Kategoriler
izlenim

Spencer: Kabusun İçindeki Yalnızlık

Diana’nın Kaybolan Özgürlüğü…

İlk olarak bu yıl Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan Spencer, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. Özellikle de Kristen Stewart’ın oyunculuğu önplana çıkarılarak bu yılın Oscar yarışlarında en iyi kadın oyuncu kategorisinde favori haline gelmesine neden olmuştu. Peki Twilight sonrası çok fazla eleştirilenmesine rağmen, kariyerine farklı filmlerle devam ederek ödüllük bir oyuncu haline gelen Stewart gerçekten de bu söylenenleri hak ediyor muydu? İlk elden filmin belki de en dikkat çeken noktasına değinelim.

Pablo Larrain filmlerini düşündüğümüzde biyografik filmler öne çıkıyor. Özellikle bu filmden önceki dönemde çektiği “Nebula” ve “Jackie” bu açıdan önemli örnekler olarak dikkate alınabilir. İkisi de karakteristik ve yapı bozumcu biyografik filmler olarak değerlendirilebilir. Spencer bu noktada iki filmden de ayrılıyor. Nebula’da aynı isimli şairin baskıcı rejimden kaçış hikayesini izlerken, aslında yaşadığı bir dönemi ve polisiyeyi andıran kaybolma sürecine kafa yoruluyordu. Yani hayatının bir dönemine bu filmin ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

Jackie ise tamamen farklı bir uyarlamaydı. Kennedy suikastinin, yani tarihsel bir olayın yankıları eşinin gözünden aktarılırken, bir kadının travması çarpıcı olarak karşımıza çıkmıştı. Yine biyografik değeri çok önem kazanan bir olayın izlerini takip etmiştik. Bu bağlamda Spencer’ı Jackie filminden ayıran nokta, Lady Diana’nın yaşadıklarının tarihsel olarak çok da önemi olmayan bir olay üzerinden karşımıza sunulması diyerek bu filmi diğerlerinden ayrıştırabiliriz. Ancak benzerlik aramak istersek iki filmin başrolündeki kadının da yaşadıkları sancıları baz aldığını söyleyebiliriz. Spencer Diana’nın hayatını anlatmaktansa kraliyet ailesinin rutinin içinde kaybolmasını, silikleşmesini ve ona yüklenen soyluluk ritüellerinin ağır gelmesini izliyoruz. Diana bir anlamda kuralların içinde tükenmeye başlıyor.

 

İnsan Psikolojisinin Boşlukları…

Yeme bozuklukları, kendine zarar verme eğilimi ve intihara yatkın bir mizacın depresif ruh halinin etkileri, filmin atmosferine doğrudan etki ediyor. Her düşünce, her eylem aslında özgürleşme hasretiyle yanan Diana’nın sayıklamaları gibi. Kendi içindeki yardım çığlığını sessiz bir şekilde yapıyor. Yaşama sevincini hiçe sayan toplumsal baskı, onun istemdışı olarak da olsa kendi içinde dengesizliğe sebebiyet veriyor. Bir yandan dış dünyaya göstermesi gereken prenses rolü, diğer yandan kocası ve en çok da kraliçenin aile içi baskın rolü, Diana’nın kendi olma isteğini sis bulutunun içinde yitip gitmesine vesile oluyor.

İşte bu noktada Stewart’ın performansını değerlendirmek en doğrusu olur. Jackie’de Natalie Portman’ın Jackie’nin yapmacık hareketlerinden ilham alarak taklite kaçan yapmacık performansını düşündüğümüzde, aslında güçlü kadın gibi görünmeye çalışan, önemsenmek isteyen bir kadının kendi karanlığında narsistleşmesine tanık oluyorduk. Kristen Stewart ise rolüne en başta kendi dokunuşlarını koymak istemiş. ABD’li olmasından kaynaklı olarak İngiliz aksanını kendi özelliklerine göre yorumlamayı tercih etmiş. Bu yüzden de çoğu kişinin ayrıldığı nokta bu. Herkes Diana’nın birebir aynısını görmek isterken, Stewart kendince rolüne yorum katarak tarifi zor bir psikolojiyi çok iyi yönetiyor. Kimi zaman duran zamanın içinde acelesi olan bir kadınmışçasına, hızlı bir konuşmayla o andan sıyrılmak istiyor. Bazen de ritüellerin içinde haykırıp “Ben buradayım!’ tepkisini zihninde canlandırıyor. Larrain belli ki oyuncularını bu konuda özgürleşme anlamında serbest bırakmaya çalışıyor. Oyuncuları da kendi yorumlarını rahatça bize yansıtabiliyorlar. Stewart da karakterinin sivri uçlarını bu bağlamda mükemmele yakın bir özgünlükte seyirciye ulaştırmayı başarıyor.

Soyluların Arasındaki Hayaletler…

Pablo Larrain Spencer filminde karşımıza bir anti-biyografik film çıkarmaya çalışmış. Gerçeklerin birebir aynısını sunmak yerine, karakterler üzerinden bir hikaye kurmayı tercih etmiş. Psikolojinin diğer gerçeklerden daha önemli olduğunu ortaya koymak için de bu filmi bize sunmuş. İnsanın içindeki oluşan onlarca duyguyu, bir kozanın içinden bize gösterirken, ortaya gündüz düşleri çıkıyor. Ya da kabus mu demeliyiz? Çünkü travmaların sıkışmışlık üzerinden karşımıza çıkarttığı nokta şeffaflaşma oluyor. Yapmaktan hoşlanmadığı her şey karakterimize stres, yorgunlukluk, bitkinleşme ve uzaklaşma hissini yaratıyor. Hapishanedeki insanların yaşadıklarına benzer bir çaresizlik hissi, Diana’nın kendi içinde dışarı vuruluyor. Yeri gelince bir tepki olarak ya da imgelemeler vesilesiyle anlamında kazanarak açığa çıkıyor. Hayal ile gerçek arasında gidip gelen bir içten çürümeye tanıklık ediyoruz.

Diana özgürleşme isteğinin yanı sıra geçmiş ile olan bağlarını da kaybettiğini düşünüyor. Bu yüzden de eskiden yaşadığı eve gitmek istiyor. Orada huzuru bulmak istiyor. Ancak geçmişin güvenli suları, aslında çoktan çekilmiş ve geriye pek bir şey kalmamış. Orası artık anıların öldüğü bir harabeden başka bir şey değil. Bu yüzden de Diana tutunacak bir dal arıyor. Bu hayal kırıklığının üzerine eski bir ceket karakterimizin umudu oluyor. Bu ceket ona geçmişte özgür olduğu dönemi hatırlatıyor. Kirlenmiş, terk edilmiş ve kimsenin umurunda olmayan kendisini hatırlatıyor. Bu yüzden de ona karşı şevkatle sarılıyor.

Çocuklarıyla oyun oynadığı bir sahnede Diana’nın açık bir şekilde kendisi gibi yaşamak istediğini görüyoruz. Kraliyetin verdiği ünvanları temsil etmek yerine, bir birey olmayı hayal ediyor. Bu yüzden de kendi olabildiği tek yer çocuklarının yanı oluyor. Onların yanında gerçeğin içinde olmayı seviyor. Kurallara uymasa bile iyi bir anne olduğunu hissedebiliyoruz. Annesi ile kraliyet arasında sıkışan çocuklar ise çocuk ruhlu Diana’dan daha olgun davranarak sistemin parçası olduklarını benimsediklerini görüyoruz.

Kabusun İçinde Bir Masal Prensesi

Larrain’e göre Diana’nın bu kırılgan hali, psikolojik gerilimin kapılarını açıyor. Kraliyet ailelerini bir korku figürü gibi tasvir ederek filmin her anında tekinsizliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin kraliçenin bir sahnede Diana’ya verdiği cevap, ikili arasındaki tüm bağları anlamamıza yetiyor. Diana, Kraliçe’den biraz olsun sevgi isterken; bunu kendi sevgisini ifade ederek sunmaya çalışıyor. Ancak Kraliçe ise kurallara bağlı ve katı bir şekilde yetiştiği için sevgiden çok, bulunduğu makamın önemli olduğunu vurguluyor. Ülkesindeki en önemli kişinin kendisi olduğunu biliyor. Bu yüzden de sevginin sadece bir romantizm olduğu fikrini benimsediğini açıkça yüzümüze çarpıyor. Diana’nın sadece kukla olduğunun altını çizerek; “Basına verdiğin pozların bir önemli yok, çünkü ülkenin önemsediği tek şey paranın üzerindeki kendi resmi” olduğunu söylüyor. İnsani duyguların onlar için olmadığını ve misyonlarına sadık kalmanın önceliğini hissettiriyor.

Aslında her karakter bir sistemin parçasını oluşturuyor. Aşçılar her gün yemek yapma göreviyle uğraşırken, hizmetçiler kraliyetin sıradan işlerinin aksamamasına gayret ediyorlar. Yani hepsi işleyen bir makinenin parçaları gibi onlara biçilen rollerin peşinden sürüklenip duruyor. Diana bu sistemin parçası olmak istemiyor. Ondan ayrışmak istiyor. İşte bu yüzden de içindeki yalnızlığın kader mahkumu haline geliyor. Spencer da bu makinenin dişlileri arasında sıkışıp büzüşen bir kadını anlatmayı tercih ediyor.

Böylece her anı karamsar, düşünceler arasında boğulan, dengesizliğinin içinde anlam arayışına giren bir kadının hikayesini görüyoruz. Larrain ise kariyerindeki diğer filmler gibi yapımbozumcu üslubuna devam ederek, kurgu oyunları ve hayal sahneleriyle seyirciye benzersiz bir dünya kuruyor. Müziklerin içinize işleyen melodisi, üst düzey oyuncu performansları, teknik anlamda kusursuz ama bir yandan da kendi içinde stilize bir film karşımıza çıkıyor. Yılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde belki de yılın en iyi filmi bizi karşılıyor. Öte yandan Diana’nın Kraliyet ile yaşadıklarını, Alice Harikalar Dünyası’na da benzetebiliriz. Aşçı, güvenlik görevlisi, giydiriciler ve diğer tüm piyonlar; Alice’in delikten içeriye girişiyle yaşadıklarına benzer akışta ilerliyor. Bu sebeple de Larrain filmine Diana’nın bir masal prensesini andırdığını söylediği sözlerle başlıyor.

Bir cevap yazın