Precious’tan Acımasız Gerçekler

Söz konusu olan bir hikâyeyse, hikâyeyi nasıl anlattığınız çok zaman ne anlattığınızı da belirler. Hikayeyi anlatırken oluşturduğunuz üslûp, aslında biçimin yanısıra içeriği de son derece yakından ilgilendirir. Siz, hikâyenize...

precious-push-by-sapphire.jpg

Söz konusu olan bir hikâyeyse, hikâyeyi nasıl anlattığınız çok zaman ne anlattığınızı da belirler. Hikayeyi anlatırken oluşturduğunuz üslûp, aslında biçimin yanısıra içeriği de son derece yakından ilgilendirir. Siz, hikâyenize ne kadar güvenirseniz güvenin, onun çarpıcılığına, ayrıksılığına ne kadar inanırsanız inanın; onu muhatabına taşıyacak ve aktaracak olan yine sizin seçtiğiniz anlatım biçimi olacak ve bu anlatım biçimi de hikâyenin okunabilir, dinlenilebilir ya da izlenilebilir olmasını da birinci derecede belirleyecektir. Çünkü sanat denilen şey en temelde bir üslûp sorunudur. Bugün aklımızda kalan ve “büyük” sıfatıyla anılan sanatçılar da kendi hayal dünyalarını veya dünyayı algılayışlarını en özgün, farklı ve değişik açıdan ifade etmeyi başarabilmiş kişilerdir.

İnsan, doğduğu, büyüdüğü ve öldüğü süreç boyunca aşık olur, terk edilir, yeniden kavuşur, unutmak ister, hatırlar, intikam alır, kaçar, kovalar, öldürür, hayatını kazanmaya çalışır, mücadele eder, yenilir, kazanır, berabere kalır, barışır, küser, bekler, umut eder, hayal kırıklığına uğrar, hayallerine kavuşur ve buna benzer milyonlarca şeyin kendine düşen bölümünü yaşarken aslında hep tek bir şeyi arar: kendini! Çünkü hayat bir çeşit kendini fark etme çabasıdır. Sanatçı bu durumun farkındadır. Bu nedenle de anlattığı ya da gösterdiği her hikâyede, daha en başta, yarattığı kahramanlar üzerinden kendine ait bir özgünlüğünü keşfetmeye, ortaya koymaya, sergilemeye çalışır. Hayat başından beri tekrarların tekrarından ibarettir. Farklı olan, bu tekrarların her defasında değişik insanlar tarafından yaşanmasıdır. Sanat da bize yaşanılanı değil, yaşanılanı yaşayan bireyin farklılığın anlatmaya gayretindedir.

Eğer bunda başarılı olur ve kendisinden önce anlatılanlardan farklı bir anlatım yolu bulursa ortaya “insan” çıkarır sanatçı. Ama bu insan kendi acılarını, umutlarını, sevinçlerini ve dahi içinde nasıl bir ruh hali varsa onu sonuna kadar karşısındakine hissettirmeyi başarabilen ve ne olursa olsun akıldan kolay kolay çıkmayacak bir hikâyenin kahramanı olacaktır.

Örneğin sinema tarihi boyunca binlerce aşk filmi çekilmişken aklımızda kalanlar neden bir elin parmaklarını geçmez? Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, Yeşilçam’ın en çok kullandığı malzemelerden biri aşkken, akılda kalmasını sağlayan ne olabilir? Eternal Sunshine of the Spotless Mind’ı, unutmak ve hatırlamak üzerine böylesi güzel bir aşk filmi yapan nedir? Örneğin neden hiçbir II. Dünya Savaşı filmi bizi Schindlerin Listesi kadar sarsmaz? Kendi kulvarında binlerce örneği varken Pulp Fiction neden unutulmaz bir filmdir? Sinema, geçmişini arayan adam filmleriyle doluyken Memento ne diye birçok kişi tarafından ayrı bir yerde tutulur? Bu listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Ama sanırım saydığım ve sayılabilecek filmlerin hepsi için yapılacak ortak belirleme, daha önce hiç anlatılmamış hikayeler anlatmaları değil, hikâyelerini farklı anlatabilmiş olmalarıdır. Bence iyi bir sanatçı ne anlatacağından önce nasıl anlatacağını düşünen sanatçıdır. Söz konusu Precious’taki gibi içi klişelerle doldurulma ihtimali oldukça yüksek olan bir hikâye olsa bile…

push_based_on_the_novel_by_sapphire.jpg

Daha en başta izleyicinin kendine sorduğu “Eğer umuda dair hiçbir şey yoksa bana anlatılan bu dünyada bu filmi neden izlemek isteyeyim ki ?” sorusuna tatmin edici bir cevap bulmak zorunda kalıyor filmin yönetmeni Lee Daniels. Ve bu soruya filmin kendisiyle cevap veriyor.

Bu filmde, yaşamı boyunca hiçbir şeyi başaramayacağı kendisine sürekli telkin edilmiş, umut etmesi yasaklanmış, her zaman komplekslerle büyütülmüş, yaşamdan hiçbir beklentisi olmadan yaşayan kahramanımızın başına bir gün olağanüstü bir şey gelmiyor. Kendisi gibi yaşama tutunamayan insanların öğrenimlerini, sırf devletin verdiği sosyal yardım çeklerini almaya devam etmek için, dışarıdan sürdürmeye çalıştığı bir okulda tanıştığı ve aslında kendisi de cinsel tercihi yüzünden toplumdan kibarca dışlanmış gönüllü bir öğretmenin çabasıyla hayata, aslında hayattan çok kendine geri dönmeye çalışırken hayat birden bire değişmiyor. Hayatın içindeki hiçbir şey birden bire değişmiyor. Beklentiler yarım kalıyor, hayaller sırrı dökülmüş aynalar gibi hiçbir şeyi yansıtamadan kırılıyor. Ve kimse insanlara geleceğe dair iyi haberler vermiyor.

Precious’ta ideal hiçbir şey yok. Hayat çırılçıplak. İdeal olan, sadece kahramanın yaşamın en kritik ve en kötü anlarında kendini kandırmak için kurduğu hayaller. Ki bu hayallerde bile o dev gövdesiyle spot ışıklarının altında dans ederken ya da kameralara poz verirken olabildiğince eğreti ve yabancı duruyor. Filmde anlatılan insanların hayatlarında ideal olan her şey imkânsız olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni yönetmenin de söz konusu çaresiz insanların dünyasına umutsuz bir bakış açısıyla yaklaşması değil, hali hazırda durumun zaten böyle olması.

Lee Daniels anlattığı dünyayı beyazperdeye aktarırken onu eğip bükmüyor, eleştirmiyor. Hatta ona acınılası bir özellik de yüklemiyor. Filmin hikâyesinin trajedisi, dramı ya da siz nasıl adlandırırsanız, kaynağını yönetmenin yorumundan, algılayışından değil yaşamın ta kendisinden alıyor.

aci-bir-ask-hikayesi-film.jpg

Bu filmde yönetmenin başardığı şey, henüz on altı yaşında, obez, kendi babasından iki çocuk dünyaya getirmiş, kimsenin civarında görmek istemediği bir kız çocuğunu filmine konu ederken onu bir reality show ya da bir gazetenin üçüncü sayfa haberi olmaktan kurtarmasıdır. Yönetmen kendine neredeyse yaşamına dair ele gelir hiçbir yanı bulunmayan bir kahraman edinip onu karikatürleştirmeden, idealleştirmeden, ajite etmeden, sindirimi kolay bir hale de getirmeden anlatırken işte bu kız çocuğunun içindeki insanı ortaya çıkarmayı becerebiliyor. Hikâye ilerledikçe hangi toplumsal sınıfa mensup olursa olsun, nasıl bir ailede yetiştirilirse yetiştirilsin veya ne kadar kötü bir hayat yaşarsa yaşasın onun da eninde sonunda bir insan olduğunu beyazperdeye yansıtma konusunda amacına ulaşıyor. Precious, filmdeki olaylar geliştikçe dünyaya getirdiği çocukları için endişelenen, sırf onlara sahip çıkma adına hayata yeniden başlayacak bir nokta arayan, umutlarıyla umutsuzlukları, zaaflarıyla dirayetleri arasında gidip gelen başka bir deyişle yaşamın içinde yalpalayıp duran herhangi bir “insan” oluveriyor. O an, onun sefaletini, trajedisini, içler acısı halini değil de bizzat kendisini, insan halini seyrediyorsunuz.

Film bittiğindeyse seyircinin aklında, bir toplumun artığından ibaret olan bir yaşamdan çok, yaşama karşı verdiği mücadelesini kazansın ya da kaybetsin, direnen bir insan kalıyor.

Bence, yönetmen Lee Daniels’ın bu filmdeki en temel kaygısı sadece göstermek. Neredeyse bir belgeselci anlayışla yaklaşıyor anlattığı hayata. Bu filmi hatırda bırakacak olan şeyse onun içinde yaşanılan ibret hikâyelerinden çok bu film için belirlenen ibretlik anlatım üslubu oluyor. Yönetmen, bakın, diyor. Bu insanlar burada. Bu film bittikten sonra da burada var olmaya devam edecekler. Siz onları görseniz de görmeseniz de…

kategori:
izlenim