar çıkarabiliyor film. Bu elbette senaryo kadar John Schlessinger’in başarısı. O John Schlessinger ki iki sene sonra bu sefer “Sunday, Bloody Sunday” filmi ile Peter Finch ve Glenda Jackson’ı aynı anda idare eden bir delikanlı üzerinden aşkı ve cinselliği, “Marathon Man”de ise politik çıkmazları, çıkarları ve elbette vahşeti anlatabilecekti. Bazen göstere göstere bazen hissettirerek.

Her gün içinde görmezden gelinen Ricco ve Joe’nun, yani yoksulluğun, dışlanmışlığın, göçmenlerin, Vietnam Savaşı’nın, cinselliğin ve cinsel açlığın, yozlaşmanın, alt kültürün, düşmüşlüğün en sonunda kendilerinin varlığını haykırmak için “Hey I’m walking here, I’m walking here!” diye bağırmaları (aslında sadeec Ratso-Ricco bağırır) filmin her yerine işlemiştir. Joe’nun ilk geldiğinden beri elinde tuttuğu iki şeyi, radyo ve çizmelerini elinden çıkarması kesinlikle anlatmak isteyeceğini çok iyi anlatır: ilk kez New York’a geldiğinde elindeki telsiz radyodan amerikan rüyasının seslerini dinleyen Joe, dondurucu kışla birlikte Ricco için satacaktır radyosunu, ve de böylelikle o amerikan düşünün bir parçası olmadığını anlayacaktır. Kovboylarım vaktinin geçtiğini anladığında ise çizmelerini çöpe atmakla yetinecektir. Bu sahneyle birlikte 1950lerin kovboy filmleri de alaşağı ediliverir. Gerçek hayat erkekliği farklı yorumlamaktadır, arkadaşı için silah patlatan parıltılı kovboylar değildir gerçek yaşam, arkadaşı için kendini erkeklere bile pazarlamaktır belki de.

John Voight’in çok çocuksu ve de kolay görünen ve ama içinde bir tecavüz ve erkeklik travması taşıyan Joe Buck karakterindeki performansı kesinlikle övgüye layıktır. Şaşırmadan, şaşmadan, abartmadan o denli bir kaybeden sunar ki Voight, alkışlamamak elde değildir. Öte yandan Dustin Hoffman her türlü sözcüğün ötesinde; sokakta kendisine çarpacak taksiye “I’m walking here” diye bağıran, kendi evinde kendisine Ratso denilmemesini illa kısaltma aranıyorsa Ricco denilmesini isteyen yani gururu ile var olmaya çabalayan enrico salvatore rizzo olarak sunduğu karakterden Dustin Hoffman’ı ayırmak çok zor. Her iki oyuncunun da aday olup hak ettiği oscarı en nihayetinde kovboy filmleirnin ultra erkeği ve emektar oyuncusu John Wayne’in alması ise filmin anlattığı şeyi reddetmek demekti.

Filmin ana şarkısı “Everyboy’s Talkin” zamanında epey popüler olmuştu, girişteki kurgu ile birlikte duyulmaya başlanan şarkı müthiş bir intro yaratıyor. Tabi filmin müziklerinden sadece bu kadarla bahsedemeyiz. John Barry’nin hazırladığı melodiler filmin her sahnesine uygun, o sahneleri güçlendiren ve tüm sembollerin altını çizen melodiler.

Sonuçta “Midnight Cowboy” aldığı tüm ödüllerin hakkını teslim eden gerçek bir başyapıt. Porno olarak damgalanıp oscar alan tek film olma özelliğini de taşıyan film, sosyal bir içeriği ve derinliği olan ender amerikan filmlerinden de biri.

Kategoriler
söyleşi

Özay Fecht ve Batson Oyunculuk Tekniği

Oyuncuların farklı tekniklerle çalıştığını oradan buradan duyuyoruz. Oyunculuk konusunda özel ilgisi olanları saymazsak, pek az sinefil bu teknikler hakkında fikir sahibidir. Türkiye’de de farklı teknikleri öğreten ya da uygulayan pek çok zanaatkârın olduğunu biliyoruz. Almanya’da yıldızı parlayan oyuncumuz Özay Fecht‘in ismini de son birkaç yıldır Susan Batson tekniğiyle verdiği oyunculuk eğitimleriyle duyunca işin aslını, erbabından öğrenmek için gönderdik epostamızı. Akabinde gelen olumlu yanıt bize merak ettiklerimizi peşisıra sorma fırsatı verdi. Bizim meraklı sorularımızı sabırla ve uzun uzun anlattığı için kendisine teşekkür ediyoruz.

Ayrıca oyunculuk konusunda, işin ehlinden ders almak isteyenler de kendisiyle fechtoz@aol.com eposta adresinden kendisiyle iletişime geçebilirler.

Öncelikle sizi daha yakından tanımak isteriz. Oyunculuk kariyerinizi kısaca dinleyebilir miyiz?

Ben liseyi bitirir bitirmez, 18 yaşımda, tek başıma Berlin’e gittim. Orada girdiğim bir tiyatro okulunun sınavını kazanamayınca, çocukluktan beri oyuncu olma hayallerim birden altüst oldu. Üniversitede amerikan filolojisi okumaya başladım ama bu arada özel bir okulda pandomim eğitimi gördüm. Commedia dell’Arte stilinde oyunlar koyan bir tiyatro grubunda çalıştım. Üç yıl sonra o gruptan ayrılıp sadece filmlerde oynamaya başladım ve bundan sonra hep oyunculuk mesleğimi sürdürdüm.

Yani o tiyatro okulunun sınavını kazanamayıp hayal kırıklığına uğramam çok az sürdü. Herhangi bir mesleğe karşı bir tutku varsa insan kolay kolay vazgeçmiyor. Hele oyunculukta bu çok önemli.

İstanbul doğumlusunuz. Nasıl oldu da sinema kariyeriniz yurtdışında başladı ve parladı?

Oyunculuk kariyerime Berlin’de başladığım için, tabii orada daha çok filmde rol aldım. Fakat alman-türk ortak yapımı filmlerde oynayıp, türk yönetmenlerle çalıştığım da çok oldu. Bunların içinde Erden Kıral’ın “Mavi Sürgün” filmi de var. Hatta o filmdeki rolümle SİYAD’ın en iyi yardımcı kadın ödülünü de almıştım. Son iki yıldır da çogunlukla Istanbul’da yaşıyorum.

Özellikle 40 metre kare Almanya filmindeki Turna karakterindeki başarınız, sizi bir dünya oyuncusu haline getirdi. O filmdeki başarınızı siz nasıl yorumluyorsunuz?

“40 metre kare Almanya” çok özel bir film. Oynadığım roldeki kadın evde kocası tarafından hapsedildiği için filmin hemen hemen 60 dakikasinda onu yanlız görüyoruz. Böyle bir rolü beyazperdede canlandırmak tabii kolay değil.

Ayrıca bu filmde kocamı oynayan Yaman Okay’ın performansı; yönetmen Tevfik Başer’in senaryosu, kamera, müzik… hepsi bu filmin bir kült olmasına ve dünya çapında bir çok festivalde ödül almasına neden oldu.

Son yıllarda isminizi daha çok oyuncu eğitmeni olarak duyuyoruz. Oyuncu eğitmenliğine nasıl başladınız? 

Ben Istanbul’a gelmeden önce Berlin’de de eğitmenlik yaptım; şimdi burada da devam ediyorum. Kamera karşısı oyunculuk dersleri avrupada ve Türkiye’de daha birkaç yıldır veriliyor. Eskiden bir oyuncu sadece tiyatro okulunda ders alırdı. Kamera karşısında oyunculuk biraz daha değişik. Orada oynamıyoruz; o karakter oluyoruz. Onun için de oynadığımız karakterin A’dan Z’ye kadar her şeyini bilmemiz gerekiyor.

Oyunculukta belli teknikler var. Siz Susan Batson tekniğini tercih ediyorsunuz. Öncelikle Susan Batson tekniği ile ilk nasıl tanıştığınızı anlatır mısınız?

Ben Susan Batson’la önce Berlin’de tanıştım. Benim de katıldığım bir workshop için gelmişti. Tekniğinden o kadar etkilendim ki arkasindan New York’a gidip ondan iki yıl eğitim aldım.

Bu dediğim, “40 metrekare Almanya” filmindeki rolümle Almanya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü aldıktan 7 sene sonra oluyor. Ben öğrencilerime de söylüyorum, kendinizi geliştirmeye hep devam edin diye. Ödül aldım, artık benim eğitim görmeye ihtiyacım yok demedim.

Susan Batson tekniğiyle çalışan oyunculardan örnek verebilir misiniz? 

Susan Batson son yıllarda Nicole Kidman, Tom Cruise, Juliette Binoche, Jamie Foxx, Liv Tyler, Jennifer Lopez gibi starların koçluğunu yapıyor.

Diğer tekniklerden temel farkı nedir Susan Batson tekniğinin? Bu tekniği nasıl ifade etmek doğru olur?

Susan bir karakteri çalışırken, ta derinine inmek gerektiğini söylüyor. Ben de aynı şekilde çıplak kaldığımızı hissettiğimiz noktaya kadar derine inmemiz gerektiğini söylüyorum. Fakat daha önce, bir oyuncu olarak çocukluktan beri dışarı çıkarmaya korktuğumuz veya izin vermediğimiz saklı duygularımızdan kendimizi kurtarmalıyız. Bunu yaptıktan sonra aynısını oynayacağımız karakter için de uyguluyoruz. Hiçbir duyguyu göstermekten korkmuyoruz. Çıplak terimiyle bunu kastediyorum. Ama bu gerçekten çok uzun bir yol. Bir iki dersle olacak bir şey değil.

Siz bu tekniği olduğu gibi mi uyguluyorsunuz?

Susan Batson’ın tekniğini sadece ondan ögrenebiliriz. Ben iki yıllık eğitimimde öğrendiğim bazı şeyleri öğrencilerimle çalışıyorum. Ama artık benim de kendi tekniğim gelişti. Ayrıca her öğrencinin artısına, eksisine göre özel şeyler uyguluyorum. Yani herkesle aynı şeyleri yapmıyorum.

Bugüne kadar yetiştirdiğiniz oyunculardan tanıdıklarımız var mı?

Şimdiye kadar workshoplarıma veya özel derslerime gelenler arasında Tuba Büyüküstün, Selma Ergeç, Hilal Uysun, Belgüzar Korel, Fahriye Evcen, Kıvanç Kasabalı ve Tolgahan Sayışman’ı sayabilirim.

Peki, önümüzdeki aylarda sizi beyazperdede seyretme şansımız olacak mı?

Bu yıl Ümit Ünal’ın çektiği Gölgesizler filminde oynadım. Fakat film ne zaman gösterime girer bilemiyorum.

Kategoriler
söyleşi

Marianna Palka Röportajı: Good Dick’in Yönetmeni

2008 Sundance Film Festivali’nde büyük ödül için yarışan filmlerden biri, özellikle ismiyle büyük bir ilgiye maruz kaldı: Good Dick. Filmde Dick isminde bir karakter yok; burada bahsedilen dick, ingilizcede penis yerine sıklıkla kullanılan argo bir sözcük. Bu çok konuşulan filmin senaristi, yönetmeni ve başrol oyuncusu ise 1981 doğumlu Marianna Palka. Good Dick, iskoç oyuncu-yönetmenin ilk filmi. 16 yaşına kadar Glasgow’da yaşayan Palka, Amerika’ya oyunculuk eğitimi almak için gitti; halen de Los Angeles’ta ikâme ediyor.

Kendisiyle yaptığımız söyleşide yer yer filmin konusuna da değiniyor olsa da, biz filmin özetini klişe bir yolla anlatalım: Sosyal ilişkiler kurmakta problemli, ters ve münasebetsiz bir kıza aşık olan esas oğlan bir video kiralama dükkanında çalışmaktadır. Kızın sosyal açıdan gerçekdışı olan açıksözlülüğü ve kendisine yakınlaşanları uzaklaştırmaktaki başarısı esas oğlanı yıldırmayacaktır.

Good Dick filmi ateşleyen ilk kıvılcım neydi?

Her zaman iki ‘gerçek’ insanın ‘gerçek’ problemlerinden kurtuluşunu anlatmak istemişimdir. Filmlerde görmeye alıştığımız iki boyutlu erkek ve kadın figürlerinden daha gerçek bir şey yapmak istiyordum. Yazma sürecinde senaryonun yaşama değmesine gerçekten çok özen gösterdim.

Filminize neden kışkırtıcı (provoke edici) bir isim tercih ettiniz?

Ben film isimlerini bir başlık gibi görüyorum. Nasıl şair yazdığı şiirin ismini koyarken pazarlanabilir olmasına bakmaz, öyle. Ayrıca Good Dick’in proveke edici görülmesi de filmin problemlerinden biri. Çok basit bir anlamı var aslında: pozitif anlamda erkek cinselliği -ki böyle bir şey var. Fakat ana akım kültür, bu cinsel tanımın içini o kadar boşaltmış ki, penisten söz edince illa kötü olduğu, iğrenç olduğu, şeytanî olduğu düşünmemiz isteniyor – ki bu yanlıştır. Good Dick ismi, filmden bağımsız, pazarlama amacıyla konulmuş bir isim değil; çünkü filmde tam da bunu anlatmaya çalışıyorum.

Filmin erkek başrolü klasik bir aşıktır: sevgi dolu, sabır dolu, kibar. Akıllara ister istemez Eros geliyor; mükemmel olan Eros’tur; Google’da aratmanızı tavsiye ederim. Aşık karakter aşk yapar! Romantik komedilerin ve güya ‘aşk filmlerinin’ bize dayattığı gibi utanmanın erdemleri insan doğasında yoktur.

Filmi kısaca sizin cümlelerinizle dinleyebilir miyiz?

Bence filmin kendini anlatması daha önemli. Söyleyeceğim her cümle bir vaat olacağından, filmin isminden öte bir şey vaat etmek istemiyorum.

Sizce Good Dick’i iyi bir film yapan şeyler nelerdir?

İncelikle ve büyük bir samimiyetle yapılmış olması. Ayrıca benzer konularda sıkıntı yaşayan insanlara yardımcı olmak için ortaya çıkması.

Filmin konusunun gerçek hayatla bir dirsek teması var mı?

Tüm senaryo kurmaca. Fakat filmin meselesi ve karakterlerin vaziyetleri çok gerçek. 18 yaşına gelmeden kızların %38’i cinsel istismara uğruyor. Her iki dakikada bir tecacüz vakası oluyor. Hayat kadınlarının %90’ı çocukluklarında aşırı tacize maruz kalmış. Hayat kadını olmanın ortalama yaşı 12ye düşmüş. Bunların hepsi gerçek problemler.

Teknik açıdan bir yönetmenlik eğitimi almamış olmanız, çekimler sırasında başınızı ağrıttı mı?

Andres Lascaris  olmasaydı belki problem yaşardım fakat çekimlerden önce onunla onun başını o kadar şişirdim ki, sette hiçbir sıkıntı yaşamadık. Mesela ona annemin bir fotoğrafını gösterip, bunun gibi olsun diyorum. Yani odak yüzlerde olsun, arkaplan flu kalsın diyorum; o da bana alan derinliğinden bahsettiğimi söylüyor. Bu tarzda bir iletişim biçimi kurduk açıkçası. Lascaris pek çok dili konuşabiliyor fakat en iyi olduğu dil, görüntünün dili.

Bu genç yaşta bir ilk film çekmek için bütçe nasıl buldunuz? Toplamda ne kadara mal ettiniz filminizi?

Bütçe 200.000 dolardı. Sonrasında dağıtımı kendimiz yaptığımız için ayrıca bir 300.000 dolar  daha eklendi. Yani senaryodan, afişe, dvd’ye kadar toplam maliyeti yarım milyon dolar civarında tuttu. Bu da yapımcılar ve yatırımcılar için çok güzel bir bütçe. Bu demek oluyor ki kısa zamanda çok getirisi olacaktır.

Sundance’e kabul edildiğinizde neler hissetmiştiniz? Orada nasıl tepkiler aldınız?

Hiç tahmin etmiyordum. Şakayla karışık göndermiştik Sundance’e. Meğersem tanınmamak ya da lobi sahibi olmamak önemli değilmiş. Festivalde bir tek kişiyi tanımıyorduk, kimse de bizi tanımıyordu. Bu başarı safî Good Dick’in orijinal olması sebebiyle gerçekleşti; sonuçta farklı bir renge sahip bir film. Orada olmak çok motive edici ve güzel bir tecrübe oldu bizim için.

Sinemaya bakışınızın oluşmasında sizi en çok etkileyen filmler hangileridir?

Aslında her tür filmi severim. Eğer bir filmin konusu iyiyse ve güzelce filme yedirilmişse, o film güzel filmdir. Fakat özellikle polonyalı yönetmenler; Wajda, Kieslowski, Holland. Chan-wook Park’ın yaptığı işleri çok beğeniyorum. Ken Loach gibi bir dahi var sonra. Sonra Lynne Ramsey, Nick Monsour, Edward Zwick, Ron Howard… sanırım hepsini saymaya kalksam Bakınız’ı doldurmak zorunda kalırım.

Bundan sonraki filmlerinizi de Good Dick gibi bir üslûpla mı çekmeyi düşünüyorsunuz?

Good Dick’in kendine özgü bir havası vardı, çünkü hikaye bunu gerektiriyordu. Her hikaye kendi üslûbunu kendi yaratır. O yüzden bundan sonra çekeceğim filmlerin üslûbu hakkında henüz bir fikrim yok.

Filminizi Türkiye’de göstermek üzere hiçbir dağıtımcıdan talep geldi mi?

Hiç duymadım maalesef. Filmin Türkiye’de gösterilsin çok isterim tabi.

Hiç türk filmi izlediniz mi? Türkiye’yle ilgili neler biliyorsunuz?

İstanbul Film Festivali’nin harika olduğunu biliyorum. Uzak filmine bayılmıştım. Kader’i çok duydum ama seyredemedim.

Türkiye’nin tarihi hakkında da epey bir bilgim var. Ve ülkenizden çıkan bazı işlerde inanılmaz farklı bir ses var. Annemin arkadaşı Laini Christmas, Istanbul’da yaşıyordu. Annem de onu ziyarete gittiğinden, kendisinden Türkiye hakkında çok şey öğrenme fırsatım oldu.

Kategoriler
söyleşi

David Wain: Komedinin Rol Modeli

Gerçekten komik filmi arar olduğumuz şu günlerde Role Models gibi bir filmin yapılıyor olduğunu öğrendik. Projenin başındaki ismin David Wain olduğunu görünce hemen Bakınız olarak harekete geçtik ve kendisine ulaştık. Eposta göndermemizle, röportaj talebimizi kabul etmesi bir oldu.

Röportaja geçmeden önce kendisinden ve son filmi Rol Modelleri’nden biraz bahsedelim. Zira ismini, cismini çıkaramayanlar işlerini hatırlayacaktır:

1993 yılında başlayan The State isimli diziyle adını duyurmuştu David Wain; hem oyuncu, hem yazar olarak. Çok uzun süren bu dizinin ardından 2000 yılında MadTV‘yi hayata geçiren isim yine Wain’di.  Amerikan televizyonlarında rüşdünü ispat eden oyuncu-yazar 2001 yılında sinemaya da el attı. Wet Hot American Summer ülkemize uğramasa da, abzürditenin sınırlarını amerikalılara göstermiş oldu. Televizyonda yaptığı bir dolu işin ardından geçen sene gösterime giren The Ten ile, Kieslowski’nin 10 bölümde incelediği 10 günahı tek bir filmde komediye çevirdi. Ve son olarak, geçen hafta Amerika’da gösterime giren ve Role Models ile kariyerini zirveye taşımış oldu.

Son yıllarda yıldızı hepten parlayan Seann William Scott ile Paul Rudd‘un başrolleri üstlendiği film gösterime girdiği günden beri övgüye boğuluyor. Box office listelerindeki yeri ilk iki sırada değişiyor. Önceki filmleri gelmemişti fakat bu filmin Türkiye’ye geleceğine kesin gözle bakabiliriz.

Abzürditeyi kendine has yorumlayan ve Amerika’nın bu konudaki en başarılı isimlerinden biri olarak gösterilen David Wain, Role Models’la klasik komedideki başarısını da ispatlamış oldu. Filmin klasik komedi anlayışı çerçevesindeki muhteşem esprileri ve bu anlayışa getirdiği yenilikler tüm seyircilerin ve eleştirmenlerin ağzında. Türkiye’de gösterime girdiğinde biz de beğeneceğiz anlaşılan.

Başroldeki iki karakter enerji içeceği satış temsilcileri olup, aracı tahrip etmeleri münasebetiyle iki çocuğa örnek teşkil ederek 150 saat geçirme cezasına çarptırılırlar. Birbirinin zıttı bu iki karakter, çocuklarla geçirdikleri ilk saatin sonunda hapis cezasının daha iyi olduğuna karar verseler de bu süreçte öğrenecekleri çok şey vardır.

Tüm bu önbilgilerde sonra David Wain ile olan söyleşimize geçebiliriz.

Komiği nasıl tarif edersiniz?

Kibarlıktan olsun, sinirlerim bozulduğu için olsun farketmez. Bir şey beni güldürüyorsa komiktir.

Yaptığı her şeye gülünen David Wain’i özel kılan nedir?

Teşekkürler. Öncelikle doğuştan gelen mizahî bir duygu gerekli. Ayrıca ben bu iş üstüne gerçekten çok uğraş veriyorum. Ortaya çıkardığım işlerin pek çoğu korkunç. O yüzden yaptığım işlerin sadece çok küçük bir kısmını seyirciye sunuyorum.

Kariyerinizin başından beri komediye yeni fikirler ve açılar kazandırdınız. Bu durum farklı olma çabasından mı kaynaklanıyor yoksa farklı bir ilham kaynağınız mı var?

Aslına bakarsanız ben sadece hayatımı yaşıyorum; genellikle hayatım komik geçiyor. Ya fikirler gelip beni buluyor ya da dost sohbetlerinde ortaya çıkıyorlar.

Genellikle senaryolarınızı başkalarıyla birlikte yazıyorsunuz. Yazarken seyirci kadar  siz de eğleniyor musunuz?

Kesinlikle çok eğleniyoruz. Genelde Ken Marino, Michael Showalter ya da Michael lan Black ile çalışırım. Hepsi de gerçek hayatta da beni en çok güldüren arkadaşlarımdır.

Hiç seyrederken kıskandığınız, ‘bunu ben daha önce düşünmeliydim’ dediğiniz bir film oldu mu?

Flirting with Disaster [çevirmen notu: Türkçeye ‘Büyük Aşk Büyük Bela’ ismiyle çevrilmiş olan film Three Kings ve I Heart Huckabees filmlerinin yönetmeni David Russell tarafından yazıldı ve yönetildi. 1996 yapımı olan filmin başrollerinde Ben Stiller ve Patricia Arquette isimleri yer alıyor.]

Televizyona ve sinemaya iş çıkarmanız arasında, üretim açısından nasıl bir fark var?

Sanılanın aksine, komedyen için televizyon daha zordur. Çünkü sinemada yaptığınızın daha fazlasını, daha kısa bir zaman zarfında talep eder televizyon. Yani daha kısa sürede üretiliyor olması kesinlikle daha kolay olduğu anlamına gelmez.

Role Models filmine gelirsek… sizi bu filmi yapmaya iten neydi?

Bu aslında çok önceden yazdığım bir senaryoydu. Fakat şartlar bu tarz bir komedi yapmama yeni müsait oldu.

Role Models filminden seyircinin çıkaracağı ‘ders’ nedir?

Sanırım ‘her kimsen ona göre davran’ (honor who you are) olabilir filmden çıkarılacak ders. Ama sonuçta bu filmin ders vermekle ilgili bir derdi yok; eğlenmek ve komedi amacıyla yapılmış bir film bu.

Filmin sonunda ‘asıl bizim çocuklardan öğreneceğimiz çok şey var’ türünde bir klişeyle karşılaşacak mıyız?

Seyirci adına konuşmam doğru olmaz.

Geçen hafta vizyona girdiğinden beri hep olumlu eleştiriler alıyor filminiz. Bu durumdan memnun musunuz?

Evvet!

Amerika’nın en komik adamlarından biri olarak siz de çocukların örnek aldığı bir rol modelsiniz. Bu doğrultuda hareket etmek gerektiğine inanıyor musunuz?

Hayır, hayır! Başta sorunun önermesine katılmıyorum zaten. Ben sadece kendimin rol modeliyim, çocukların örnek aldığı birisi falan değilim.

Role Models’ın çekimleri ne kadar sürdü ve nasıl geçti?

Yanılmıyorsam çekimleri 54 günde kotardık. Biz çekimlere devam ederken senaryonun yazılması devam ettiği için epey bir sıkıntı yaşadık. Fakat o kadar eğlenceli bir ekipti ki, feci eğlendik.

Seann William Scott ve Paul Rudd’un performansları hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Muhteşemdiler (they’re the best).

Peki, filmin diğer başrollerini paylaşan çocuklar. Onların kasting süreci nasıl geçmişti?

Gerçekten çocukları seçerken zorlandığımız kadar hiçbir aşamada zorlanmadık. Bu iki çocuğu bulduğuma çok mutluyum çünkü onlar olmasaydı ne yapardık, bilemiyorum.

Filmde en beğendiğiniz, seyrederken hala çok güldüğünüz sahneler hangileri?

Filmin sonundaki savaş sahnesini ve ‘bakmadan görmek’ (whispering eye) sahnesini çok seviyorum.

Gelecek hakkında planlarınız ve hayalleriniz nelerdir?

Şimdi yaptığım şeyi ömür boyunca yapabilmek… yani arkadaşlarımla komedi yapmak.

İleride farklı bir türde örnek vermeyi de düşünüyor musunuz?

Bir dram projem var aslında. Şartlar elverirse onu da hayata geçirmeyi istiyorum.

Son olarak Türkiye’yi soralım. Ne biliyorsunuz Türkiye hakkında? Hiç türk filmi seyrettiniz mi?

Maalesef hayır. Bir ara gelmeyi ve gezmeyi aslında çok isterim. Ama türk yemeklerini gerçekten çok seviyorum.

Kategoriler
izlenim

Howard/Grazer: Frost/Nixon

Yazı Frost/Nixon filmi hakkında spoiler içermektedir.

1972 yılının haziran ayınca, iki genç gazeteci Carl Bernstein ve Bob Woodward, Demokrat Parti’nin Washington’da mukîm Watergate adı verilen yapı dahilindeki bürosunda meydana gelen hırsızlık olayını araştırmak için görev alırlar ve yaptıkları araştırma, dünya politika tarihini derinden etkileyen bir skandalı gün yüzüne çıkarır. 1972 seçimlerinde büyük oy farkla başkan seçilen Richard Nixon‘ın temsil ettiği cumhuriyetçi kesime bağlı bir ekip, Demokrat Parti bürosundaki telefonları gizlice dinlemiştir. Dünya kamuoyuna Watergate Skandalı olarak yansıyan bu olay, 1974 yılında Amerika başkanı Richard Nixon’ın istifasına yol açmış ve “araştırmacı gazetecilik” kavramının öneminin tüm dünya tarafından kavranmasını sağlamıştır.

Yukarıdaki gibi özetleyebileceğimiz Watergate Skandalı, Vietnam savaşı sonrası Amerika’yı -ve haliyle dünyayı- sarsan en önemli olaylardan biri olarak, yedinci sanatın da merceği altına pek çok kez girdi. En ünlü örneğini ise, skandalı ortaya çıkaran gazeteciler Bernstein ve Woodward’ın yazdıkları kitaptan uyarlanan 1976 tarihli Alan J. Pakula klasiği All the President’s Men (Başkanın Adamları) ile gördük. Büyük usta Robert Altman’ın Philip Baker Hall kozuyla çektiği az bilinen 1984 yapımı Secret Honor, Skandal’ın sonrasında vuku bulan konusuyla The Assasiation of Richard Nixon ve Oliver Stone’un günümüzde W. ile canlanan “Amerikan liderlerine ithafen film çekme” hevesinin 1995 yılındaki tezahürü Nixon da Watergate’e bir şekilde ucu dokunan filmler olarak sinemasal hafızamıza kazınmışlardı. 2008 yılında ise, olaya yeni bir bakış getirmesi ve dikkatleri bir kez daha 36 yıl evveline çekmesi beklenen iddialı bir projeye rastlıyoruz, Ron Howard – Brian Grazer ortaklığının 2008 meyvesi FROST/NIXON.

Peter Morgan‘ın aynı isimli tiyatro oyunundan uyarlanan film, odağa bu kez sadece Nixon’u değil, onunla 1977 yılında tarihi bir röportaj yapan ve Watergate Skandalı’ndaki katkısını neredeyse itiraf etmesini sağlayan meşhur gazeteci David Frost‘u da alıyor. İsminden de anlaşılabileceği gibi film, Morgan’ın eserinin rehberliğinde, Frost’la Nixon’un 31 yıl önceki unutulmaz buluşmasını öncesi-sonrası, nedenleri ve sonuçlarıyla ele alan, ana damarını da bu iki karaktere yaslayan bir yapıt.

Amerika Başkanlık tarihinin ilk ve tek istifa eden başkanı olarak tarihe geçen cumhuriyetçi siyaset adamı Richard Nixon’ı az-çok bilmeyen yoktur. Yine de kısa bi hatırlatma yapalım. 8 yıl boyunca cumhuriyetçi başkan Dwight Eisenhower’ın yardımcısı olarak görev yapan Richard Nixon, 1960 yılındaki seçimlerde başkan adayı oldu, ancak koltuğu çok çok az bir oy farkıyla demokrat aday John F. Kennedy’ye kaptırdı. Nixon’ın ikinci adaylığını ise 1968 yılında gerçekleşti. Bu kez rakibini az farkla geçen kendisiydi. Amerika’nın 37. Başkanı olan Richard Nixon, bir sonraki seçimde rakibi George McGovern’a büyük fark atmasına rağmen, aynı yıl içinde patlak veren skandal ile birlikte kelimenin tam anlamıyla bocalamış ve 1974 yılında görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı. Sonraki yıllarda tam 10 kitap yazan Richard Nixon, 1994 yılında geçirdiği felç sonucu hayata veda etti.

David Frost ise medyadaki yaşantısına politik taşlama yapan programlarla başlamış (özellikle Monty Python üyesi John Cleese’in ilk Tv deneyimi olan, ve enfes “The Class Sketch” ile hala anımsanan The Frost Report bu dönemki en önemli işi olarak görülür), sonrasında ise dünyanın röportaj konusunda belki de en mühim ismi konumuna gelmişti. Kendisinin, altı ingiliz başbakanının her biriyle röportaj yapabilme başarısını gösteren tek kişi olduğunu da belirtmekte fayda var. İçlerinde türk siyasetçilerin de bulunduğu yüzlerce önemli sîmayla röportaj yapma fırsatı bulmuş deneyimli gazetecinin,  kariyerindeki kuşkusuz en dikkat çekici noktalardan biri de, filme konu olan Nixon röportajıydı. Kendisi 2008 itibariyle 69 yaşında ve halen Al Jazeera televizyonu için program yapmakta.

Filmin notlarına geçecek olursak, Hollywood’un naif görünümlü yönetmenlerinden Ron Howard, yüzün üzerindeki sahnelenme sayısıyla başarısını kanıtlayan oyunu peliküle aktarırken mümkün olduğunca ana kadroyu korumaya, oyundaki temel isimlere dokunmamaya çalışmış. Senaryo, oyunun da yazarı Peter Morgan‘a ait. Kendisi sinemaya hiç uzak birisi değil. Son yıllarda The Other Boleyn Girl, The Queen, The Last King of Scotland gibi önemli filmlerin altında imzası olan, çok güçlü bir kalem.

Frost ve Nixon rolleri de aynı oyuncular tarafından oynanıyor. İki sene önce The Queen filminde Tony Blair olarak izlediğimiz Michael Sheen, bu filmde David Frost’a hayat veriyor. Richard Nixon rolünde ise tecrübeli oyuncu Frank Langella yer alıyor. Sinema kariyerinde taşları yerinden oynatan bir performansına rast geldiğimizi söyleyemesek de,  tiyatrodaki Nixon yorumuyla evinde ufak çaplı bir ödül koleksiyonu yaptığını belirtmek gerekiyor. Kadroya bu iki ismin yanı sıra, iki önemli isim daha eklenmiş. Uğruna “Six Degrees of Kevin Bacon” isminde site açılan soğuk bakışlı aktör Kevin Bacon ve son dönemde yıldızı arşa değen Sam Rockwell de filmde izleme şansına erieşceğimiz oyuncular arasında.

Ünlü yapımcı Brian Grazer ile yönetmen Ron Howard, bu filmle birlikte tam 15. kez bir aradalar. 1982 tarihli komedi filmi Night Shift ile başlayan birliktelik, Mel Gibson’lı aksiyon Ransom‘dan oscarlı A Beautiful Mind‘a kadar bol çeşitli seyirlikler sundu bugüne dek. Ron Howard dışındaki birliktelikleriyle de sinemaseverlerin takdirine mazhar olan Brian Grazer, aynı zamanda 24 ve Arrested Development gibi iki efsane dizinin de yapım kadrosunda yer alıyor.

Filmin müzikleri bir ilahın elinden çıkma: Hans Zimmer. Görüntüler ise son üç Ron Howard filminde olduğu gibi Salvatore Totino‘nun kontrolünde.

Filmle ilgili ilk yorumlar oyuncuların performansına odaklanıyor. Bu da bizi karşılıklı döktürmelerin olduğu bir film beklentisine sokuyor. Filmin geneli ile ilgili de ilk duyumlar gayet olumlu. Ancak yine de filmin henüz çok kısıtlı bi izleyiciyle buluştuğunu ve kesin bir yorum için daha önümüzde vakit olduğunu belirtmekte yarar var. Film, Amerika’da 5 aralıkta sınırlı kopyayla gösterime girecek. Bizim ne vakit görebileceğimiz ise hala müphem özelliğini korumakta. 1970’lerden bu yana, güçlü politik filmlere özlem duyan seyircilerin beklentileri Ron Howard’ın elinde tatmin olacak mı bilmiyoruz ama fragmanın sonunda yer alan röportaja ait aşağıdaki diyalog bile şimdiden iştahımızı kabartmaya başladı:

Frost:  “Yani gerçekten, bir başkan yasadışı bir şey yapabilir mi diyorsunuz?”
Nixon: “Ben diyorum ki, yasadışı bir şeyi eğer bir başkan yapıyorsa, bu artık yasadışı değildir”

Kategoriler
söyleşi

Onur Ünlü Röportajı

Onur Ünlü ismini Google’da ilk kez aratmamız Polis filmiyle olmuştu. Polis’ten önce neler yazdığını, neler çizdiğini öğrenmemiz ve bir sonra yapacağı işi heyecanla beklemeye başlamamız da aynı tarihe tekabül eder. Bu yaratıcı kişilik verdiği röportajlarla, seminer ve katıldığı programlardaki üslûp ve demeçleriyle sinefilleri tavlamıştı. Artık hepimiz yeni filmini bekliyorduk. Sonrasında duyduk ki, Sinan Çetin keşfetmiş bu yaratıcı kalemi ve Platofilm bünyesinde Çocuk diye bir film çektiğini duymamızla, filmin gösterime girmesi bir oldu. Bir de apartopar gittik-seyrettik fakat teknik sorunları bir yana, Polis’le tavladığı bizleri hayalkırıklığına uğratan bir film olduğunu üzülerek gördük.

Gel zaman git zaman duyduk ki 7 kasımda yeni bir filmi geliyormuş: Güneşin Oğlu. Polis’te bizi heyecanlandıran, sinemaya yeni açılımlar getiren nüveleri bulmayı umduğumuz yeni bir Onur Ünlü filmi. Konusundan, oyuncu kadrosundan önce yapım şirketine bakıyoruz ister istemez. EflatunFilm ismini görünce derin bir oh çekiyor ve filmin oyuncularına, konusuna geçiyoruz. Kimler yok filmde: Onur Ünlü’nün tabiriyle ‘baba adam’ Haluk Bilginer, Özgü Namal, Köksal Engür, Bülent Emin Yarar, Hümeyra… Konusunu okuyunca merakımız iyiden kabarıyor ve bu gerçeküstü yapının yaratıcısının eposta adresini aramaya koyuluyoruz; buluyoruz da. Sağolsun o da bizi kırmıyor. Yanıtlar gelince yanlış bir şey mi yaptık acaba diye şüpheye düşüyoruz; çünkü yanıtları bize biraz sabırsız, biraz keskin, biraz nüktedan, biraz da bitiriverme havasında gibi geliyor. Sonra aklımıza onun senaryo yazmak haricinde yaptığı tüm işlerden sıkıldığı geliyor; teselli etmeye çalışıyoruz kendimizi.

Bu filmde kadro epey genişlemiş. Oyuncuların çalışmak istediği bir yönetmen olduğunuz oldukça aşikar. Neyinize tav oluyorlar?
Karakaşıma, kara gözüme. Bir de galiba senaryoya…

Güneşin Oğlu’nu yazarken ve çekerken nasıl bir sinema seyircisi tasarladınız?

Bir seyirci tasarlamadık. Biz filmlerimizi seyirci için yapmıyoruz. Seyrettiğimizde kendi hoşumuza gidecek filmler yapmaya çalışıyoruz. Seyirci filmi sever ya da sevmez. Buna müdahale edemeyiz.

Seyirciyi nasıl bir gerçeklik bekliyor Güneşin Oğlu’nda? Polis’teki gerçekliğe paralel bir durum var mı? Yoksa yeni bir atmosfer mi yaratıyor Güneşin Oğlu?

Her film doğal olarak kendi atmosferini dayatır. Bu filmin de kendine has, Polis’ten farklı, hatta çok farklı bir atmosferi var.

güneşin oğlu

Aynaya bakınca, ilkin aynayı gören Özdemir Asaf’ın düsturuyla bir derdi var mı filmin? Sloganı akıllara bu sözü getiriyor ister istemez.

Özdemir Asaf’ın mezkur şiirini bilmiyorum. Dolayısıyla da oradaki düsturla bir ilgisi olmadığını söyleyebilirim.

Onur Ünlü de kendi alışkanlıklarını yaratacak mı seyircide? Mesela bu filme de tepki gösterecek miyiz? Ya da içine girmekte sıkıntı yaşayacak mıyız?

Bu sorunun yanıtını ben nereden bilebilirim ki? Ben filmi izlerken zorlanmıyorum. Hatta, montaj sürecinde belki yüz elli kere filan izlemiş olmama rağmen hâlâ çok eğleniyorum. Neticede film benim filmim olduğuna göre kuralları ben koyarım. Seyirci bu kurallara uyar ya da uymaz; saygı gösterir ya da göstermez; filme katılır ya da katılmaz; bilemem.

(Onur Ünlü’ye göre) Haluk Bilginer kimdir?

Baba adamdır…

‘Gerçek’ çok mu sıkıcı? Gerçeği yansıtmayı kendilerine dert edinmiş sinemacıların yaptıkları işleri nasıl buluyorsunuz?

Sıkıcı buluyorum. Üstelik hiç kimsenin gücü gerçeği yansıtmaya yetmez. Gerçek çok kazık bir sorudur. Emin olun, bir şekilde cevabını bulan da kimseye söylemez. Ayrıca illâ ki gerçek bir şeyler izlemek istesem maça giderim, niye sinemaya gideyim?

güneşin oğlu 2

Senaryo yazarken ‘Ah Muhsin Ünlü’nün işinize karışmasına izin veriyor musunuz? (Onur Ünlü’nün, Ah Muhsi Ünlü ismiyle çıkardığı şiir kitabına istinaden)

Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama ben şizofren değilim. Dolayısıyla Ah Muhsin Ünlü diye birisi de yok. Binaenaleyh, işime de karışamaz.

Çekim öncesi hazırlıkları yapan da yönetmen; sette çekimi yapan da… Siz hangi yönetmen rolünü daha çok seviyorsunuz?

İkisini de sevmiyorum. Ben en çok senaryo yazmayı seviyorum.

Çocuk filmi neydi? Aceleye gelmiş hissi yarattı bizlerde. İleride Onur Ünlü onuncu filmini çekerken mesela, filmografisinde nasıl bir yer işgal edecek?

Bunu ileride göreceğiz, bekleyelim.

Eflatun Film’den başka yönetmenlerin filmleri de çıkacak mı?

Gayretimiz bu yönde. İnşaallah.

Aynı zamanda TürkMax’ta bir de dizi çekiyormuşsunuz; yine Haluk Bilginer’le. Bu diziden kısaca bahseder misiniz? Senaryosu size mi ait? (dizinin yayını başladı; ismi Nerede Kalmıştık)

Senaryosu bana ait değil. Bir İspanyol sit-com’dan uyarlama. Bir sit-com’dan uyarlama olduğu için de kendisi de bir sit-com. Yine şükür ki çok iyi oyuncularla çalışıyorum, bu yüzden her şey gayet iyi gidiyor.

Dizi yönetmenliğine de sinemaya yaklaştığınız gibi mi yaklaşıyorsunuz?

Pek sayılmaz. İkisinin de yeri ayrı… Ne bileyim işte…

Çekmeyi hayal ettiğiniz ve fakat büyük bir bütçe gereken, ilerisi için beklediğiniz projeleriniz var mı?

Hayal ettiğim şeyleri birer birer çekiyorum çok şükür. Neticede nasıl olsa düşündüğüm her şeyi yapmam mümkün olmayacak. Niye bunun için hayıflanayım.

Kategoriler
söyleşi

Nezih Ünen Röportajı: Anadolu’nun Kayıp Şarkıları

Farklı sesiyle ve şarkılarıyla, eskilerden hatırladığımız bir müzisyen öyle bir iş çıkardı ki, seyreden (ve dinleyen) herkesi kendisine hayran bıraktı. Çingene Yüreğim, Karnaval gibi şarkıları halen hafızalarda kazılı olan bu isim Nezih Ünen. Geçen sezon İstanbul Film Festivali’nde ilk gösterimi gerçekleşen; geçtiğimiz ay da 45. Antalya Altın Portakal Film Festivali belgesel bölümünde yarışan Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın yaratıcısı Ünen, yaptığı bu işle bizlerde de çok büyük bir hayranlık uyandırdı. Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın gösterime girmesine daha maalesef birkaç ay varmış. Ama biz bu muhteşem işe yıllarını ve yeteneğini koyan ustayla bir söyleşi gerçekleştirdik. Sorularımızı İspanya’nın Manresa şehrindeki bir festivalden eposta aracılığıyla yanıtlayan Nezih Ünen’e herkes gibi biz de büyük bir teşekkür borçluyuz.

Her sorudan önce, en merak ettiğimiz soruyla başlayalım. Seyreden herkesin büyülendiği bu yapıt ne zaman sinemalarda gösterime girecek?

Bu kış vizyona girmesi konusunda çalışıyoruz.

Anadolu’nun Kayıp Şarkıları, müzisyen kimliğinizin itici gücüyle hazırladığınız bir müzikal-belgesel. Böylesi meşakkatli bir yolculuğa çıkmanızın ardında nasıl bir heyecan yatıyor? Sizi harekete geçirip cesaretlendiren neydi?

Dünyada çok az sanatçıya gerçekten “yeni” birşey yapmak kısmet olur. Ben de yıllardır Anadolu müzikleri ile ilgili bir modernizasyon çalışması yapmak istiyordum. Bu aynı zamanda dünyaya yeni bir şey sunma fırsatı olacaktı. Hem bir sanatçı olarak büyük bir onur kazanmak, hem de bir insan olarak ülkesi için önemli bir kültürel hamle yapma fırsatı elde etmek büyük bir motivasyondu.

[google 238183748488841187&hl]

Bu film ilk deneyiminiz olurken, bir de Anadolu kültürü derya-deniz diye düşünüp gözünüzün korktuğu oldu mu hiç? İşe ilk nereden başladınız?

Bir şey beni korkutacak kadar heyecanlandırmıyorsa, yapmakla uğraşacak kadar da çekici gelmiyordur. O yüzden genellikle bir kere yaptığım şeyi bir daha yapmam diyebilirim. Çok fazla düşünmedim, doğrudan işe giriştim. Çok kapı çalıp pek azından fayda sağlayarak uzun ve sabırlı bir yolculuk sonunda bu hedefe ulaştık.

Çekimlere başlamadan önce nasıl bir önhazırlık yaptınız?

Anadolu’da nerede ne bulacağımızı araştırdık. Fazla bir kaynak bulamadık. KALAN müzik ilk çaldığımız kapıydı tabi. Sağolsun Hasan Saltık bize büyük moral verdi.

Anadolu’nun güzel insanlarının, filmde çok doğal olduklarını görüyoruz. Kamera karşısında hiç sıkıntı yaşamadılar mı?

Bizim korkutmayan samimi tavırlarımız sayesinde onlar da çok rahattılar. Zaten Anadolu insanı büyük şehirdekinden çok farklı. Kamera, televizyon falan çok umurlarında değil. Daha çok bizi bir misafir olarak iyi ağırlamakla meşguldüler.

Çekim yaptığınız bölgelerden filme dahil edeceğiniz kültürleri zorlu bir süreçte seçmişsiniz. Bu seçimi neye göre yaptınız? Çekim yaptığınız; ama filmde olmayan bölgelerle ilgili ayrı bir çalışmanız var mı?

Filmin belli dinamikleri var ve kullanacağımız performansları buna göre seçtik. Tabi ki kültürel eşitliği de sağlamaya özen gösterdik. Bu filmde kullanmadığım her şeyi en azından bir arşiv serisi olarak yayınlamak niyetindeyim.

Toplamda elinizde ne kadar bir görüntü stoğu oluştu? İleride bunları akademisyenler ya da araştırmacıların kullanımına açmayı düşünüyor musunuz?

Elbette, elimdeki diğer malzemeyi uzman kişilerin de yardımıyla en doğru formatta sunmak istiyorum.

Kurguyu hangi kriterler doğrultusunda gerçekleştirdiniz? Ne kadar bir sürede gerçekleşti post prodüksiyon aşaması?

Post prodüksiyon 3 yıl sürdü. Bunun üzerine 2 yıl da revizyon çalışmaları sürdü. Bu sürece müzik çalışmaları yani aranjmanlar, kayıtlar ve miks de dahil. Amaç Türkiye’de ve dünyada ortalama sinema seyircisinin ilgisini kaybetmeden seyredebileceği keyifli bir film ortaya çıkartabilmekti. Bu tür bir format için oldukça zor bir hedefti ama görünen o ki bunu fazlasıyla başardık.

Filmde bazı şarkılara düzenleme yapılmış, bazıları da orijinal halinde bırakılmış. Düzenlemelerde sınırlarınızı nasıl belirlediniz? Bu şarkıların ruhunu kaybetmemeyi nasıl başardınız?

Sınır olarak sadece şarkıların özünü zedelememek, anlamını bozmamak vardı. Onun dışında korkmadan herşeyi yaptık. İnsan kendisi anlamadığı birşeyi doğru anlatamaz. O yüzden ilk işimiz Anadolu’yu doğru tanımak ve doğru anlamak oldu. Yaptığımız işin tehlikesini, kaş yaparken göz çıkartabileceğimizi de biliyorduk ama özgüvenimizi kaybetmeden en cesur şekilde hareket etmekten de geri kalmadık; çünkü amacımız doğruydu. Bu ülkeye, sorumsuzca her işe el atıp bozanlar kadar, elini korkak alıştırmış insanların da fayda getirmediğini düşünüyorum.

Filmin emeği çok, peki bütçesi nasıl? Destek aldığınız yerler oldu mu?

Bu konuda gerçekten büyük hayalkırıklığı yaşadık. Her yıl batıdan gelen sanat etkinliklerine -doğru bir iş yaparak- milyonlarca dolar harcayabilen bir ülkenin, kendi kültürüne bu kadar cimri ve korkak yaklaşması inanılır gibi değildi. Beş yılda tek bir sponsor bulamadık. Böylesine pahalı bir projede Kültür Bakanlığı’nın standart desteği ise bütçenin yüzde onunun altındaydı. Tek kayda değer finansal desteği, bir işadamı olan ortak-yapımcı arkadaşım sağladı.

Yabancı festivallere gitme konusunda çalışmalarınız var mı?

Şu anda bu satırları İspanya’nın Manresa şehrindeki bir kültür festivalinden yazıyorum. 3 saat sonra filmimiz gösterilecek. 2 gün sonra da Fransa’nın Montpellier şehrindeki festivalde de gösterilecek. 21 kasımda Selanik Film Festivali’nde gösterimimiz ve konserimiz var. Sonrasında da devam etmeyi umuyorum.

Peki, müzikal açıdan size nasıl katkıları oldu Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nın?

Burada önemli olan benim bir katkı yapabilmem. Tabi ki yaşadıklarımdan çok şey öğrendim.

Projenin pek çok ayağı var elbette. Geçen sene olduğu gibi, bundan sonra da Anadolu’nun Kayıp Şarkıları kapsamında konserler olacak mı?

Konserler olacak elbette. Önemli olan bu konserleri büyük çaplı bir etkinliğe dönüştürebilmek ve uluslararası arenaya taşıyabilmek. Türkıye için de çok büyük bir fırsat ama burada ilgililere bunu anlatamadık henüz. Halk yine önde gidiyor gerçekleri görmekte.

Misal köyünden hiç çıkmamış birisinin Babylon’da şarkı söylüyor olması çok enteresan gerçekten. Peki, çekimler yapılırken bu konularda bilgilendirilmişler miydi?

Biz bile bilmiyorduk işin nereye gideceğini ama onlara geniş kapsamlı bir proje olduğunu anlatmaya çalıştık, bununla ilgili de muvafakatnamelerini aldık.

Filmde yer alan bu insanlar, maddi anlamda elde edilecek kazançtan hiç pay alacaklar mı?

Kesinlikle. Yasal hakları olan telifleri almaları için gereken hukuksal çalışmayı ilgili meslek kuruluşu ile başlatacağız. Ben de telif hakları konusunda yıllarca çalışma yapmış bir eser sahibiyim.

Albümünü çıkarmayı da düşünüyor musunuz?

Çok yakında.

Kategoriler
söyleşi

Selim Evci Röportajı: İki Çizgi

Bu yıl Altın Portakal Film Festivali’nde yarışacak olan bağımsız türk filmi İki Çizgi’ye geçtiğimiz günlerde bir giriş yapmıştık. Venedik’te dünya prömiyerini yapan filme, dünya sinema çevrelerinden çok olumlu eleştiriler gelmişti. Filmin yalın dili ve akışkan yapısı Antonioni’yle kıyaslanmıştı. İşte bu filmin yaratıcısı Selim Evci ile Bakınız.com olarak, eposta aracılığıyla röportaj yaptık. Kısa filmcilikten gelen Selim Evci’nin ideali, uzunmetrajlı film çekerken de kısafilm çeker gibi; hem maddi hem manevi bağlamlarda bağımsız olabilmekmiş. İki Çizgi filmiyle bunu başardığını ifade ediyor. Samimiyet ve gerçek hayata bağlılığın bir filmi iyi yapan önemli öğeler olduğunu söyleyen Evci, İki Çizgi’yi anlatırken kısafilmciliği, örnek aldığı yönetmenleri ve dünya sineması kavramı hakkındaki görüşlerini de bizlerle paylaştı. Kendisine buradan tekrar teşekkür ederek sorularımızı ve yanıtlarını olduğu gibi yayınlıyoruz.

Filminizi henüz izleme fırsatımız olmadı. Ama tanıtımları üzerinden, Türkiye sinemasında örneklerinin çoğalmasını dilediğimiz sadelikte bir film izleyeceğimiz hissine kapıldık. Nasıl oluştu filmin fikri?

Teşekkür ederim. Filmin fikri, gözlem, sorgulama, ifade etme gibi ihtiyaçlar sonucunda ortaya çıktı diyebilirim.. Aslında öğrencilik yıllarında yazmaya başladığım bir senaryoydu. Uzunca bir süre bekledi bu süre içerisinde. Sürekli güncellendi hikaye ve sonunda perdeye ulaşabildi.

Uzmanlığınızın kısafilm olduğunu söylersek yanlış olmaz. İki Çizgi’yi çekerken, kısacı kimliğinizden gelen disiplinler neler kattı filme?

Uzmanlık fazla bir ifade olur. Fakat kısafilmi çok seviyorum, uzunca bir süredir de aktif olarak ilgileniyorum. Benim idealim kısafilm çeker gibi uzunmetraj çekebilmekti hep. Burada bağımsız olabilmeyi kastediyorum. İki Çizgi’de bunu başardık; her yönüyle özgür bir film oldu. Buradan şu sonuç da çıkabilir. Kısafilm uzun filme göre daha mı özgür? Bir genelleme ile baktığımızda, kesinlikle evet.

Filmin künyesine baktığımızda, her yerinde sizin isminizle karşılaşıyoruz. Neden her işi kendiniz yapmayı tercih ettiniz?

İşte bu kısafilmden gelme bir alışkanlık. Kısafilm çekenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktir. Her aşamasını çok seviyorum film üretiminin ve keyif almak için kendim ilgileniyorum. Yapım sonrası, özellikle kurgu inanılmaz heyecan verici. Bu yüzden uzun sürdü İki Çizgi’nin kurgusu, bir türlü vedalaşamadım filmle ve sound editini de kendim yaptım.

Bir röportajınızda dünya sinemasını hedeflediğinizi söylemişsiniz. Bu cümlenizi biraz açabilir misiniz? Dünyada kabul gören belli kalıplar mı var?

Dünya sineması derken, filmimi dünya seyircisine ulaştırmak istediğim anlamında söyledim. Yani çok sayıda insana ve farklı kültürlere ulaşabilmek… Bunun içerisinde Türkiye de var tabii. Hiçbir zaman şöyle bir film yapayım, şu kalıpta olsun diye düşünmedim.

Son yıllarda dünya sinemasında kırsalda yapılan filmlerin 1-0 önde başladığı gibi bir görüş var. Buna katılıyor musunuz?

Bilmem, belki bu tür filmler insanların içlerindeki şehirden kaçma duygusunu harekete geçirdiği için fazla ilgi görüyordur.

Beğenmek ve örnek almak arasında bir fark olduğunu kabul edersek; örnek aldığınız yönetmenleri öğrenebilir miyiz?

Çok var; Kieślowski, Kubrick… Sinema kitaplarında yazan ve beğendiğim tüm yönetmenlerden bir şeyler çıkartmaya çalışırım.

İki Çizgi’nin Antonioni’nin sinemasıyla kıyaslanması sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Gurur verici. İtalyan eleştirmenlerin ifade ettiği bir şey bu. Benim için çok erken olduğunu söyledim; fakat bir yandan da çok etkilendim.

Şehirden çıkışın – kaçışın çekiciliği sizce nereden geliyor?

Şehirlerin bunaltıcılığından ve insanın doğalına kavuşma isteğinden… Benim için bir halk otobüsünün egzozundan çıkan koca, siyah duman yeterli oluyor bazen.

Bir sonraki filminizin rotası tersi yönde olacakmış. Rotadaki bu değişiklik hikayeye ne ölçüde yansıyacak?

Kırsaldan kente bir yolculuk olacak. Yine bir kadın-erkek ilişkisi var yüzeyde… İki film arka arkaya izlendiğinde yepyeni bir üçüncü film duygusu yaratabilir. Müzisyen bir çocuğun ve kızın hikayesi olduğu için, ikinci filmde müzik çok önemli olacak.

İki Çizgi’de hangi noktalara ağırlık verdiniz? Neden?

Modern Türkiye, modern olmaya çalışan Türkiye, gelenekleriyle birlikte modern görünmeye çalışan Türkiye ve onun önemsenmeyen meselelerini anlatmaya çalıştım.

Sizin açınızdan bir filmi iyi yapan ögeler nelerdir? İki Çizgi’yi bu doğrultuda nasıl eleştirirsiniz?

Samimiyet, gerçek hayata bağlılık… Bu iki unsurun İki Çizgi’de olduğunu düşünüyorum.

Seyrederken, beğeniyle karışık “bunu ben çekmeliydim” duygusuna kapıldığınız filmler oldu mu?

İlk aklıma gelen Taxi Driver. Ama bu tür bir duygu sonrasında genelde hırslanıyorum ve hemen bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Kendimi geliştirip bir an önce öyle bir film çekebilmek için.

Filmin çekimleri ne kadar sürdü? Kurgu için 6 ay çalışmışsınız. Her zaman titiz çalışan bir yönetmen misiniz?

Kurgu çok keyifli olduğu için… Bir de ilk filmlerle kurguda vedalaşmak çok zor oluyor. Çünkü dönüşü olmaz bir yolculuğa çıkıyor film. O odadan çıktığında bu da çok büyük bir sorumluluk ve sizin ilk filminiz. İkinci bir şans olmayabilir.

Altın Portakal’ın adaylarındansınız. Geçen sene Yumurta sade üslûbuyla diğerlerinin arasından sıyrılmıştı fakat jüri çok eleştirilmişti. Sizce bu seneki jüri üzerinde bu konuya dair bir baskı olacak mıdır?

Jüri kararları hep tartışılır, çok fazla büyütmemek lazım. Filmlerin değerini en iyi, zaman belirler.

Kategoriler
söyleşi

Milcho Manchevski Röportajı

Çok önce kurgusuyla, senaryosuyla, görüntüleriyle hepimizi büyüleyen Pred Dozhdot (Yağmurdan Önce) filmini, çoğumuz birden fazla izlemişizdir. Bu harika filmin yaratıcısı Milcho Manchevski, daha sonra Hollywood’da bir kaç projeye girişmiş fakat taviz vermez inadı ve yaratıcılığı, büyük prodüktörlerle anlaşmasına engel olmuş. Bir süre sonra çektiği Dust filmi maalesef ülkemizde gösterilmedi, fakat 3 ekimde yeni filmi Senki (Gölgeler)  gösterime giriyor; dağıtımcı ise Filma. Gölgeler’in gösterime gireceğini duyunca yaşadığımız heyecanla ve tüm arsızlığımızla Manchevski’ye bir eposta gönderdik.

milcho_manchevski.jpg

Bu usta makedon yönetmen, Bakınız olarak gönderdiğimiz epostayı sağolsun, geri çevirmedi. Sonrasında da hazırladığımız soruları uzun uzun yanıtladı. Biz de bu çarpıcı röportajı sizlerle paylaşmanın sevincini yaşıyoruz. Merakımız ve sorularımız her ne kadar son filmine yönelemese de, aldığımız yanıtların kendisiyle ilgili merak ettiğimiz çoğu noktayı aydınlatabildiğini görmek ise ayrı bir sinefil mutluluğu. Girişi daha fazla uzatmayıp, sadede gelelim ve bu kıymetli röportajla sizleri başbaşa bırakalım.

Başarınızı bireysel bir başarı olarak mı değerlendiriyorsunuz yoksa ülkenizde iyi film yapmanız için uygun koşullar da var mıydı?
Bu konu spekülasyona çok açık. Fakat şunu da belirtmem gerekir ki, film okulundan mezun olduktan sonra Makedonya’yı terk etmek zorunda kalmıştım. Çünkü film yapmaya kalktığımda mevcut düzen ve daha yaşlı meslektaşlarım beni engellemişlerdi. Yapmaya kalktığım iş de yaratıcı bir topluluktan en yüksek puanları toplamış bir filmdi.
Sonrasında New York’a taşındım ve on sene sonra, BEFORE THE RAIN’in senaryosu ve finansmanıyla döndüm. Her ne kadar filmi Makedonya’da çekmiş olsam da, hükümet filme ancak ve ancak film bitmeye yakın, yüzde yedilik bir bütçeyle destek oldular.

BEFORE THE RAIN sonrasında olaylar nasıl gelişmişti? İlk filminizin başarısının ardından üzerinizde bir baskı oluşmuş muydu?
Evet, gerçeketen çok baskı hissetmiştim. Ben hayatım boyunca en iyi öğrenci olmuş ve işlerimin aşırı titiz ve mükemmel olmasına özen göstermişimdir. BEFORE THE RAIN inanılmaz reaksiyonlar almıştı. Sadece filmde ağlayan sıradan izleyiciden değil; üzerine makaleler yazan, seminerler veren entellektüellerden; türkiye, arjantin, isveç, italya gibi ülkelerde yılın en iyi filmi seçenlerden ve tabi Hollywood’dan… bana yüzlerce… yüzlerce ve yüzlerce proje teklifi getiren Hollywood’dan.
Herkesi mutlu etmek imkansız. İnsanların benden beklediklerini tekrarlamak yerine, ben alışılmadık, deneysel ama yine de eğlenceli bir ikinci film yapmaya karar verdim.

BEFORE THE RAIN bir çeşit doğu avrupa sineması olduğu için, sonrasında da sizden o tarz filmler mi beklenmişti? Bu sebeple eleştirilmiş miydiniz?
Evet, benden doğu avrupa sineması yapmamı bekliyorlardı. Ben bu tarz etiketlemeleri itici ve ırkçı buluyorum. Ayrıca doğu avrupa sineması dedikleri nedir?  Bergman’ın Persona’sı lehçe çekilseydi farklı bir film mi olurdu? Bence bu sanat gibi muhteşem bir şeye ukala ve bürokratik bir bakış. Çoğu yönetmen de bu aşağılayıcı kategorizasyonu kabul ediyor. Çünkü bu, onlara filmlerini finanse etme, gösterme ve tanıtımını yapmalarında yardımcı oluyor; özellikle festivallerde. Ama bu temelde kendini satmanın aşağılayıcı bir yolu. Burada sadece doğu Avrupa sineması etiketinden bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey ‘dışarıdakilerin’ yabancı bir kültürü kabullenmek, tecrübe etmek ya da öğrenmek yerine; bir sanatçı tarafından anlatılan kültürel bir hikayesini  görmeyi tercih etmeleri. Başka bir deyişle; festivaller, batılı prodüktörler ve eleştirmenler,     üçüncü dünya yönetmenlerinden (buna balkanlar da dahil) belirli bir egzotik portre anlatmalarını istiyorlar. İstedikleri türden filmleri teşvik edip, ödüllendirerek sahtekarlıklarını sürdürüyorlar. Bir Fransız eleştirmen, BEFORE THE RAIN’i beğenmemiş; sebebi ise filmin kötü olması değil, doğu Avrupa estetiği taşımamasıymış… Bu ne ukalalık! O karar veriyor sanki neyin doğu avrupaya ait olacağına. Bir filmi iyi yapan coğrafî koşullara uygunluğu mudur? Birkaç yıl önce Avusturyalı bir prodüktör GÖLGELER’i baştan yazmamı istedi çünkü yeteri kadar Makedonyalı değilmiş. Bahsettiğim kişi Viyana’da yaşayan ve ömrü hayatında Makedonya’yı görmemiş biri.

İlk filminizden sonra Hollywood’da, Three Kings (Warner Bros) ve Ravenous (Fox) gibi bazı projelerde adınız geçmişti. Fakat bu büyük şirketlerle bir şekilde anlaşamadınız. Biz o dönemki kararlılığınızı takdirle karşılıyoruz. O dönemi sizden dinleyebilir miyiz?
Evet, doğru. Hollywood’da bazı projelerin ilk aşamasında; bazı ilerlemiş projelerde ve yıldızlarla çalıştım. Eğer çok para kazanmak istiyorsanız, Hollywood harika bir yer. Fakat yaratıcı, sanatsal bir şey yapmak istiyorsanız, ya da samimi insanlarla zaman geçirmek istiyorsanız Hollywood tam bir zaman kaybı. Benim mütevazi bir hayatım ve kendime yetecek kadar param var. Ayrıca benim için takdir ettiğim insanlarla birlikte olmak ve ilgime çeken projelerle uğraşmak çok daha önemli.

Yakın zamanda fransız yönetmen Mathieu Kassovitz, Hollywood’da Babylon A.D. isminde yeni bir film yaptı fakat ardından Fox’un filmi nasıl berbat ettiğine dair bir röportaj yaptı. Hollywood’da yönetmen filmi yapmanın bir yolu yok mu? Bağımsız bir film yapmak istiyorsa Kassovitz ülkesine geri mi dönmeli sizce?
Hollywood’da bir yönetmen ancak prodüktörlerle aynı görüşe sahipse yönetmen filmi yapabilir. Buna örnek olarak Spielberg’i verebiliriz. Aksi takdirde Hollywood’da ‘author sineması’na neredeyse ilgi duyan hiç kimse yok desek abartmış olmayız. Bu sistem içinde de, dışında da pek çok yaratıcı film yapılıyor. Todd Solondz [Happiness] ismini örnek olarak verebiliriz. Fakat Hollywood kendini hayal fabrikası ve yaratıcılık cenneti gibi satmaya çalışan, ego-güdümlü bir bataklık.

Tüm bu Hollywood maceralarının ardından ikinci filminiz DUST’ı çektiniz. Dust bazıları tarafından çok eleştirildi, bazıları tarafından çok beğenildi. Sizce DUST hak ettiği değeri gördü mü?
DUST’ın Türkiye’de gösterime girmemiş olması çok üzücü. En sevgili, en eğlenceli ve en komplike filmimdir. Çok fazla seyirciyi kışkırtan, bazılarının vahşice eleştirdiği fakat bazılarının da üstüne seminerler düzenlediği, üzerine kitaplar yazdığı, derslerde kullanılan bir film. DUST, kubist ve öykücü bir filmdir. Zihnimizdeki bazı ilüzyonları ve klişeleri yapısal çözümlemeye [dekonstüksiyon] çalışan bir filmdir; tarih nasıl yazılmış ya da hikayeler nasıl oluşturulmuş gibi… Osmanlı askerlerinin çok vahşi gösterildiği yönünde eleştirilmişti film. Fakat filmdeki tüm askerler vahşiydi: Makedon, türk, Arnavut, yunan, Amerikalı. Bu filmin ‘iyi adamları’ sadece kadınlardı. Vahşi ama aslında romantik bir filmdi. Umarım bir gün türkiyede gösterim şansı bulur.

Domates imgesinin ardındaki sebep nedir? Her filminiz domateslerle başlıyor. Duyduğumuz kadarıyla GÖLGELER de domates imgesiyle başlıyormuş.
Evet, BEFORE THE RAIN makedonyada bağlarındaki domateslerle başlar. DUST New York sonbaharında marketteki domateslerle açılır. GÖLGELER’de ise ilk, makedonyada bir bilgisayar ekranındaki dijital domatesleri görürüz. İlk başta Makedonya domatesini sevmemle başladı her şey: amerikadaki plastik kokan domateslerin aksine, gerçek domates gibi kokmaları sebebiyle. Ayrıca makedonyayı anlatan bir simge de arıyordum.

Neden film çekiyorsunuz? Sebepleriniz nedir?
Sadece yazdıklarımın, yetersiz bir yönetmenin ellerinde mahvolmadığından emin olmak istiyorum.

Siz aynı zamanda bir fotoğrafçı, yazar, gazetecisiniz. Tüm profesyonel uğraşlarınızda insanlara ne vermeye çalışıyorsunuz?
Diğer çoğu sanatçı gibi, kelimelerden daha kesin olan duygular ve konseptler üzerinden iletişim yaratmaya çalışıyorum.

GÖLGELER’e gelecek olursak… son filminizin ilk cümlesi neydi? Başka türlü ifade edersek, sizi GÖLGELER’i yazmaya iten fikir neydi?
Başta kentli bir korku filmi yapmak istiyordum. Manhattan’a nehrin karşısından bakıyordum ve şehrin içinde, şehirden daha gerçek bir hayalet şehir nasıl olur diye düşündüm. Fikir üzerine düşünmeye başladıkça, ölülerle konuşmaya odaklandım. İlginç olan: GÖLGELER’deki ölüler,  canlılardan daha sıcak, daha arkadaş canlısı ve daha anlayışlı olur.

GÖLGELER filminin temel bir cümlesi var mı?
Bazen ölüler canlılardan daha yüksek sesle konuşur.

Senaryoyu yazarken hayal ettiklerinizi filme alabildiğinizi düşünüyor musunuz?
Sinema, hayallerden daha fazla disiplin ister.

Peki, filminizi bir seyirci gözüyle seyrettiğinizde beğendiniz mi?
Güzel soru. Emin değilim… Sanırım seyirci gibi seyredebilmem için epey zaman geçmesi gerekecek.

Filminizi çekerken, çok sahne değiştirir misiniz? Yoksa senaryonuza tamamen sadık mı kalırsınız?
Senaryoya, çizimtaslağına (storyboard) ve provalara %90 sadık kalırım. Fakat çekim başlıbaşına bir deli işi. Ortam yaratıcılığa çok müsait olmadığından, yaratıcı tüm işleri önceden halletmeye çalışıyorum.

Kendi ülkenizde nasıl karşılanıyorsunuz? Makedonlar size daha mı fazla saygı gösteriyor yoksa ne yaparsanız yapın eleştiriliyor musunuz? (Bunu sormamızın sebebi türkiyede üretken ve yaratıcı insanlar ne yaparsa yapsınlar, genelde eleştiriye maruz kalırlar)
Bazıları gerçekten yaptığım işe saygı duyuyor; bazılarıyla eleştiriyor. Ama sinemacı ve entelektüel açıdan çoğu makedonun bana saygı duyduğunu söylemem gerekir. Onların sevgisi ve bağlılığı beni çok etkiliyor ve devam etmemi sağlıyor. Kültürel yapılanmalarda bazı insanlar kendilerini tehdit edilmiş hisseder ve kıskançlık duyarlar. Umarım ben onların yerinde olsaydım, o kadar kıskanç olmazdım.

Dünya çapında meşhur bir yönetmen olarak; medyanız ya da insanlarınızdan, makedonyayı anlatmanız konusunda baskı hissediyor musunuz?
Evet, insanlar makedonyayı olduğu gibi ya da sanatçının gördüğü gibi değil; kendi hayal ettikleri ve arzuladıkları gibi anlatmamı bekliyorlar.

Türkiyeyle ilgili de bir soru sormadan olmaz. Türkiyeyle ilgili ne biliyorsunuz? Türk filmi seyrettiniz mi?
Pek çok türk filmi seyrettim. Biri de en beğendim on filmden* biridir. Kısaca özetlemem gerekirse türkiyeyi de, ilki çocukluğumda olmak üzere, pek çok kez ziyaret ettim. Kültürünü ve geleneksel yönlerini çok seviyorum. Hem benim kültürümün aynısı, hem de yabancısı olduğum bir kültür. Osmanlının bu zeminde nasıl işlediği hep ilgimi çekmiştir: posta, hesaplar, nüfus, diller, aile, diller ve yemek… hele yemek konusunda herhalde dünyanın en iyisi.

Bu güzel  sohbetten sonra bir de hızlı soru-cevap bölümü yaptık kendisiyle. Bizleri kırmayıp, bu küçük oyunu da yanıtlayan Manchevski’ye ne kadar teşekkür etsek azdır herhalde.

Yakın plan mı, genel plan mı: Yakın plan

Gerçek mi, kurmaca mı: Eskiden kurmacaydı, artık gerçek.

Tarkovski mi, Bergman mı: Kesinlikle Bergman.

Domates mi, kavun mu: Her ikisi de aşırı miktarda. Makedonya Kavun Bostanları Topluluğu’nun kurucularından biriyim.

Sabit mi, hareketli mi: Hareketli

Gün mü, gece mi: Gece

Sıradan insanlar mı, asil insanlar mı: Sıradan insanlar

İnsanlar mı, hayvanlar mı: İnsanlar

Star Wars mu, Star Trek mi: Mad Max

Kayıp mı, bulunan mı: Bulunmaya çalışan bir kayıp

Tren mi, uçak mı: Uçak

35mm mi, 16mm mi: 16mm

Sessizlik mi, gürültü mü: Sessizlik

Kategoriler
söyleşi

Murat Şeker’le Aşk Tutulması

Türk sineması atağa kalkalı oldukça bir süre geçti. O kadar ki, bir dönem herkesin ağzına pelesenk olan “atağa kalkmak” deyimini hiç duymaz olduk. Sinema sektörü her türden üretim yapıyor diyebiliriz artık. Avam filmlerde çıtayı Recep İvedik seviyesine kadar indiren sektör, garip bir şekilde; eskiden en fazla iş yapan romantik-komedilere bir türlü soyunmamıştı. Ve sonunda bu gidişe dur diyen biri çıktı, Murat Şeker…

2 Süper Film Birden‘le sinemaseverleri heveslendirdikten sonra, Platofilm’e yaptığı Plajda filmiyle heveslerimizi kursağımızda bırakan Şeker, şimdi kendi yapım şirketi olan SugarWorkz ve Tims ortak yapımıyla fenerbahçeli bir gencin aşkını anlatacak. Türü romantik-komedi olan yapımın başrolerinde Tolga Sayışman ile Fahriye Evcen oynuyor. Film 24 ekimde gösterime girecek.

Biz de merak ettik. Aşk Tutulması da Plajda gibi bir film mi, yoksa 2 Süper Film Birden gibi mi diye. Spekülasyon yapmak yerine Şeker beye eposta gönderdik. Sağolsun, filmin hazırlıklarından zaman ayırdı bizlere de yanıtladı sorularımızı.

Plajda’nın afişi hakkında ne düşünüyor? Sinan Çetin‘le çalışmak nasıl bir tecrübeydi? Aşk Tutulması nasıl bir film? Nasıl bir kitleyi hedefliyor? Fenerbahçe hayatında nasıl bir yer tutuyor? Önümüzdeki on yılda neler yapmayı planlıyor?

Eposta adresinizin Klaus Hoffman olmasının sebebi nedir? Bir nevî kıymeti bilinemeyen yetenek olarak gördüğünüz biri mi?

90’ların ortalarında internet ilk gündeme geldiğinde elektronik postanın ne menem bir şey olduğunu öngörmek zordu. Lakaplar ve gizli isimlerin yaygın olması bu sebeple ilk adreslerde yaygındı. Klaus Hoffmann da o zamanlar elektronik müzik üzerine yazılar yazan bir kişi olarak benim sanal ismimdi. Laboratuar günlükleri olan hayali bir kimyager.

2 Süper Film Birden ile az ama öz bir sinemaseverde büyük umutlar doğurmuştunuz. Fakat sonrasında farklı bir çizgiye yöneldiğinizi söylemek doğru olur mu?
Yönetmenlik ve yapımcılık benim mesleğim. Yani ekmek teknesi. Her projede yapımcılık yapmak kolay değil. Riskli ve zorlu bir statü. Aslında “Plajda” benim için deneysel bir deneyimdi. Tıpkı “2 süper film birden”deki Necati gibi yani. Sinan Çetin’le çalışmak başlı başına bir macera çünkü. Ben de başka bir yapımcıyla çalışabilir miyim diye kendimi denemiş oldum. Kendimi daha çok bir Anadolu takımına kiralık gönderilen bir Fenerbahçeli futbolcu gibi hissettim. Yani aslında çizgim değişmedi. Yolu uzattım. “Aşk Tutulması”nı izleyince ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Plajda filminin hedef kitlesi, 2 Süper Film Birden’le çok farklıydı. Sinan Çetin’le çalışmak zor muydu? Nasıl tecrübelerle ayrıldınız Platofilm’den?
Komedi-gençlik filmi yapmak istiyordum genel olarak gençlikle bağ kurmak için. Ama tabi ki sinemada son söz yapımcınındır ve filmden memnun olsam da Sinan özellikle afiş konusunda beni delirtti diyebilirim. Halka yönelik yapayım derken gayet avam bir tasarımı tercih etti. Kulağıma küpe oldu bu deneyim benim için. Şimdi yapımcı benim ve huzurluyum. Yapımcı ortağım da Timur Savcı gibi rasyonel ve çağdaş bir insan olduğu için de ayrıca mutluyum.

Aşk Tutulması’na gelecek olursak… öncelikle nasıl bir hedef kitlesi var bu filminizin?
Herkes diyebilirim. Yani tabi ki genç kuşak odaklı bir aşk filmi ama futbol taraftarı olanlar, aradığı aşkı bulamayanlar, gençliğinde görücü usulü evlenenler ve gülüp sıcak ve samimi dakika geçirmek isteyen herkes kendinden bir şeyler bulacak “Aşk Tutulması”ında. Güzel bir film oldu. Ben gayet memnunum.

Senaryodaki Selami Genli isminden yola çıkarsak, Aşk Tutulmasının 2 Süper Film Birden’e daha yakın olduğunu düşünebilir miyiz?
Tabi ki söyleyebiliriz. “Plajda”sipariş bir filmdi. Sipariş olan şey bir eser olamaz. Zaten komedi-gençlik formatı, tarz olarak pek de zorlanabilecek bir format değil. Amaç belli, hedef kitle belli. “Aşk Tutulması” romantik – komedi formatı ekseninde özgün bir proje. Kendimden çok şey kattığım bir iş. O manada bir “eser”. Selami’nin de katkısı büyük tabi ki. O hem senarist hem de asistanım. “Plajda” da sadece yardımcı yönetmen olarak yer almıştı. İyi günde de kötü günde de beraberiz anlayacağınız.

Senaryodan montaj bitimine kadar, bu filmde hangi ögelere öncelik verdiniz?
Asıl amaç sıcak ve samimi bir Türk filmi yapmaktı. Senaryoyu kelime kelime yazarken de kare kare montaj yaparken de en titizlendiğimiz şey bu oldu. Çünkü her film yarattığınız atmosfer kadar gerçektir. “Aşk Tutulması” da mahalle kavramı, taraftarlık, aşk ve sadakat ekensinde gezinen bir proje. Eski Türk filmlerinin havasınında Türk işi bir romantik komedi filmi oldu.

Bu senaryonun doğumunda canlanan ilk fikir neydi? Hangi fikir üzerinden yola çıkarak bu filme soyundunuz?
“Aşk tutulması”nın asıl çıkış noktası bizzat ailem ve kendim diyebilirim. 35 yaşındayım ve 34 yıldır Fenerbahçe tribünlerindeyim. Babam daha altım bezliyken götürmeye başlamış beni maçlara. “takımına duyduğun aşkı ve sadakati bir kadına gösterebilir misin?” sorusuna yanıt arayan “Aşk tutulması”nın temel çıkışı da yaşadıklarım. İlişkilerim değişkenlik gösterse de çünkü FB hep aynı kaldı.

Böyle bir filmde reklamın önemli bir rolü olduğu gerçek. Nasıl bir reklam bütçesi ayırdınız?
Günümüzde PR çalışması yapmadan gişede beklentilere girmek hayalci bir yaklaşım. O kadar yoğun bir manipülasyon var ki. TV, radyo, internet, billboard. Bunları doğru kullanmak ve kullanabilmek içinde para bulmak, riske girmek bir zorunluluk. Biz de 200 bin dolar civarında bir bütçe ayırdık filmin reklamı için. Yani orta bütçeli bir iş bizimkisi. Umarım belli bir başarıyı yakalamak mümkün olur. Sonuçta her şey aziz Türk milletinin takdirine kalmış.

Sizce neden romantik  filme genel bir yönelim yok?
Aslında diziler de buna rastlamak mümkün. Ama sinemada yıllar sonra biz ilk kez böyle bir duygusal komediye el atıyoruz. Neden fazla örnek yok bilmiyorum ama belki de artık hayatı böyle romantik yaşayanların az sayıda kalmış olması en hakiki neden olarak söylenebilir. Kapitalizm duygularımızı köreltmedi mi?

Aşk Tutulması ismini seçmenizin sebebi nedir? Akıl tutulması kavramına sadece şeklen bir gönderme mi var yoksa akıl tutulması kavramından yola çıkarak “aşk yolunda aşkı feda etmek” gibi bir metaforik anlam da çıkarmalı mıyız?
Tabi ki “Aşk Tutulması” tesadüfen seçilmiş bir isim değil. Tutulma hali söz konusu olduğunda her şeyin alışılmış ritminin dışına çıkması söz konusu. Geçici de olsa. Tıpkı güneş tutulmasında dünyayla güneşin arasına giren ay gibi insan aşık olunca da hayatla kendisi arasına sevdiği girer ve bu tutulma süresi boyunca insan hayatı başka bir şekilde görür. Kısmen akıl tutulması bu aşk tutulmasının doğası gereği vardır. Zaten aşkla mantığın ne alakası var ki? Böyle mantıklı bir aşk kimseyi mutlu etmez.

Murat Şeker, önümüzdeki 10 yılda nasıl filmler çekmeyi planlıyor?
2010 yılına “1071-Malazgirt” projesine hazırlanıyorum. Ama öncesinde video ile çekebileceğim bir korku-komedi projesi var:”Kesik Başlı Gelin”. Senarist Selami Genli ile onu yazmaya başladık. Ayrıca piyasadan da teklifler alıyorum yani kiralık yönetmenlik de yapabilirim. Sonuçta yönetmenlik benim mesleğim yani ekmek param. Uygun projelere açığım. Ama nihai 10 yıllık planım Türk tarihinin üç dönüm noktasının epik filmlerini yapmak var. “1071-Malazgirt”den sonra “1453-İstanbul” ve “1923-Ankara”projelerimi göreceksiniz.

Son olarak Fenerbahçe’yi soracağız. Karakteri büyük bir takım taraftarı yapmanın dezavantajlarından çekinmiyor musunuz? Misal, galatasaraylıların filme tepkili yaklaşma olasılığı konusunda ne düşünüyorsunuz? Siz koyu bir taraftar mısınız?
Dediğim gibi filmin temel çıkış noktası bu: Aileden gelen Fenerbahçelilik. Renklere duyulan bağlılık ve hayatı o renklerle görme ısrarı. Ama benim ve yakın çevremin “totem” obsesyonu, kuşağımızın eş bulamama sorunu ve ilişkilerdeki gel-gitler de filmin diğer temel unsurları. Bir Fenerli olarak tabi ki ona dair olan her şeyi göğüslemeye hazırım. Ben ve filmdeki ana karakter fanatik ama film değil. Başka takım taraftarlarının da çok olumsuz yaklaşacağını düşünmüyorum neticede bir sataşma yok. Daha çok espriler var.