Kategoriler
izlenim

Squid Game: Yüzümüze Tutulan Kırık Bir Ayna

Hwang Dong-hyuk’un yazıp yönettiği Squid Game, eksileri artıları olan, birçok ayrıntısını övebileceğimiz veya eleştirebileceğimiz bir yapım.

Hwang Dong-hyuk’un yazıp yönettiği Squid Game, eksileri artıları olan, birçok ayrıntısını övebileceğimiz veya eleştirebileceğimiz bir yapım. Ama Netflix tarihinin en çok izlenen dizisi olma yolunda ilerlemesi, diziyi kalitesinden çok, yarattığı etkiyle de değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.

Güney Kore sineması ve dizileri, yıllardır çok basit ve insani çelişkileri içeren, önceliklerimizi sorgulatan yapımları önümüze koyuyor. 2019’da hep beraber Parasite’in ne anlatmaya çalıştığını konuştuğumuz gibi, bu kez de Squid Game’i uzun süre tartışacağız. Aslında dizinin yaratıcıları çok didaktik ve söylemek istediğini biraz da abartılı oyunculuklar ve sahnelerle yüzümüze çarpan yöntemler seçmişler. Vermek istedikleri mesajların, insanların hassas noktalarına dokunduğunu da rakamlar gösteriyor. Biraz düz bir şekilde anlatılan bu noktaları listelemeye çalıştık.

İyiler Sonunda Kazanır Şablonu: Squid Game, en baştan beri kazananın kim olacağını hissettiğimiz bir diziydi. Karakterimizi birçok film ve diziden tanıyoruz. Sadece Slumdog Millionaire gibi doğu kökenli yapımlarda değil, Forest Gump, Die Hard gibi filmlerde de “everyman” diye nitelenen sıradan insanların büyük kahramanlara dönüştüğünü görmek mümkün. Hatta Spielberg, Zemeckis gibi yönetmenlerin sinema yaşamlarının büyük bölümünü bunun üstüne kurduklarını söyleyebiliriz. Temiz bir kalbi olan sıradan bir insanın veya polisin, önüne çıkan engelleri ve hayati tehlikeleri iyi niyetiyle aşabileceği inancını pompalayan, sıradan bir Hobbit’in tüm Orta Dünya’yı yüzükten ve insanı kötüye dönüştüren güçlerinden kurtarabileceğini söyleyen anlatılar mutlaka bir hayran kitlesi buluyor… İnsanlara sabretmeyi, tokadı yiyince öbür yanağını dönmeyi, dünyada çekilen dertlerin hepsinin cennette ödüllendirileceği inancını pompalayan dinler de farklı öyküler anlatmıyor belki de… Squid Game’i izlerken hemen hepimiz kafamızın bir yerinde kazananların diğerlerinin ailelerine yardım edeceğini düşündük, bununla kendimizi avuttuk. İyiler sonunda ödüllendirilecek ve başları beladan kurtulacaktı. İyi olan kötüyü alt eder ve sonunda iyi şeyler yapar; bu inancı kaybetmek hepimize ağır geliyor.

Yarışma ve Rekabet Kültürü: Squid Game’in günümüz toplumlarının eğilimlerine paralel bir çizgi çektiği alanlardan biri TV’lerden önümüze yığılan reality veya game show olarak adlandırılan yarışma programları… Evlilikten, en güzel şarkı söyleyene kadar hemen her şeyi yarışma formatına sokan yapımcıları şöhret ve paraya boğan bir sistemin içinde yaşıyoruz. Yayınlanan yarışmalarda ilk turlarda elenen insanların hayallerini, belki de rahat bir yaşam sürmek için son şanslarını kaybedip gitmesine değil, turları geçerek kazananların rekabetine odaklanıyoruz. Squid Game’deki ölümlerle, sayısız yarışma programında elenenler arasında pek bir fark yok. Aslına bakarsanız çoğu yarışmanın kazananlarını bile 1 yıl sonra unutuyor, yeni yarışmaların heyecanlarına kendimizi kaptırıyoruz. Rekabeti seviyoruz, dünyadaki birçok kültür kaybedenlere bir şans daha vermeye değil, kazananları destekleyip ödüllendirmeye odaklanmış durumda… Bu sadece kapitalizmin bir yansıması değil, tarih boyunca durum hep böyleydi belki de…

Militarizm Alegorisi: Yeryüzünde savaşlarda ölen askerlerin çok büyük bir bölümünü, geleceğini sivil hayatta değil, orduda gören insanlar oluşturuyor. Asker olma motivasyonları arasında sadece vatanını sevmek değil, başarısız olduğu hayat kavgasında yeni bir sayfa açma isteği de var. Oyunun görevlilerinin insanlara dağıttığı kartvizitleri askerlik celbi olarak görmek mümkün… Oyunda yaşananların büyük bir bölümü de aralarına sınırlar çizip savaş oyunları oynayan devletlerin insanlara yaptıklarından farksız. Dizinin daha başında Ali’nin oyunu askerliğe benzetmesi, senaryonun bilinçli olarak bu benzerlik üzerine kurulduğunu gösteren ayrıntılardan biriydi. Görevliler arasındaki ast-üst ilişkileri, üniformanın bir süre sonra hayatın ayrılmaz parçası olması ve insanların en sert travmalardan bile etkilenmeyecek şekilde hissizleşmesi bölümler ilerledikçe didaktik anlatımın bir parçası oldu.

Sınıf Ayrımına Atıflar: Squid Game’in benzerlerini Battle Royale, Hunger Games başta olmak üzere birçok farklı yapımda izledik. Ancak sınıf ayrımına atıfları bu kadar düz ve sert yapanına rastlamamıştık. Zengin sınıfın, fakirleri ve çaresizleri oyuncak gibi gördüğü, en kötülerin VIP olarak adlandırıldığı, para dolu bir kürenin ve o kürenin temsil ettiği zenginlik hayallerinin yarışmacıların kafasının hemen üzerinde durduğu bir yapım herkese saçma gelebilirdi. Rakamlar gösteriyor ki insanların büyük bir bölümü “İnsan hayatı oyuna mı döndürülür, bunun dizisi mi yapılır?” diye tepki göstermemiş, “Bakalım neler olacak?” diye devam etmiş. “Şu kadar paran olsa ne yaparsın?” veya “Bu kadar para verseler, şunu yapar mısın?” gibi sorular arkadaş çevrelerimizde sık rastlanan geyiklere yol açar. Bunun temelinde sınıf atlama hayalleri, “Ah bir zengin olsam” serzenişleri bulunur. Borç içinde yaşayan, sistemin “daha iyi yaşam” hayallerini sömürdüğü insancıklar, çevrelerindeki ölümlere ve vahşi olaylara rağmen oyuna devam ediyorlar.

Kaybettiğimiz Saflık?: Baş karakterimiz Seong Gi-hun’un tavırlarını, verdiği tepkileri, yarışmadan önceki yaşamını Raj Kapoor’un Avare’sine benzetmek de mümkün. Lee Jung-jae’nin farklı mimikleri çok iyi taşıyan oyunculuğu, dünyada olan bitene aralıksız şaşıran yüz ifadeleri, yaşlı adam Oh Il-nam’ı harcarken hüngür hüngür ağlayan halleri, Squid Game’i zirveye taşıyan kitleleri etkilemiş görünüyor. Eğitimli, dünyayı görmüş, hırslarına yenilip insanların parasını batırdığı için oyuna katılan Cho Sang-woo’nun vicdanı ile hayatta kalma içgüdüsü arasındaki çelişkiler de saflığın nasıl kaybedildiğini anlatıyor gibi… Abdul Ali’nin ise insanlara güvenmesinin, lekesiz saflığının nasıl cezalandırıldığını acı bir şekilde izliyoruz.

Kaderimiz Bu Mu?: Dizinin ilerleyen bölümlerinde tanıdığımız ve zorlukları tanrıya havale eden karakter üzerinden bir kader ve ilahi güç sorgulaması yapmak da mümkün. Dizi bilinçli bir şekilde kaderini kendi belirlemeye çalışan, ölüm kararlarını bile kendileri alan insanları öne çıkarıyor. “Bu dünyada yalnızız, gittiğimiz yol çıkmaz sokaklarda bitiyor olsa bile kaderimizi kendimiz belirleriz” diyen, özellikle kadın karakterlerin çokluğu, dizinin ilginç yönlerinden biri…

Özellikle son bölümde olayların gelişimi, mantık hataları, dizinin unutulmaz bir yapım olmasının önüne geçse de, hayatı sorgulatan benzer yapımlar için bir yol açtığını düşünebiliriz. İnsanların bitmek bilmeyen psikolojik dalgalanmalarını konu eden bağımsız yönetmenlerden bu tip yapımları daha çok görmek dileğiyle…

Bir cevap yazın