Stanley

Ona Stanley demek hoşuma gidiyor. Yaramaz bir çocuk ismi gibi. Sinemaya olan tutkusu çocuksu bir merakı andırıyor. Belgesel çekiyor, savaş filmleri yapıyor, bilimkurgu çekiyor, gerilim filmi çekiyor, karamizahın daniskasını...

stanley.jpg

Ona Stanley demek hoşuma gidiyor. Yaramaz bir çocuk ismi gibi. Sinemaya olan tutkusu çocuksu bir merakı andırıyor. Belgesel çekiyor, savaş filmleri yapıyor, bilimkurgu çekiyor, gerilim filmi çekiyor, karamizahın daniskasını yapıyor. Evin bütün dolaplarına girip, annesinin ondan sakladığı bütün şekerleri bulmak istiyor. Altından girip, üstünden çıkıyor. Ebeveynlerinin korkulu rüyası şekerleme canavarı bir kerata. Bana Vladimir Nabokov’u çağrıştırıyor. Ah kelebek peşinde dağ bayır koşan büyük küçük Vladimir! Stanley de onun gibi hep iyi hikayeler peşinde koştu. İşte bu şimdi yaşasaydı 80 yaşında olacak olan çocuk, ölümünün 10. yılında tüm sinemaseverlerce sevgiyle anılıyor.

Güzel insan Stanley Kubrick, Temmuz 1928’de orta sınıf bir Bronx (New York) ailesinde dünyaya geldi. Doktor babasından bir hediye olarak edindiği fotoğraf makinası ile fotoğrafçılığa adımını attı. Bu tür sorunlu tiplerde sık sık gördüğümüz üzere öğrencilik hayatında başarısızdı. Lisede birkaç önemli dersten çakmasından ötürü üniversiteye gidemedi. Yıllar sonra şöyle diyecekti: “Bence okullarda yapılan en büyük yanlış, çocukları korkuyla motive ederek bir şey öğretmeye çalışmaktır. Not alma korkusu, sınıfta kalma korkusu gibi. Bir konuya ilgi duyarak öğrenmek ile, korku ile bir şeyi öğrenmek arasında nükleer bir patlama ile bir kıvılcım arasındaki kadar fark vardır.” Bu ifadesi bana hep Pink Floyd’un meşhur şarkısını ve klibini hatırlatır: “We don’t need no education, we don’t need no thought control.” Okul ile ilgili samimi ve bir o kadar da aykırı düşüncelerininin sebebini şu güçlü ifadeyi okuyarak kavrayabiliriz: “Okulda bulunduğum süre boyunca hiçbir şey öğrenmedim ve 19 yaşıma kadar kendi isteğimle bir kitap okumadım.”

Yeniyetme Stanley, fotoğraflarından birini görüp satın alan Look dergisi tarafından 16 yaşındayken fotoğrafçı olarak işe alındı. 21 yaşına kadar bu dergide çalıştı. O dönemler kendisini “turistler ile karıştırılmamak için fotoğraf makinasını kese kağıdında taşıyan sıska ve salaş bir çocuk” olarak tanımlar. Anlaşılan bu iş Kubrick’in sinemanın fotografik bileşenleri konusunda birşeyler öğrenmesi için güzel bir fırsat yaratmış. Bu fotoğraftan gelme/ çekirdekten yetişme hikayesini de keza birçok önemli yönetmende görüyoruz. Fotoğraftan gelme yönetmenlerin en iyisi ise bizdedir. Tabi ki Nuri Bilge Ceylan (yani Sean Penn’in ürkek telaffuzuyla Nori Bill Seylan).

Stanley Kubrick’in kafasında bir film çekme fikri, The March of Time isimli dönemin ünlü belgesel dizisinde office boy olarak çalışan eski bir lise arkadaşından (Alex Silger), tek bir belgesel bölümü çekebilmek için 40.000$ harcandığını öğrendiğinde belirmiş. Kendi hesaplarını yapmış ve aynı işi 1.500$ ile yapabileceğine kanaat getirmiş. 1950de henüz 21 yaşındayken, Look dergisinden aldığı maaştan biriktirdiği 3.800 doları kullanarak ve kamera kiraladığı mağazanın görevlisinden kamerayı nasıl kullanacağını öğrenerek Day of the Fight kısa filmini çekti. Day of the Fight, Walter Cartier adındaki bir ödül boksörünün hikayesini anlatan, fotografik estetiğiyle göze çarpan, izlemesi kolay bir belgeseldi: “İlk birkaç filmim kötü olmasına rağmen fotoğrafları güzeldi ve bu da insanları etkiledi.”

Bu ilk denemeden sonra The Flying Padre isimli bir rahibin uçak yolculuğunu anlatan yine bir kısa belgesel yaptı.Filmi yine cüzî miktarlara mal edip, cüzî bir fiyata sattı. Her iki filmde de Kubrick herşeyi kendisi yaptı (senarist, yönetmen, kameraman, sesçi ve kurgucu). Film yapmak üzerine elde ettiği deneyimler ve iki küçük başarısından sonra Look dergisindeki işinden ayrılarak kendini tamamen sinemaya verdi. Sonrasında şair arkadaşı Howard Sackler’ı dramatik bir senaryo yazmaya ikna ederek Fear and Desire için para bulmaya girişti. Bu ilk filmleri bile youtube, metacafe gibi video paylaşım sitelerinden rahatça izlenebiliyor. Pardon, rahatça mı dedim? Dünya sansür liderliğini Çin’den kapmaya uğraştığımızı bir an için unutmuşum.

İlk yıllarında Kubrick’in sinema hakkında bildiği şeyler fotografik görsellik ve Pudovkin’in “Film Tekniği” ile sınırlı imiş. Peki Pudovkin kimdir? Vsevolod Pudovkin (Rus isimlerini seviyorum), “Kuleşov Efekti” (bu efektin ünlü bir deneyi vardır; film yapmak ile ilgilenenler mutlaka görmeli!) olarak bilinen sinemaya özgü etkinin kâşifi Lev Kuleşov isimli Sovyet sinemacının öğrencisidir (sinema tarihinin ilk yıllarında Sovyetler çok önemli bir yer tutar). Temel olarak nasıl bir ressamın malzemesi boyalar ise ve nasıl bu boyaların karıştırılmasıyla ortaya bir sanat eseri çıkıyorsa, sinemanın malzemesinin de film olduğunu ama bu çekilen filmlerin ancak kurgulanmasıyla (montaj) malzemenin nihaî bir sanat eserine dönüştüğünü savunurlar. Yıllar sonra dahi Stanley Kubrick, Pudovkin’in “film sanatının temeli kurgudur” tezinin sıkı bir savunucusu olduğunu şu cümleler ile dile getirmiştir: “Basit bir aksiyonu, örneğin bir adamın buğday kesişini kısa bir süre içinde birkaç noktadan göstermek sinema dışında mümkün değildir; işte bütün mesele bununla ilgilidir.”

Kubrick, Pudovkin’in plastik materyalin manipülasyonu sinema sanatının temelidir fikri üzerinde durdu. Kariyerinin başlangıcında Eisenstein (Rus kurgu ve devrim sinemasının en önemli yönetmenlerinden) okumuştur ama onu çok fazla anlamadığını itiraf etmiştir. Kubrick’in Eisenstein filmleri hakkında sevdiği şeyler, filmin kurgulanma tarzı ve çekimlerin görsel kompozisyonu ile sınırlı kalmış. İçerik olarak Eisenstein filmlerini “aptalca, oyuncularını donuk ve operaya yakın” olarak nitelemekte.

Kendi filmlerini yapmaya başlamadan çok önce de Kubrick sinema ile çok yakından ilgileniyordu. 19 yaşından itibaren filmlere olan bağlılığı takıntılı bir hal alıyor. Hafta içi her gün Modern Sanat Müzesi’nde eski filmleri, haftasonu da yeni çıkanları izlemek üzere sinema koltuğuna kuruldu. Kubrick, kaçırdığı filmleri izleyebilmek için Staten Adası’na yaptığı feribot yolculuklarının ve Modern Sanat Müzesi’nde geçirdiği uzun saatlerin alabileceği en iyi yönetmenlik eğitimi olduğunu söylemiştir. Dikkat: O pörtlek gözleri o ara edinmiş olabilir! Filmlere tüm dikkatini vermek onun için çok kıymetliymiş. Zayıf filmlerin bile bir işlevi var: “‘ Bir film yapmak konusunda hiçbir şey bilmesem de bundan daha kötüsünü yapamam herhalde’ diyerek dandik filmleri izlemeye devam ediyordum” (‘dandik’ kelimesi ing. ‘lousy’ kelimesinden çeviridir).

Aslında Kubrick’in “takıntı edinme takıntısı” kariyerinde mühim bir yere sahip. Onu tanıyanların hep bahsettiği bir özelliğidir bu. Hep en iyiyi yapmak üzere şartlanmıştır. Bunun için de filmlerindeki tüm kontrolün kendi elinde olmasını ister. Otomatik Portakal (1972)’ daki tüm renkli pop art mizansenin seçilmesine dahil olduğu, hatta mutfak sahnelerinde görünen kalebodurları bile kendisinin seçtiği söylenir. Spartacus (1960) filminde yapımcıların montaja müdahaleleri, yıldızların kaprisleri ve itiş kakışları onu bir daha yapımcıların kontrolündeki klasik Hollywood tarzı stüdyo filmler yapmamaya yöneltmiştir. 1961 yılında One-Eyed Jacks isimli western filmini çekerken Marlon Brando ile oyuncu seçimi konusunda kavga ederek filmi yarıda bırakmış; bunun üzerine yönetmen koltuğuna geçen Marlon Brando filmi tamamlamıştır.

Stanley Kubrick’in bir film oluştururkenki ruh halini anlamak için halen hayatta olan eşi Christiane’nin (dikkat: Paths of Glory’nin setinde tanışmışlar) geçen yaz verdiği bir ropörtajdan faydalanabiliriz: “Kubrick çalışmayı severdi ve pazar günleri dahil tatil yapmak için zamanı yoktu. Eğer bir film yapıyorsa, çalışmanın durmasını asla istemezdi. Yapacağı film ile ilgili önemli kişilerle akşam yemekleri düzenlerdi. Böylece yemekte bile çalışması sürerdi.” Aynı röportajda Christiane, eşinin bir kontrol manyağı (control freak) olarak nitelenmesine üzüldüğünü ve durumun aslında böyle olmadığını söyler: “Gerçek şu ki, yaptığı her şeyi kendini vererek yapardı. Benimle ve çocuklarıyla ilgilenirken de işindeki gibiydi… Şöyle derdi: ‘Bir şeye önem verirsin, ya da vermezsin.’ Eğer bir şeye önem veriyorsa, onu en iyi şekilde yapardı.” Duruma böyle bakınca o, bir manyak olarak değil, tersine konsantrasyonu yüksek zeki bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Hani şu etrafımızda da varolan, bir iş yaparken soru sorulduğunda cevap vermeyen türden insanlardan. Ama Christiane yine bunun o tür birşey olmadığını söylüyor: “Dikkatini herhangi bir şeye yöneltebilir, sonra hemen dönüp senaryo hakkında konuşmaya devam edebilirdi…Bana sanki bir radarmış gibi gelirdi; ne gelirse gelsin başa çıkıyordu. Çoğu insanın daha küçük bir radarı ve daha düşük seviyede bir merakı vardır.” Yaptığı işe herşeyini verip, o uğraşta dünyanın bir numarası olmayı kim istemez ki? Tabi ki 1 numaradır demiyorum. Ama filmlerini bu düşünceyle yapan Stanley Kubrick’in yeri sinema tarihinin çok yukarılarındadır.

Filmlerinde kullanmayı sevdiği estetik öğelere bir göz atmakta fayda var. Max Ophuls’un (Le Plaisir, Madame De… gibi filmlerin sahibi ünlü erken dönem Alman sinemacı) akışkan kamera tekniği Kubrick’i büyülemiştir. 2001: A Space Odyssey(1968), The Shining(1980) gibi son dönem çalışmalarında kamera sürekli hareket halindedir. Seyircinin hareket eden aktörle birlikte mekânda rahatça gezinmesini sağlar. Jim Jarmusch’un (konumuzla alakasız bağımsız yönetmen) hiç sevmediği bir şekilde kamera da bir aktöre dönüşür. Kubrick, steadycam’in icadıyla birlikte bu akışkan tekniği en iyi kullanan yönetmenler arasındadır (bkz: The Shining’de çocuğun hotelin içinde bisikletiyle gezdiği sahneler). Hareket eden kameranın başarılı kullanımı, özellikle Paul Thomas Anderson (bkz: The Boogie Nights, Magnolia, There Will Be Blood) gibi günümüzün başarılı yönetmenlerine de esin kaynağı olmuştur.

Oyuncu yönetimi hususunda Stanley Kubrick, Stanislavski ve Nikolai Gorchakoz’un yapıtlarını okumuş. İlk filmlerindeki (Fear and Desire ve Killer’s Kiss) oyunculukları beğenmemiş ama bu filmlerden, sonrası için çok şey öğrendiğini söylemiştir. Herşeyde olduğu gibi oyunculuklar konusunda da titizdir. 2001:A Space Odyssey filminin insanlı çekimlerini 6 ayda, görsel efektlerini ise tam 18 ayda tamamlamıştır. The Shining(1980)’i çekerken, psikopat Jack Nicholson’un karısını oynayan Shelly Duvall’ı canından bezdirdiği muhakkak. Zira çılgın yönetmen, sette herkesin içinde kendisine alenen saydırmakla kalmamış; Duvall’ın bulunduğu ünlü beyzbol sopası sahnesini 127 (!) defa tekrarlatarak diyaloglu bir sahneyi en çok tekrar etme alanında dünya rekorunu kırmış. Tebrikler!.. Kubrick her ne yapsa bu kadar başarılı olunca, “garibim” Shelly ne yapsın? “Diğer yönetmenlerle çalışırken öğrendiklerimin çok daha fazlasını Kubrick’ten öğrendim” demiş. Lakin içinden acı acı sövdüğüne eminim.

Hikaye anlatımına baktığımızda, Stanley’nin edebiyat eserlerinden uyarlama yapmayı sevdiği görülür. Yürütücü yapımcısı (executive producer) ve kayınbiraderi Jan Harlan’a göre, Kubrick’in bir film yapması için hikayeye aşık olması gerekir. “Soğuk Savaş” dönemi onu gerçekten derinden etkilemiştir. Nükleer savaşa ilişkin 70’e yakın kitap okuduktan sonra (19 yaşına kadar isteyerek tek bir kitap bile okumayan biri için hiç de fena değil), Peter George’un Red Alert romanında geçen Amerikalıların kendi uçaklarının vurulması için Ruslara tavsiyede bulunması hikayesini çok trajik ve bir o kadar da komik bulan Stanley, Dr.Strangelove’ı (1964) bir karamizah şaheserine çevirmeye karar verir. Hikayenin orijinaline sadık kalmak gibi bir derdi pek yoktur. Nitekim, Otomatik Portakal’ı gören Anthony Burgess ve The Shining’i izleyen Stephen King filmleri beğenmemiştir.

Kubrick’e göre, gerçek karakterleri ve iyi bir hayat görüşü olan gerçek bir filmi başarılı bir şekilde bitirmek güçtür. Birçok film sonu yanlış bulur ve seyircinin mutsuz sonların yapaylığını kolayca sezebildiğine inanır. Buna karşın eğer bir karakter filmin sonunda başarılı olursa Kubrick, bu tip bir sonun doğasında bir eksiklik olduğuna inanır. Çünkü bu aslında yeni bir hikayenin başlangıcıdır. Stanley Kubrick, John Ford’un durağan sonlarından çok hoşlandığını söyler: “durağanlık üzerine durağanlık; sanki sende hayatı görüyormuşsun gibi bir his uyandırır ve sen bu şeyi kabul edersin.”

Karakterlerin gelişimi meselesine geldiğimizde, Kubrick’in Freudyen toeriden ve romantizmden uzak durduğu görülür: “Eğer bir adam iyiyse, ne zamanlar kötü olduğunu bilmek ve bunu göstermek; eğer bir adam güçlüyse hangi anlarda zayıf olduğuna karar vermek ve bunu göstermek çok önemlidir. Ve ben bir karakterin nasıl böyle olduğunu ya da yaptığı şeyi neden yaptığını açıklamaya asla kalkışılmaması gerektiğine inanıyorum.”

Stanley’nin yaptığı filmlerin tür olarak farklılıkları dikkat çeker. Marlon Brando ile takışmayıp One-Eyed Jacks filmini de çekseydi western, kısa belgesel, kısa film, dram, bilimkurgu, gerilim, karamizah gibi belli başlı tüm örneklerde eser vermiş olacaktı. Hepsi de türlerinin ya en iyilerinden, ya da tartışmasız en iyisidir. Bir gün üniversitede bilgisayarla alakalı, sinemayla çok alakasız bir dersteyken, tahminimce 50’lerinin sonundaki hocamızın artık laf nereden açıldıysa “çocuklar dünyanın en iyi bilimkurgu filmi hangisidir biliyor musunuz?” diye sorduktan sonra cevap beklemeden soruyu kendisinin yanıtladığını hiç unutamıyorum: “2001: Bir Uzay Macerası.” Üstelik bir de tüyo vermişti saygıdeğer hocamız. Filmdeki ruh hastası bilgisayar HAL’in neye referans olduğuyla ilgili. “H+1,A+1,L+1=IBM”. Bunu düşünmek kimin marifetidir bilemiyorum (Arhur C. Clarke’ın mı, yönetmenin mi?) ama buradan Stanley’in sinemayla doğrudan alakalı olmayan bir sürü insanı da etkileyebildiği gibi bir sonuca varıyorum.

Uzay Macerası’ndan arta kalan görüntü mirasının onca yüksek teknolojiye rağmen günümüzde halen olağanüstü kalabilmesi, Barry Lyndon(1972)’da karşımıza çıkan Rembrandt misali sadece mum ışığıyla aydınlanan (fotoğrafla ya da film yapmakla ilgilenenler bunu yapmanın neredeyse imkansız olduğunu bilirler; neredeyse!) yumuşak tablovâri görüntülerin elde edilmesinde NASA teknolojisinin kullanılması, The Shining’de kullanılan steadycam ile çığır açılması gibi şeyler Stanley Kubrick’in hayal gücünden doğan, titizliğiyle yoğrularak beğenimize sunulan sinema tekniği alanındaki önemli gelişmelerdendir.

Christiane’e göre onu erken öldüren şeyler, günde sadece dört saatlik uyku, bol sigara ve ağır çalışma temposu. 7 Mart 1999 yılında son filmi Eyes Wide Shut’ı tamamlamasının hemen ardından 70 yaşında ölen Stanley Kubrick, İngiltere’deki evinin bahçesindeki ağacın dibinde yatıyor. Nazım Hikmet’ kıskandırıyor.

Kaynakça:

“The Cinema of Stanley Kubrick”; Kagan, Norman, http://books.google.com/books?id=MqtrbmtjBQoC&printsec=frontcover&hl=tr
http://www.arts.ac.uk/kubrick-archive.htm
http://www.telegraph.co.uk/culture/film/3555934/The-Stanley-Kubrick-files.html

stanley-kubrick-001.jpg

kategori:
seçki