Priest: Papazlar, Vampirler, Klişeler

Bilinmeyen distopik bir gelecekte insanlar, vampirlerle yapılan savaşların sonrasında kilisenin korumasına girmiş ve yüksek duvarlı, korunaklı şehirlerde yaşamaya başlamışlardır. Şehirleri koruyan kilise, insanları vampirlerden uzak tutmayı başarmıştır ve onlarla...

Bilinmeyen distopik bir gelecekte insanlar, vampirlerle yapılan savaşların sonrasında kilisenin korumasına girmiş ve yüksek duvarlı, korunaklı şehirlerde yaşamaya başlamışlardır. Şehirleri koruyan kilise, insanları vampirlerden uzak tutmayı başarmıştır ve onlarla savaşmak için eğitilen papazlar da kendi hallerinde bir hayat sürmektedir. Fakat bu savaşçı papazlardan birisinin korunaklı şehrin dışında yaşayan bir yakını, ailesi ile birlikte vampirlerin saldırısına uğrar. Ailenin genç kızı vampirler tarafından kaçırılır. Bunun üzerine eski bir savaşçı olan papaz, şehri yöneten kiliseden yakınlarına yardım etmek için izin ister. Kilise vampirlerin insanlar için artık bir tehlike oluşturmadığını düşündüğünden bu isteğin gereksiz olduğu görüşünü bildirir. Buna rağmen papaz şehrin dışındaki yakınlarını bulmak ve kaçırılan genç kızı kurtarmak için şehirden ayrılır.

Priest’te daha en başta kahramanın, din kurumunun kendisine emrettiği ile vicdanının sesi arasında yapmak zorunda kaldığı seçim, dikkate değer bir mesele olacakken papazın, hikâyenin başında şehri terk etmesiyle çözümlenmeden ya da sorgulanmadan sona eriyor. Filmin devamı ise papazın peşine düştüğü yeğeninin arayışının hikâyesine dönüşüyor. Gelin görün ki bu arayış, filmin büyük bölümünü kapsasa da filmin türdeşlerinin hikâyelerinde anlatılan tüm klişelerin de üzerinden tek tek geçiyor. Savaşmaktan uzun zaman önce vazgeçmişken yüz yüze geldiği bir açmazı aşma adına yeniden savaşmaya başlayan bir kahraman, eski günlerde kalan ve yeniden karşılaşılan silah arkadaşları, kendisi de vampirlere karşı savaşırken geride bırakıldığını düşünen kalbi kırılmış kötü adam, bol bilgisayar efektleriyle soslanmış dev köstebeklere benzeyen vampirler yine western filmlerinden esinlenildiği çok belli, gizemli bir hava verilmeye çalışılan ama bu gizemi de çok uzun bir süre saklayamayan bir tren, filmde aklıma gelen ilk klişelerden.

Priest belki de yukarıda bahsedilen klişeleri kendince bulduğu bir yenilikle aşmaya çalışıyor ve papazlardan savaşçı roller yüklüyor, bu bir klişenin aşılması adına ne kadar özgün bir buluştur o da tartışılır, ama film adına net olarak söylenebilecek olan, papazların ne dini rolleriyle ne savaşla ne de kendileriyle olan hesaplaşmalarının, yüzleşmelerinin belirli bir derinlik kazanamadığı. Yönetmen hikâyesinin karakterlerini yeterince irdeleyemiyor. Bu da Priest’in daha en başta karakterlerini irdelemek, hikâye için sağlam bir kurgu oluşturmak, bu türe yeni yorumlar getirmek gibi kaygılar yerine kendine daha kolay tüketilebilen, ticari kaygıları olan bir film olarak tasarlanmış olabileceğini düşündürtüyor seyirciye.

Aslında sadece Priest değil bu yıl gösterime giren bilim kurgu ya da fantastik türündeki filmlerin çoğu aynı tuzağa düşüp vasatın üstüne çıkmayı başaramayan filmler oldu. Sözgelimi Skyline fragmanıyla seyirciye bir umut vaat ederken filmin kendisi baştan sona tam bir hayal kırıklığıydı. Adı geçen filmde görsel bir standart tutturulmuştu belki ama bu görsel nitelik üzerinde yükselebileceği dramatik kurgudan yoksundu. Filmin kahramanlarının uzaylılardan kaçmak için sığındıkları bir apartman dairesinde kaldıkları sürece kendi hikâyelerine dair seyirciye hiçbir şey anlatamamaları, dışarıdaki uzaylıların ise insan yok etmekten başka bir iş yapmamaları hikayenin üzerinde yükselmesi gereken kurgusunda derin boşluklar yaratıyor, filmse bildik klişeleri tekrarlayan herhangi bir yapım olmanın ötesine geçemiyordu.

Benzer bir sorun Battle: Los Angelos’da da yaşanmıştı. Mevzu bahis film yer yer son dönem modalarından olan belgesel gerçeklik anlayışına dayanan bir görsel algıya sahip olsa da film boyunca Amerikan ordusunun yıllardır kaybettiği itibarını yine Amerikan ordusuna iade etmek gibi angaje bir amaca da hizmet etmeye çalışıyordu. Ancak kahraman Amerikan askerlerinin Priest’teki gibi canları pahasına korudukları insanları için sürdürdükleri yarı yıldız savaşı türü görüntüleri izlemek de seyirci için çok büyük bir yenilik değildi.

Klişelere takılıp kalan bir başka örnek de Sucker Punch’tı. Film bana inceden Binbir Gece Masalları’ını anımsatsa da filmde Nabokov’un Lolita’sını andıran kızların rüyalarında ya da kurduğu hayallerde giriştikleri fantastik savaşlar, bu savaşlarda başka filmlerden yakinen tanıdığımız ama geçerken sanırım bu filme de uğramış ucubeler, kıyametin eşiğindeki şehirler, zaman ötesi mekânlarda geçen savaş sahneleri türünden unsurlar filmin eğlencelik yönünü oluşturuyordu ve bu eğlencelikten geriye seyircinin zihninde çoğu sahnesiyle bir konsol oyununda da rahatlıkla rastlanabilecek sahnelerden başka pek bir şey de kalmıyordu. Sucker Punch, bu türden filmlerden hoşlanan seyirci için ilgi çeken bir seyirlik olabilirdi ama en başta karakterlerine kazandırması geren sahiciliği başka bir deyişle inandırıcılığı es geçmiş, bunun yerine belki de filmin hikaye bütünlüğünün neresine düştüğü bir türlü belli olmayan altı boş bir görselliğe güvenmişti. Film için yapılan bu tercihse onu klişe yapmaktan kurtaramamıştı.

Her ortalama sinema seyircisinin hem bu tür fantastik filmlerde hem de dram ya da aksiyon türlerinde hemen fark edebileceği olan bu klişeler filmlerde kullanıldıkça hikâye yavanlaşıyor ve ortaya bir sinema yapıtından çok bu tür filmlerde kullanılabilecek numaralar ve anlatım biçimleri listesine dönüşüyor. Öyle ki filmin seyirciyi etkileme adına göstereceği birçok sahneyi, hatta aslında hepsini, daha görmeden biliyorsunuz. Şaşırmıyor, korkmuyor ya da etkilenmiyorsunuz. Bu tür filmlerde aldığınız tat, bir estetik incelik ya da duyarlılıktan çok bir endüstrinin seri üretimi olduğu çok belli herkes için belli bir ortalama tutturmaya çalışan ürününün yavan ve bayağı tadı oluyor.

Elbette her seviye ve kalitedeki filmde belli bazı anlatım kalıpları ister istemez tekrar edilmek zorunda kalınabilir. Ama tüm bu klişe kalıpları kullanan filmler arasında en çok dikkat çekenler kendilerine neredeyse bir sinema geleneğinin mirası olarak kalan, artık herkesin ezbere bildiği bu anlatım kalıplarına farklı bakışlar, yaklaşımlar getirebilmeyi başarabilmiş olanlar olmuyor mu? En basitinden bir örnek vermek gerekirse uzaydan gelen varlıkların dünya üzerinde başka ülke yokmuş gibi hep Amerika’ya uğraması bir Hollywood klişesiyken 2009 yapımı olan “District 9”da bu uzaylıların azınlık haklarının ve ırkçılığın öteden beri bir sorun olarak yaşandığı bir ülke olan Güney Afrika’ya inmesi ve her daim önlerine gelen her dünyalı varlığı yok eden kana susamış uzaylılar olarak değil de kimsenin görmek istemediği kendilerinden uzak durmaya çalıştığı varlıklar olarak anlatılması klişenin dışına çıkmaktır. Yine sinemanın öteden beri kullana geldiği vampirlerin insan kanıyla beslenmeleri ve bu amaçla insanlar hunharca öldürmeleri bir klişeyken 2010 yapımı “Let Me İn”deki gibi bir vampirin sadece insanların kanlarının değil sevgilerinin de peşinde olması klişenin yeniden yorumlanmasıdır. Bu örnekleri yazıda anılmayan başka filmlerle de dilediğiniz kadar uzatılabilirsiniz.

Sonuçta, Priest de daha en başta vasat olduğunu fark ettiği hikâyesini oyuncu kadrosuyla yükseltmeye çalışıyor. The tourist, Iron Man 2, Inkheart gibi filmlerde görünen Paul Bettany; Mission Implosible III, Die hard 4 gibi aksiyon filmlerinden hatırladığımız Maggie Q; ve Bourne Supremacy ile ilk bilinen çıkışını yapan Karl Urban gibi yeni dönemin gözde oyuncuları rüzgarı da filmi kurtarmaya yetmiyor.

kategori:
izlenim