Sürgün: Boşluk Üzerine Küçük Görsel Mucizeler

2007 sonbaharının ıslak bir cumartesi günü her zamanki manasız işler yüzünden ofiste belgeler içine gömülmüşken metroya atlayıp sinemaya, Film Ekimi’ne gittim. O gün orada gördüklerimi unutamıyorum. Saçma hafta sonu...

izgnanie.jpg

2007 sonbaharının ıslak bir cumartesi günü her zamanki manasız işler yüzünden ofiste belgeler içine gömülmüşken metroya atlayıp sinemaya, Film Ekimi’ne gittim. O gün orada gördüklerimi unutamıyorum. Saçma hafta sonu mesaisine geri döndüğümde yüzümde gülücükler açtığını görenler sebebini sordular. Onlara muhteşem bir film izlediğimi söyledim. Her ne kadar ikinci izleyişte büyü bozulmuş olsa da Andrey Zvyagintsev’in “Sürgün”ü (Izgnanie), herkes için özel olabilecek kadar güzel.

2003 yılında çektiği ilk filmi “Dönüş” ile adından söz ettiren Andrey Zvyagintsev, önceki filminde olduğu gibi “Sürgün”de de aile kurumunun gizlerini ifşa etmeye uğraşırken, köklü dinsel referanslar ile insan olmak ve mutlu olmak üzerine ağır laflar ediyor. Hem de ağzını bile açmadan! Adem ile Havva’nın yeryüzündeki cennetini yaratmakla yükümlü iki insan birbiriyle konuşmuyor, konuşamıyor. İki zoraki yakın, iki yabancı. Hal böyleyken bir aile olmak, birey olarak mutlu olabilmek, karı-koca yükümlülüklerine indirgeniyor. Sonuç ise, Da Vinci ile sembolize edilen bir cennetten kovuluş.

izgnanie2.jpg

Güzel Vera’nın (Maria Bonnevie) mutsuzluğunu, Alex (Konstantin Lavronenko) hiçbir zaman fark edemese de izleyici daha ilk sahneden hissediyor. Vera bir kez dahi gülümsemiyor. Küçük kızına “tavşancığım” diyemiyor. Türkler olarak bizler komşularımızdan çok farklı olduğumuza inanırız. Halbuki sınırdan öteye adım atan gözlemcinin karşılaşacağı benzerlikler çok şaşırtıcı olacaktır. Bir o kadar da sevimli. Rus da olsa türk de olsa fark etmez; özellikle doğu toplumlarının kadın ve erkeğe biçtiği kolektif basmakalıp roller var. Örnek anne-baba olmak, çocuklarını yetiştirildiğin gibi yetiştirmek gibi. İşte toplumun çizdiği bu silik ve fedakar siluetlerin içini doldurmaya çalışmak Vera’yı fazlasıyla yorarken, otoriter baba payesini elinde tutan Alex halinden şikayet etmiyor. Onun için herşey olması gerektiği gibi. Bana kalırsa “Sürgün”ün özgünlüğü, bu iletişimsizlik, uyumsuzluk halini olması gerektiği gibi tavizsiz bir şiddetle vurgulayabilmesinde yatıyor.

Zvyagintsev’in yapımlarından bahsederken, hareketli görüntülerin fotografik estetiğinden söz etmemek olanaksız. İlk sahneden itibaren en ufak detayı bile kaçırmamak için gözünüzü görüntü yüzeyi üzerinde doymaksızın gezdirmek istiyorsunuz. Çoğu zaman sabit kalsa da ara sıra dönen, dolaşan, hareketlenen kameranın gösterdikleri güzellikler sadece biçimsel olarak değil, anlamsal olarak da temelde özenli bir ışık kullanımının ürünü. Örneğin karar sürecinde ailenin üzerinde kara bulutlar dolaşırken, Alex de sürekli alacakaranlığın içinde geziniyor.

20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze değin dünyada hiçbir yönetmen Andrey Tarkovski kadar etkili olamamıştır. Tarkovski, yalnızca kurgucu rus sinemasının seyrini değiştirmekle kalmamış, sovyet sansürü döneminde başarabildiği birbirinden değerli 7 filmi ile Türkiye dahil (Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu) birçok ülke sinemasına nüfuz etmiştir- son olarak Trier’in “Antichrist”ı Tarkovski’nin bir negatifi gibidir. Ama birçokları tarafından çoktan Tarkovski’nin veliahdı ilan edilmiş Zvyagintsev ile üstadı arasında tehlikeli benzerlikler baş göstermeye başlamış sanki. Taşraya dönme, nefes alma, ruhî boşluk, arayış, ince referanslar ve sonunda her türlü olumsuzluğa rağmen Faust misali sarsılmaz bir inanç ile gelen sevginin zaferi… Tüm bunlar ile yetinilmeyip, Tarkovski’nin “Stalker”ında (1979) kullandığı akan su metaforunun “Sürgün”de de bir gönderme şeklinde tezahür etmesi fazla olmuş. Hatta açılıştaki araba sekanslarından biri “Solaris”in ünlü araba çekimlerini andırıyor. Zvyagintsev’in artık Tarkovski’nin alanından çıkması gerek. Yoksa sonraki filmleriyle birlikte, Tarkovski’nin ucuz bir taklidi olarak görülecektir ki çok yazık olur.

izgnanie-3.JPG

Bu toprakların yetim çocuklarından bitlisli William Saroyan’ın “The Laughing Matter” (Gülünecek Şey) adlı romanından uyarlanan “Sürgün”, filmin sonuna dek saklamayı başardığı gizem ile 2,5 saatlik uzunluğuna rağmen sıkıcılığa düşmüyor. Düşse ne olur ki? Hiç bir şey anlatmasa bile sırf görüntüleri izlenmeye değer. Kaldı ki “Sürgün” hem öz, hem de biçim (filmi birkaç parçaya bölen harika müziği ve son sahnesi için ayrı bir parantez) olarak nadir rastlanan bir bütünlük vaat ediyor. Başroldeki Konstantin Lovranenko’ya Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü getiren “Sürgün”, donuk ama tam da bu nedenden ötürü çok sarsıcı bir film.

Önemli not: Zvyagintsev’in ilk filmi “Dönüş”, “Sürgün” ile birlikte aynı DVD’de ve şimdilerde yalnızca 4,99 TL! Kaçırmayın!

kategori:
izlenim