Pierrepoint: The Last Hangman: Sadece İşini Yapmak İnsanı Nereye Götürür

Mesleğini hayat ve ölüm arasındaki ince çizgide icra eden bir insanın öyküsü...

Daha çok yönettiği televizyon dizileri ve mini diziler ile tanınan İngiliz yönetmen Adrian Shergold’un yönettiği, Bob Mills & Jeff Pope ikilisinin de senaryosunu yazdığı Pierrepoint: The Last Hangman, 20. Yüzyılda yaşamış ünlü bir darağacı celladı olan Albert Pierrepoint’in hayat hikayesini anlatıyor. Pierrepoint’e Life is Sweet, Secrets & Lies, All or Nothing gibi Mike Leigh filmleriyle isim yapmaya başlayan, sonrasında The Last Samurai ve Harry Potter serisiyle birlikte popüler sinemada da rüştünü ispatlayan Timothy Spall’ın hayat verdiği The Last Hangman, gerçekçiliğinin yanı sıra, hırs, vicdan, para, aile, suç, özellikle idam kavramlarını kusursuz bir şekilde harmanlayarak bir başyapıta dönüşüyor.

“Acele et cellat. Senin bu hızında ben şimdiye dek 10 kişiyi asardım.” Carl Panzram

1930 yılında idam edilen seri katil ve tecavüzcü Carl Panzram, idam edilmeden önce son sözler olarak yukardaki bu dehşet verici cümleyi kurmuştu. Celladının yavaş hareket etmesinden yakınan Panzram’ın aksine Albert Pierrepoint, tam onun istediği hızda idam işlemini gerçekleştiren bir cellat olarak tarihteki yerini aldı.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir

Albert Pierrepoint, cellatlık yapmaya 1932 yılında başlıyor ve 1956’ya kadar bu mesleğin önce İngiltere’deki, sonra da dünyadaki markası haline geliyor. Film de 1932’de açılıyor. Pierrepoint ilk önce bir idama izleyici olarak katılıyor, kısa bir eğitim sürecinden geçiyor ve sonrasında bu işe müthiş hızlı bir şekilde adapte oluyor. Burada Spall’ın hissiz, ruhsuz ve vicdansız ruh hali, ifadesiz yüz ifadesi ve gözleri inanılmaz. Yönetmenin de Spall’ın yüzüne sadece idam sahnelerinde yaptığı zoom ve detay açı çekimler kesinlikle çok etkileyici ve yerinde. Böyle bir işi meslek edinebilecek insanların normal insanlar olamayacağını filmdeki idam sahneleri çok gerçekçi bir biçimde gösteriyor biz izleyicilere.

Bir yerden sonra Pierrepoint’in idamları öyle sıradan hale geliyor ki artık kendisi bile ne yapacağını bilemiyor ve en sonunda karısıyla birlikte bir bar açıp işletmeye başlıyorlar. Halk arasında da çok seviliyorlar ama özellikle Pierrepoint gerçek bir halk kahramanı gibi görülüyor. Sonrasında ise işler yavaş yavaş tersine dönmeye başlıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminde Pierrepoint aldığı teklif doğrultusunda Almanya’ya gidiyor ve orada idam edilecek olan Nazi savaş suçlularını asmaya başlıyor. Bu sahneler kanımca filmdeki en önemli sahneler çünkü hepimizin bildiği üzere 1939 – 1945 arasında dünya tarihinin en büyük suçlarını işleyen bir devlet, onun kolluk kuvvetleri yargı karşısına çıkıyor. Sahnelerin başlarında müttefik askerler gayet keyifle, gülerek, eğlenerek sohbet ediyorlar, asılacak olan Nazilere laf atıp gülüyorlar. Ancak idamlar gerçekleşirken asılma seslerini her duyduklarında ürküp yerlerinden hopluyorlar. Ve dediğimiz gibi asılanlar Nazi savaş suçluları. Film işte tam bu bölümde vermek istediği mesajı kusursuzca veriyor kanımca. Kime karşı olursa olsun idam cezası asla uygulanmaması gereken bir ceza. Ve asılanlar arasında özellikle İkinci Dünya Savaşı tarihinde adını tarihe korkuyla yazdıran Irma Grese de bulunuyor.


Nazilerin asılmasından sonra yeniden evine dönen Pierrepoint’in de kafasında artık yaptığı meslekle ilgili soru işaretleri oluşmaya başlıyor, ki yaşadığı kasabada en çok omuzlara alındığı yerler de buralar. Yani Nazileri idam edişinden sonra evine döndüğü bölümler. Kendi memleketiyle ilgili en büyük kırılma ise 1950’lerde yaşanıyor. Mesleğinin başlarında idam ettiği bir kişinin haksız yere asıldığı ortaya çıkıyor ve o zamanın ünlü seri katili John Christie’nin yerine o masum kişinin asıldığı ortaya çıkıyor ve buradan itibaren artık Pierrepoint, kendi halkı tarafından da itilip kakılmaya başlıyor. Özellikle sivil toplum örgütleri ve sol hareketlerin de güçlenmeye başladığı, özellikle idam karşıtlığının ve kürtaj savunuculuğunun arttığı bu dönemden Pierrepoint de hayli nasibini alıyor.
Son olarak Albert Pierrepoint gerçekten üzerine çok konuşulacak, kafa yorulacak derecede özel bir hayata sahip. Özellikle Batı Avrupa ülkelerinde idamın kalktığı dönemlerde yaptığı bu işin yanlışlığı, katillikten farklı olmadığı, bu işi yaparken vicdana sahip olmayan, kalpsiz, sadece kendisini düşünen, astığı insanın idam esnasında yüzüne bile bakmayacak kişilerin yapamayacağını çok iyi bir şekilde anlatıyor biz seyircilere. Bu denli güçlü bir karakter odaklı film açıkçası uzun zamandır izlememiştim, iyi seyirler.

Son olarak yakın arkadaşı James Tish Corbitt, sözüm ona bir kıskançlık cinayeti işliyor ve onu da çok zor bir şekilde Pierrepoint idam ediyor. Yazının başlarında söylemiştim filmdeki idam sahneleri filmdeki en kilit sahneler. Bu sahnelerde Pierrepoint’in hissiz, ruhsuz hali çok gerçekçiydi. En sonunda arkadaşı Tish’i asarken ilk defa renk vermeye, vicdanen rahatsız olmaya ve yaptıklarının altından kalkamayacağını görmeye başlıyoruz ve bu sahneden sonra da zaten kendisi emekli oluyor

kategori:
izlenim

ilgili