Perfect Sense: Yaşadığımız Sürece Yalnızız Biz

Koku, tatma, işitme, görme duyularının yavaş yavaş yok olduğu bir dünyada aşk nasıl mümkün olur sorusuna yanıt arıyan Perfect Sense filmini Cem Çelik yazdı....

Koku Duyusu

İnsan yaşamında hiçbir şeyle doldurulmayacak yeri vardır kokunun. Çünkü tarifi yoktur. Dokunmaya, görmeye ya da duymaya benzemez. İçgüdüsel hissedersiniz ve onu bir şeylere benzeterek tarif edersiniz. Yediğimiz şeylerin de tadına bakmadan önce kokusuyla tanırız; tıpkı yakınımızda olan insanların, sevdiğimiz kişilerin kokusunu alarak tanıdığımız gibi. Koku duyusu bir iletişim aracıdır, bir bağ oluşturur aslında dış dünya ile. Peki koku alamasaydık ne olurdu?

İnsan kendi kokusunu almaz. Bu yüzden sevdiği kişinin, bir başkasının kokusuna alışır ve bütünleşir. Onu kaybettiğinde ise kokusu ile anar, hatırlar. Eğer koku duyumuzu yitirseydik, birisini – o çok sevdiğimiz kişiyi kaybettiğimizde koku özlemindeki acıyı, yalnızlığı hayatımızın tüm alanlarında hissetmiş olurduk. Koku hayatımız boyunca hafızamızı canlı tutmaya yarayacaktır.

Tatma Duyusu

Tad alma, dokunma hissimiz ile aynı şekilde işler aslında. Yiyecekleri dilimiz ile temas ettirerek algılar ve tadına varırız. Bize neyi yememiz neyi yemememiz hakkında bilgiyi verir. Peki ya tad almasaydık ne olurdu? Yiyecekleri ayırt edemezdik. Neyin tadının iyi olduğunu, herhangi bir yiyeceğin olgunlaşıp olgunlaşmadığını, bozulup bozulmadığını, kısacası neleri yememiz gerektiğini, neleri yemememiz gerektiğinin ayrımını yapmamızı sağladığından bu duyumuzu kaybetseydik önlenemez bir açlık duygusu belirirdi içimizde. Keyifle yediğimiz şeyleri bir kenara bırakıp önümüze sunulanı yer, doyma hissimizi kaybederdik. Bunun sonucunda ise önlenemez bir tüketim çılgınlığı yaşanırdı.

İşitme Duyusu

Hayatımız boyunca duyduğumuz ve işittiğimiz sesler arasında en yabancı ve en az tanıdığımız ses kendi sesimizdir. Belki de bu yüzden insanları algılarken ilk önce sesleri ile algılarız. Bize yabancı olan sesler bir süre sonra tanıdık gelmeye başladığında her anımız, her detay, telefonda duyacağımız o ilk sesin heyecanı her zaman sesler ile olacaktır belki de. Koku almak gibi hayatımız boyunca hafızamızdaki anıları canlı tutmaya yarayacaktır. Terk edildiğimizde ya da gittiğinde duyduğumuz acı aslında kokusunun ve sesinin doldurduğu boşluktan ibaret olacaktır.

Görme Duyusu

Diğer duyularımızdan üstün ve en önemlisi belki de görme duyusu. Eğer göremeseydik, tad alma ile, işitme ile, koku ve dokunmak ile algıladığımız dış dünyayı hafızamızda canlandırmakla yetinirdik. Retinanın üzerine ters düşen o saniyelik görüntüler dış dünyayı tanımak olduğu kadar, kendi iç dünyamızda oluşacak anılarımıza da ışık tutar.

Perfect Sense bize duyularımızı kaybettiğimizde yaşayabileceğimiz kıyamet sonrası senaryoyu anlatmaya çalışırken ana eksenine iki kişinin duyularını ne kadar kaybederse kaybetsin birbirlerine de o denli bağlanmalarının hikayesini alıyor.

Dünya da insanların duyularını yavaş yavaş kaybetmeye başladığı sırada konu ile ilgili araştırma yapan yanlız ve içine kapalı epidemiyolojist Susan ile kadınlara karşı bağlanma korkusu olan aşçı Michael’ın birbiriyle yakınlaşmalarını, dünya da insanların sırasıyla duyularını kaybederken aynı şeylerin kendilerinde de yaşanması durumu, yaşadıkları çaresizlik, birbirlerine bağlanmalarına ve aşık olmalarına sebep olur. Bu hiç de beklediğimiz gibi bir bağlanma, aşk ya da romantizm olarak çıkmıyor karşımıza filmde. Fragmanı izlediğimde, konuyu okuduğumda bizi kıyamet romantizminin bekliyor olacağını düşünsem de Michael ve Susan arasındaki ilişki filmde nasıl çok hızlı gelişiyorsa anlatılan kıyamet senaryosunun alt metni de o kadar sönük kalıyor. Ne dramı tam anlamıyla verebiliyor seyirciye, ne aşkı ne de salgın ile gelen kıyamet sonrası durumu.

Beş duyumuzla, her eylemin bir sonucu olduğunu ve sonucun bir nedenden kaynaklandığını görürüz. Yaşadığımız her eylem ise hayatımıza dair bilgiler edinmemize sebep olur böylelikle. Müzikle beraber anlatıcının edebi konuşmaları filme derinlik kazandırmak için yapılan hareketler olarak görülse de aslında duyularımızla gerçekleştirdiğimiz bu eylemleri çok güzel ve edebi bir şekilde anlatıyor. Hatta filme bütünlük katan, duygu katan bu ara bölümler filmde en beğendiğim sahnelerdi. Filmdeki aşk nasıl tam anlamıyla yansıtılamadıysa, eksik kaldıysa, anlatıcının olduğu sahneler filmin hikayesinde paylaşılan acıyı şiirsel bir metafor uyandırarak aktarıyor ve bu eksik kalan alanı doldurmada başarılı oluyor.

İnsanlar yakınlarını, eşyalarını ya da bir şeylerini kaybetmeden elinde olanın değerini anlayamaz. Tetikleyici bir unsurun olması gerekir her zaman. Koku ve tad alma duyuları kaybolduğunda insanların içindeki hayvansal içgüdülerinin açığa çıkması, her şeyi hayvani bir güdü ile yemeleri ya da bu duyuların kaybolması durumunda yaşayacakları yalnızlığın getirdiği çaresizlik karşısındaki tepkileri eğer bir kıyamet sonrası filmi olacakmış gibi tasarlanıp ele alınsaymış işte o zaman bizi çok sıkı bir film bekliyor olabilirdi. Çünkü diğer kıyamet sonrası filmlerinde olduğu gibi ne doğanın insanlara yaptıkları ne de bir virüs yüzünden çılgına dönen zombilerin dünyayı ele geçirmesi
var bu filmde. Filmdeki tek tehdit insanlar… yani kendileri.

Filmin müzikleri kesinlikle mükemmel. Shutter Island, Womb ve Vals Im Bashir gibi üç şahane filmin müziklerini de yapan Besteci Max Richter bu filmde de gerçekten çok iyi iş çıkarmış. Eva Green filmde içine kapanık ve sert Susan karakteri ile öyle iyi bütünleşmiş görünüyor ki sadece filmde öylece dursa bile fazlasıyla rolünün hakkını verecekmiş gibi. Duru güzelliği ile yine büyülüyor. Ewan McGregor ise ne eksik ne fazla oyunculuk sergiliyor. Olması gerektiği gibi.

Orijinal fikri ve ışıltılı bir kavramı olan Perfect Sense filminin yönetmeni David Mackenzie aslında anlatmak istediğini tüm eksikliklerine rağmen aktarmayı başarıyor. Asıl önemli olan bizim filmden ne anlam çıkaracağımız.

Duyularımızı kaybettiğimizde umudumuzu da kaybederiz. Umut etmenin nasıl bir his olduğunu da.
Böyle bir durumda yanımızda biri olmadığında varolduğumuz sürece yalnızız biz.

kategori:
izlenim

ilgili