Paths of Glory: Çukurdakiler Ve Şatodakiler


paths-of-glory.jpg

Bakınız için yazan: Balkan Talu

Stanley Kubrick, Zafer Yolu (Paths of Glory) filmini Hollywood ‘Yağmurda Dans’ dönemine girdiği sıralarda yaptı. Kubrick daha 1957 yılında bizim insaniyetimizi sual etmeye başlamıştı. Vatan millet nutuklarına karnı hep tok oldu. Onun içindir ki hep çukurdakilerden, kölelerden yana saf tuttu. Zafer Yolu bu duruşun en önemli belgelerinden biri.

Stanley Kubrick’in Zafer Yolu isimli filmi çok da üzerinde durulan bir film olmadı. Biz Kubrick’i daha çok Spartaküs, Full Metal Jacket, Uzay Yolu Macerası, Dr Strangelove gibi eserleriyle hatırlarız. Kubrick neden mühim bir insandır bizim için?

Öncelikle, ezilen kölelerle beraber saf tutmuştur (Spartaküs). Medeni insanın esas derdinin hükmetmek olduğunu hatırlatır. Bu anlamda özünde gayet ilkel olduğunu. Soyumuzun sonunun da tam olarak bu şekilde geleceği yolunda uyarır bizi (Uzay Yolu Macerası). Full Metal Jacket’ta insan olmaktan çıkarır bizi. Filmin başında bizim kafamızdır aslında traş edilen. Bizim özümüzdür yok olan. Tetiğe basıp kendimizi vuracak cesaretimiz de olmayınca o son sahnedeki kız gibi deriz ki “hadi, yeter öldürüver beni.” Sonunda hayatı da bir şakadan ibaret olmuş olan Joker gibi ufka doğru yürürüz. Her şey kapkaradır artık. Ben demiyorum, Mick Jagger diyor. Bir mühendis edasıyla beynimizi ince ince işleyip, bomba hakkındaki endişelerimizi evelallah gideren ve gayrı ihtiyari olarak Hitler selamı veren Dr. Strangelove bana nedense Doğu Perinçek’i hatırlatıyor son zamanlarda. Deniz Baykal da olabilir, bilemedim.

Zafer Yolu Kubrick’in ilk büyük çıkışını yaptığı filmlerden biridir aslında. Filmin yapıldığı yıl 1957. O yıllarda böyle bir sıkı antimilitarist çıkış yapabilmiş bir başka film var mıdır, doğrusu bilmiyorum. Pek de sanmıyorum. 1940lar ve 1950ler Hollywood’un “Yağmurda Dans” dönemidir özünde. II. Dünya Savaşı, McCarthy… Böyle bir ortamda Zafer Yolu gibi bir filmi kotarmış olmak her babayiğidin harcı değil. Bunu da bir not olarak düşelim.

Zafer Yolu filminin hikayesi özetle şöyle:
I. Dünya Savaşı’nın en hızlı en ölümcül zamanları, yıl 1916. O sırada almanların elinde bulunan Ant Hill tepesi çok önemli, stratejik bir noktadır. Fransız genelkurmay’ı Ant Hill’i ele geçirmekte kararlıdır. Kararlıdır da, iki yıl boyunca karşılıklı yüz binlerce insan ölmüştür zaten. Hadi bu önemsiz bir teferruat da bir yıldır almanlar, Ant Hill’i gayet sıkı savunmaktadır. Yine de General George Broulard (Adolphe Menjou) General Paul Mireau’ya (George Macready) tepeyi iki günde ele geçirip geçiremeyeceğini sorar. Paul Mireau önce durumun imkânsızlığını anlatır. Broulard, Mireau’ya omzuna bir yıldız daha takılabileceğini söyleyince Mireau bu işe ikna olur. Fakat operasyon haliyle başarısız olur. Tepeye akın edecek ikinci tabur asker siperdeki yerinden kımıldayamaz bile. General Mireau omzuna takılacak yıldızdan olmuştur. Siperlerinden çıkmayan askerelere çok sinirlenen Mireau onları cezalandırmakta kararlıdır. Cephedeki üç asker askeri mahkemeye sevk edilir. Burada devreye aslında bir avukat olan cephe komutanı Albay Dax (Kirk Douglas) girer ve askerlerinin savunmasını üstüne alır. Aslında bütün dava göstermeliktir. Yargılanan üç asker sonunda kurşuna dizilir.

Bir generalin hırsı ve değeri

Stanley Kubrick bize zafere giden yolu tarif ederken apoletli sınıfın hükmettiği ezilen sınıfı anlatır. General Mireau ve Broulard arasındaki sohbetler bir şatonun kabul salonunda cereyan eder. İki general Ant Hill’in alınıp alınamayacağını tartışırlarken bir yandan şerisini yudumlayan Mireau şöyle konuşur: “Ben burada 8 bin insanın hayatından sorumluyum. 8 bin insanın karşısında benim hırsımın değeri nedir, itibarımın değeri nedir?” Bu laflardan sonra cephede teftiş yapan Mireau’nun omzuna attığı kaputuyla dolaşıp “daha fazla alman öldürmeye hazır mısın asker?” diye soruşu da ayrıca görmeye değer.

Cephede teftiş yapmayı bitiren General Mireau, Albay Dax’a iki gün içinde hiçbir destek almadan Ant Hill tepesini almasını emrederken biraz eski moda gibi gözükmesine rağmen yurtseverlik kavramının hâlâ bir geçerliliği olduğuna inandığını anlatan bir söylev çeker. Hazırcevap Albay Dax cevabı Samuel Johnson’a bırakır: “Yurtseverlik alçakların son sığınağıdır.” Ve albay Dax şöyle devam eder: “Bayrağımıza saygısızlık gibi olmasın ama ben bir boğa değilim. Dolayısıyla bir yerlere saldırmak için gözüme bir kumaş sallanmasına ihtiyacım yok.”

Fakat bir kere ferman verilmiştir artık. Ant Hill’e saldırmak kaçınılmazdır. Halbuki nutuk faslını şöyle bir geçtiğimiz zaman General Mireau Albay Dax’a şunları da söyler: “Siperlerden tarafsız bölgeye ulaşabilmek için en fazla yüzde 15lik bir zayiat öngörüyorum. O bile fazla aslında. Yüzde 45 tepeye varana kadar verir. Yüzde 25 de tepeyi almak için. Ne yapalım insanlar ölmek zorunda.”

Çukurdakilerin şerefine bir kadeh kanyak

Velhasıl, insanlar ölmek zorundadır. Mireau, Albay Dax’ın karargahında matarasından konyağını yudumlarken, Albay Dax’in siperde askerlerininin arasında yürüdüğü sahne de filmin en güzel sahnelerindendir. General öbür yıldızını beklerken çukurdakiler, diptekiler çaresizlik ve korku içinde komutanlarına bakmaktadır. Ne de olsa rütbe sahibi olmakla çukurda kalakalmak arasında muhtelif farklar var. Rütbe sahibiysen bir tane gariban eri gece vakti cepheye sürmen için çavuş olman bile kâfidir. Hatta korkup kendi askerinin üstüne el bombası atıp zavallıyı öldürebilirsin de. Bu olaya şahit olan diğer eri de kurbanlık koyun olarak askeri mahkemeye gönderirsin olur biter. Beğenemediniz mi? Ne demişti General Mireau yıldızını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca: “Şu ana kuzularını topa tutun. Alman kurşunuyla ölmek istemiyorlarsa fransız kurşunuyla ölüversinler” Onun için şimdi hep beraber: “Daha fazla alman öldürmeye hazır mısınız?”; “Evet Komutanım!”

Hamamböcekleriyle aşık atmak

Ölümlerini bekleyen üç asker hücrelerinde oturmaktadır. Onbaşı Paris (Ralph Meeker) şöyle der: “Şu hamam böceğini görüyor musun? Ben yarın öleceğim, o yaşayacak. Onun karımla, çocuklarımla benden daha fazla teması olacak.” Er Maurice Farol (Timothy Carey) böceği öldürüverir ve cevabı yapıştırır: “Şimdi onu geçtin işte.”

Ara Güler savaş fotoğrafları için demişti galiba: “Savaş dediğiniz şey sadece toz ve dumandır.” O toz ve duman içinde birileri şatoda sefa sürer öbürleri de toz, toprak içinde bomba ve şarapnel yağmuru altında kalır. Ancak bir hamamböceği ile boy ölçüşebilirler. Kendilerini savunma hakları ellerinden alınır. Mahkemede savcılık yapan binbaşı Saint Auban’ın da buyurduğu gibi gördükleriyle değil yaptıklarıyla ilgilenilir. Geri çekilmişlerdir işte Zavallı Albay Dax insanlığından utandığıyla kalır.

Filmin sonlarına doğru General Broulard Albay Dax’e şöyle der: “Kazanmamız gereken bir savaş var”. Sömürgeler kimin elinde kalacak savaşıdır o ama olsun. Broulard devam eder:
“O adamlar savaşmalıydı, savaşmadı. Ölmeleri gerekiyordu, öldüler. Cephedeki tavrından dolayı generale hesap sorulması gerekiyordu, soruldu. Daha ne yapabilirdim ki?”

Albay Dax’in cevabı muhteşemdir: “Bu sorunun cevabını bilmediğiniz için size acıyorum.”

Bu tür vicdan sınavlarında Kubrick hep dik durmuştur. Kölelerin, çukurdakilerin yanında olmuştur. Otoriteye karşı durmuştur. Vicdanına kilit vurabilenlere ise sadece acımak lazım gelir ama beni kesmez mesela. Şimdi biz bu çukuru niye kazdık? Hadi kazdık içine niye giriyoruz diye muzur sorular sormak daha mânâlı gelebilir mesela. Ne de olsa şato sahibi değiliz; artık ne yapalım?

stanley-kubrick-001.jpg


Leave a Reply