Snowtown: Rahatsız Edici Bir Gerçek Yaşam Hikayesi

Snowtown: Rahatsız Edici Bir Gerçek Yaşam Hikayesi

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki bir seri cinayet filmi olan Snowtown, dramın yanında içerisinde korku filmlerini aratmayacak cinayet ve işkence sahneleri barındırıyor. Saw filmine benzer nitelikte olan bazı sahnelerin gerçekçiliği ise şimdiden söylemeliyim ki her izleyicinin kaldırabileği türden değil.

Avustralya’nın Snowtown kasabasında 1992-1999 yılları arasında işlenen,belki de Avustralya tarihinin en büyük seri cinayeti olan ismi “Bodies in Barrels” ya da “Snowtown Murders” olarak geçen bu cinayetleri filmde Jamie Vlassakis’in gözünden izliyoruz. Jamie 16 yaşında annesi ve iki erkek kardeşi Alex ve Nicholas ile Avustralyanın kuzey kesiminde Snowtown’da yaşamaktadır. Annesinin sevgilisi aynı zamanda karşı kapı komşuları, Jamie ve kardeşlerine bakıcılık yaptığı bir günde onların çıplak fotoğraflarını çeker ve Jamie’ye tecavüz eder. Haberi nereden aldıkları bilinmeyen (aile dostu diyelim) John Bunting ve dostları Jamie’nin annesine durumu bildirir ve filmimiz başlar.

Birçok seri katil filminin aksine Snowtown katilin iç dünyasına ve kurbanlarını öldürmeden önce nasıl hazırlandığını bize sunmuyor. Yaşadığı ülkedeki çocuk tacizlerine, pedofili olan potansiyel insanlara karşı 16 yaşındaki bir çocuğu ve çevresindekileri etkileyerek devletin ve sistemin yetersiz kaldığı bu nokta da yasalara başvurmadan bu durumu kendi yöntemleri ile nasıl çözdüğüne odaklanıyor.

Jamie’nin ilk önce komşusu ve aynı zamanda annesinin sevgilisi, sonrasında üvey abisi tarafından tecavüze uğraması, John Bunting’in ise pedofilleri ve homoseksüelleri kapsayan intikam hazırlıkları aralarında usta-çırak, baba-oğul şeklinde bir bağ oluşmasına sebep olur. Her ne kadar Jamie cinayetlerin işlenişinden rahatsız olsa da usta-çırak değil de eksikliğini hissettiği baba figürüne karşı koyamama durumu yüzünden cinayetlerde John Bunting’e yardımcı oluyor. John Bunting bir sahnede Jamie ile sohbetleri esnasında eline silah vererek köpeğini öldürmesini ister. İlk başta bunu yapamayacağını söylese de John’ın ısrarı üzerine köpeğe ateş eder. Bu sahneden sonra artık ilerleyen dakikalarda John’ın etrafındakileri ve Jamie’yi rahat bir şekilde nasıl manipüle edeceğinin sinyallerini verir. Toplamda 9 kişinin ölümüne sebeb olduğu düşünülen (sayının daha fazla olduğu düşünülüyor) John Bunting ve dostları gerçek hayatta cesetleri varillere koyup üzerine asit döküp kendi bahçelerinde oluşturdukları mahzende muhafaza ediyormuş. Arkalarında delil bırakmamak ve kurbanların ailelerinin dikkatini çekmemek için işkence esnasında kurbanların kendi sesiyle ‘bir nevi veda konuşması’hazırlıyor John Bunting. Kurbanların hayattan sıkıldıkları, yaşamdan zevk almadığından dolayı başka yerlere göç ettiğini, kurbanın kendi ağzından söylediği ve kaydedildiği bu kasetleri ailelerine yolluyormuş.

Filmde öldürme sahnelerinden sadece 1-2 tanesine tanık olmakla beraber diğer cinayetler off-screen olsa da öldürme sahnelerinin gerçekçiliği daha fazlasını kaldıramayacığınız hissiyatını yeterince veriyor. Justin Kurzel daha ilk oyunculuk denemesi olan oyuncular üzerindeki oyuncu denetimi, tedirgin edici ortamların kullanımı, çekim tekniklerinin naifliği yüzünden cinayetlerin üzerine çok fazla odaklanmadan korkuyu, endişeyi, sunduğu kavramları yeterince gerçekçi ve rahatsız kılıyor. Jamie ve John arasındaki ilişkiye daha fazla odaklanarak gerilime farklı bir bakış açısı getirdiğini düşündüğüm Kurzel, olan tüm gerçekliği akla yatkın hale getiriyor.

Filmin tek kusuru kurgusunda boşluklar barındırması. Gerçekten neler olup bittiğini kurgu-zaman çizelgesindeki kopukluklar yüzünden anlama zorluğu yaşıyorsunuz.Bir anda ortaya çıkan karakterler, kim oldukları, öldürdükleri kişilerin kim oldukları gibi detayların çoğu es geçilmiş. Eğer bu boşluklar doldurulmuş olsaydı belki de her sınıf izleyici tarafından film izlenebilir olabilirdi. Filmin olağan durgunluğu ve konunun yer yer kopması, üstüne tüm bu yaşananların gerçek hayattan alıntı olma durumunun filmin en sonunda belirtilmesi izleyiciyi filme odaklanmaktan uzaklaştırıyor.

Filmi izledikten sonra aklınıza takılan bir detay olursa eğer youtube’a “Serial Killers – The Bodies in the Barrels” yazarsanız, filmde anlamakta zorlandığınız detayları çıkan sonuçlardaki videolarda izleyebilir, birkaç tane belgesele rastlayabilirsiniz.

Justin Kurzel’in ilk uzun metrajlı sinema deneyimi olmasına rağmen ciddi anlamda çok iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Filmde oynayan oyuncuların neredeyse hepsinin ilk sinema deneyimi olması, Justin Kurzel’in oyuncu yönetiminin başarılı olması filmin gerçek yaşamdan bir kesit olmasıyla beraber, bu gerçekçiliği çok iyi yansıttığını söyleyebilirim. Genç Lucas Pittaway’in ise ilk oyunculuk deneyimi olmasına rağmen başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Heath Ledger’a benzerliği sayesinde de ileride öne çıkacağını düşünüyorum. Eğer yönetmen baş karakteri ünlü bir oyuncudan seçmiş olsaydı filmi bir aktöre teslim etmiş olacaktı fakat bunun yerine ilk deneyimi olan oyunculara yer vermesi belki de filmin ‘Snowtown’ olmasına olanak sağlamış.

Cannes Film Festivali’nde eleştirmenlerin örgütü olarak lanse edilen FIPRESCI’den “Special Mention” ödülünü kapmış Snowtown. John ve arkadaşlarının eşcinselleri ve sübyancıları hedefleyen bu gerçekçi öldürme çılgınlığını kesinlikle izlemelisiniz.


Leave a Reply