Paris, Texas: Kaybetmeye Mahkumdur Aşk

Paris, Texas: Kaybetmeye Mahkumdur Aşk

Ne kadar sıcak olabilir hava ya da güneş ne kadar yakabilir tenimizi? Tenimize nufus eden güneş, içimizde kıvılcımını çaktığımız aleve ulaşamıyorsa, hissiyatımızın dayandığı noktaya kadar bizi kavuracaktır.
Geçmişinizi kaybetmişsinizdir ve Texas sıcağında mahkumsunuzdur. Wim Wenders, durumun bu olduğuna fazlasıyla inandırır bizi. Muhteşem planlar, başarılı renk seçimleri ve kendisine ne olduğundan bihaber bir adamın hikayesiyle beraber.
Oysa bilemezsiniz ki sizi yakan güneş değil aşktır, bilemezsiniz ki hafızanızı söküp alan herhangi bir kaza değil hayatın ta kendisidir. Bunları öğrenebilmek için sadece biraz beklemeniz gerekir. Sıcak, boynumuzdan boşalan terler şeklinde akacak, geçmişini kaybeden suskun kahramanımız, bir kıvılcımla küle dönüşen hayatının izlerini yavaş yavaş hatırlayacaktır.

Wenders 1984 Altın Palmiyeli filminde tüm oklarını aile kavramına yöneltir. Bir aşkla başlayan, çocukla genişleyen daha sonra aşkın ağırlığı altında ezilen aile kavramıdır kadrajın hedefi. Travis, sevmiştir, kendinden yaşça küçük, güzellikçe öte birini. Jane’dir adı ve verir güzelliğinin hakkını. Bir süre sonra içi içini yer Travis’in. Sahip olduğu güzelliğin içinde yarattığı kıskançlık krizi, içindeki aşkın kudretinin önüne geçer. Artık söz sevginin değil, kontrolü tamamiyle kaybolmuş duyguların elindedir. Durum o raddeye varır ki, Travis, Jane’i yatağa kilitlemekten, Jane ise onu ateşler içinde hapsetmekten bir beis göremez olur.
Yönetmen, Paris, Texas’ta aile kavramıyla beraber, aşk’ı odağına alır. 147 dakika boyunca akıp durur film, yavaştır, ağırdır, sıcaktır ama bir dakikasından bile şikayet edemezsiniz. Wenders, aşkından kendini çöllere vurmak metaforundan haberdar mıdır bilinmez ama Travis, aşkından mütevellit çöllerdedir . Onun ki kendisini kaybetmiş bir arayış hikayesidir.

Yönetmen filme bilinmezler içerisinde başlar, hafızasını kaybetmiş ve tükenme noktasına gelmiş olan ana karakter kendini zar zor bir harabeye atar. Kimliğinin belli olmasıyla beraber kardeşinin kendisini almaya gelmesi bir olur. Texas’ta kaybolmuş olan karekter konuşmuyordur, zira söyleyecek kelimesi yoktur. Bir boşluğa doğru yürür, ufuk çizgisidir takip ettiği, kendi Parisidir aradığı. Babası, hep özenli bir kadın istemiş, kendisiyse avuçlarına aldığı en güzel kadını elinde tutamıştır. Hayat boşluğunda savrulacak kelime çoktur ama bunların vucudundan çıkabilmesi için öncelikle söylenmesi gereken, kendisini bu hale getiren kişinin bulunması gerekir.
Yollarda geçer Wenders’ın hikayesi, uzunca bir bölümü de kendisinin büyük bir ustalıkla bize aktardığı Teksas çölleridir. Anlarız ki şairin söyleyecek sözü varsa eğer, şiirin hüznünü çölün sıcağında da yüzümüze çarpmasını bilir.

Filmin rayına oturduğu, izleyiciyi koltuğuna mıhladığı bölümü, yaklaşık 8 dakikalık telefon konuşması sahnesidir. Travis yavaşça anlatmaya başlar cinnettini ve bizlerin zihnindeki boşluklarda dolmaya başlar o içini boşaltıkça. Harry Dean Stanton (Travis) tüm sadeliğiyle anlatır yaşananları, Nastassja Kinski (Jane)’in gözlerinden taşar hüzün. Bir yol hikayesi vardır önümüzde ve kaybetmeye mahkumdur aşk.

Muhteşem telefon konuşması sekansını, Jane ve Hunter’ın otelde buluşma sahnesi izler, Travis arabasındadır. Gideceği yer ise belli değildir.

Yüksekten korktuğunu zannediyordum diye sorar Walt, Oysa Travis düşmekten korkuyordur. Yine Paris’te geçen bundan yıllar sonra çekilmiş bir filmde ise der ki: Nasıl düştüğünüzün önemi yoktur, önemli olan yere nasıl vardığınızdır.


Leave a Reply