Kategoriler
haber

Calls: Apple TV+ Seslerle Korkutacak

İlk olarak Canal Plus’ta Timothée Hochet’nin yarattığı diziyle ekranlara gelen konsept dizi Calls, AppleTV+’ta yer alacak.

Apple, hikayeyi dinleyerek yaşayacağımız dizi için olağanüstü zengin bir kadroyu bir araya getirince Calls, ilginç bir hal aldı. Fede Alverez’in yönettiği dizi 9 bölümde birbiriyle bağlantılı 9 telefon görüşmesini aktaracak.

Nicholas Braun, Clancy Brown, Lily Collins, Rosario Dawson, Mark Duplass, Karen Gillan, Judy Greer, Paul Walter Hauser, Danny Huston, Nick Jonas, Riley Keough, Joey King, Stephen Lang, Jaeden Martell, Paola Nuñez, Pedro Pascal, Edi Patterson, Aubrey Plaza, Danny Pudi, Ben Schwartz, Aaron Taylor-Johnson ve Jennifer Tilly 19 Mart’ta yayınlanacak dizinin seslendirme kadrosunu oluşturuyor.

Fragman, farklı bir dizi izleyeceğimizi/dinleyeceğimizi gösteriyor.

Kategoriler
bakınıztv

Tenet: Christopher Nolan Yine Beyin Kaşıyacak

Christopher Nolan’ın yeni filmi Tenet uzun süredir her şeyiyle merak edilen, özellikle konusu büyük bir dikkatle gizli tutulan bir filmdi… Bugün sırrın bir bölümünü çözmeye başladık. John David Washington’ın başrolünü oynadığı filmin zaman mevhumu üzerinden ilerlediği setten sızan haberlerde dile getiriliyordu. Robert Pattinson, Elizabeth Debicki, Aaron Taylor-Johnson, Kenneth Branagh, Clémence Poésy, Michael Caine, Dimple Kapadia, Himesh Patel’den oluşan çok güçlü yardımcı oyuncu kadrosu, Washington’ın karakteri etrafında oluşan zaman döngüsünün halkalarını oluşturuyor gibi…

Filmin geri kalanıyla ilgili bilgi parçalarını yeni fragmanlardan alacağız ve 17 Temmuz’da filmin konusuyla ilgili kesin fikirleri elde edeceğiz.

Kategoriler
bakınıztv

A Million Pieces. Bağımlılığın Dehşeti ve Tedavisi

Aaron Taylor-Johnson ve eşi Sam Taylor Johnson, A Million Pieces için uzun bir süredir beraber çalıştılar. İkisi James Frey’in anılarından uyarladıkları senaryoyu beraber yazdılar. Sam Taylor-Johnson yönetmen koltuğunda, Aaron Taylor-Johnson da başrolde yer aldıkları film için çok iyi bir oyuncu kadrosunu bir araya getirdiler.

Charlie Hunnam, Billy Bob Thornton, Juliette Lewis, Giovanni Ribisi, David Dastmalchian, Odessa Young, Dash Mihok, Eugene Byrd, Andy Buckley, Tom Amandes kağıt üstünde çok güçlü görünen filmin parçası olmayı kabul ettiler. Bir uyuşturucu bağımlısının, rehabilitasyon merkezinde yaşadığı kurtuluş mücadelesinin fragmanı da etkileyici görünüyor. Umarız fazla didaktik bir yapıya kapılıp kötü bir filme dönüşmez…

Kategoriler
izlenim

Outlaw King: Kısa Kalan Kahramanlık

İskoçya’yı özgürleştiren kral Robert Bruce‘u (Robert the Bruce olarak da biliniyor) konu alan Netflix yapımı Outlaw King‘i geçen yıl duyurulduğundan beri merakla bekliyordum. Zira kameranın arkasında Starred Up ve Hell or High Water gibi iki kaliteli filme imzasını atan yönetmen David Mackenzie yer alıyor, başlıca rolleri Chris Pine, Aaron Taylor-Johnson, Florence Pugh, Stephen Dillane (Game of Thrones‘dan sonra gene zalim kral rolünde), Billy Howle üstleniyorlar. İyi bir ekip tarafından çekilen Outlaw King bu eylülde Toronto Film Festivali’nde görücüye çıktı ama beklenen eleştirileri alamadı. Hatta film epey olumsuz eleştiri alınca Mackenzie çareyi filmi tekrar kurgulayıp 20 dakikasını silmekte bulmuş.

Ne yazık ki bu durum filmde fazlasıyla belli oluyor. Aslında sahnelerin uzun olduğu ama son kurgudan sonra bu sahnelerin kısaltıldığı fazlasıyla belli oluyor. Belli ki Mackenzie filmi yayın tarihine yetiştirmek için son kurguda acele etmiş, zira bazı sahnelerin bağlanış şekli iyi değil, bu durum sürükleyiciliğe biraz ket vuruyor. Toronto’da gösterilen ilk versiyon iyi miydi, yoksa gerçekten de sorunlu muydu bilemiyorum -eleştiriler sorunlu olduğu yönünde-, ama önümüze konan bu son versiyon iyi değil. Aslında Mackenzie filmi çok iyi bir şekilde başlatıyor. Robert Bruce’un (Pine) İngiltere kralı Edward I’den (Dillane) af dilediği, Edward’ın nutuk attığı uzun sekansı tek plan olarak kurgulamış Mackenzie. Sekiz dakika boyunca kameranın çadırı dolaşıp sonra dışarı çıkıp Robert’la filmin kötüsü Prens Edward’ın (Howle) düellosunu gösterip daha sonra çadıra dönmesi… Tek plan olarak oldukça iyi bir sahneydi. Yönetmen daha sonra da zaman zaman yeteneklerini sergiliyor ama filmin senaryosu da, kurgusu da sorunlu olunca film bekleneni tam olarak veremiyor. Tabii beklentiniz görkemli savaş sahneleri, iyi yazılmış karakterlerse…

Filmin en büyük sorunu Robert’la ve İskoçya’yla ilgili pek çok tarihi olayı iki saate sığdırmaya çalışması. Filmini İskoçya’nın yenildiği, lordların Kral Edward önünde diz çöktükleri anda başlatan Mackenzie daha sonra Robert’ın ve İskoçya’nın bu yenilgiden sonraki günlük yaşamlarına, Robert’ın Elizabeth’le (Pugh) evliliğine, Robert’ın babasının (James Cosmo) ölümüne, Elizabeth’in kaçırılmasına, Robert’ın kardeşinin (Lorne MacFadyen) öldürülmesine, William Wallace’ın öldürülmesinin ardından patlak veren isyana, Robert’ın muharebelerine, sonra kaleleri ele geçirerek mücadeleyi lehine çevirmesine, Douglas’ın (Taylor-Johnson) kendi kalesini ve topraklarını alma çabasına ve daha nice olaya değiniliyor. Tabii bu olay ve muharebeler sadece iki saate sığdırılmaya çalışıldığı için pek çoğu kısa kesiliyor. Mackenzie üç saatlik bir film yapmak istemediği için (röportajında belirtmiş bunu) muharebelere yeteri kadar alan açılmıyor. Kaleler iki dakikada ele geçiriliyor, göldeki muharebe beş dakikadan kısa sürede sona eriyor, finaldeki “büyük” (!) savaş ise on dakika bile sürmüyor. Savaş sahneleri oldu bittiye getirilmiş. Bu savaş sahnelerinin mükemmel çekildiğini, görkemli olabildiğini söylemek de güç. Yönetmen, The Playlist’le yaptığı yeni röportajda bu sahnelerde koreografi kullanmak istemediğini, sahneleri gerçekçi kılmak istediğini belirtmiş. Hem koreografi kullanılmadığı için hem de kurgu iyi olmadığı için finaldeki savaş fazla keyif veremiyor. Daha önce hiç büyük film çekmemiş, hep küçük dramaları yönetmiş Mackenzie’nin ilk büyük bütçeli yapımının altından kalkabildiğini söylemek güç. Ne yazık ki filmin mükemmel çekilmiş tek sahnesi açılış sahnesi olmuş.

Filmin süresi kısa, değinmek istediği çok şey olduğu için karakter gelişimine ve karakterlerin birbirleriyle ilişkilerine fazla alan açılamamış. Mesela; Robert’la Elizabeth ilişkisine sadece on dakika yer verilebilmiş, babasıyla ilişkisine de fazla değinilememiş, Robert’ın sağ kolu denilen Douglas öyküde neredeyse kaybolmuş. Elizabeth ve Douglas gibi karakterler anlatılacak çok şey olduğu için fazla tanıtılamamış, Elizabeth klişe “destekleyici eş”in ötesine geçememiş. Bir diğer sorun da anlatılmak istenen onca ciddi olay varken filmin komediye de alan açmaya çalışması. Mesela Douglas’ın bir kızla flört ettikten sonra kızın babasınca kovalandığı, babasını öptüğü sahne göze batıyor. Sorunlar bunlar. Bu sorunlar yüzünden Outlaw King iyi bir dönem/savaş filmi olamamış, aynı dönemde geçip aynı karakterleri işleyen Mel Gibson filmi Braveheart‘ın etkisini yaratamamış. Tabii ki Braveheart kadar iyisine imza atmak kolay değil. Lakin 2017’de görkemli, İskoçya’nın zaferine yakışacak çarpıcılıkta sahnelere imza atamamak, tüm sahneleri oldubittiye getirmek gibi mühim problemleri var Outlaw King‘in. Halbuki teknoloji, Braveheart‘taki dönemden daha fazla gelişmiş durumda, keza efektler de. Netflix’in “filmi yetiştirin” baskısı da yok, üstüne istenen bütçe veriliyor. Bunlara rağmen en azından etkileyici savaş sahnelerine imza atamamak yönetmenin belki de büyük filmlerin yönetmeni olmadığını düşündürtüyor bana.

Outlaw King problemli bir film ama gene de sıkmadan izleniyor. Zaman zaman kurgusu sürükleyiciliğe ket vursa da, türlü sorununa rağmen baştan sona keyifle izleniyor. Bunda Barry Ackroyd’un etkisi büyük. Ackroyd’un görüntü yönetmenliği çok iyi. Oyuncularda ise Pine öne çıkıyor. Aktörü Robert the Bruce rolünde izlemek epey keyifliydi. Bakalım Outlaw King‘le aynı zamanda çekilen Richard Gray filmi Robert the Bruce bu filmden iyi olacak mı. Bu film, Braveheart‘ın devamı olarak tasarlanmış, Braveheart‘ta Robert’ı oynayan Angus MacFadyen yıllar sonra rolünü tekrarlamış.

Kategoriler
haber

Robert the Bruce ve Outlaw King: İskoç Kralıyla İlgili İki Yeni Film Çekildi

İngilizleri İskoçya topraklarından kovup İskoçya’yı bağımsız hale getiren Kral Robert, diğer adıyla Robert the Bruce bu aralar tekrar popüler durumda. Daha önce hayatının bir bölümü Mel Gibson’lı The Braveheart‘ta yan öykü olarak işlenen Kral Robert’ı merkeze koyan iki film hazırlanıyor. İlki Netflix’te yayınlanacak Outlaw King. Post prodüksiyonu devam eden, David Mackenzie’nin yönettiği bu filmde Kral Robert’ı Chris Pine oynadı. Ona Aaron Taylor-Johnson, Stephen Dillane ve Florence Pugh eşlik ettiler. Film, Robert’ın İskoçya’yı bağımsızlaştırdığı dönemi anlatacak. Outlaw King‘in yayın tarihi henüz duyurulmadı.

Diğer filmse çekimleri devam eden Robert the Bruce. The Braveheart‘ta William Wallace’a ihanet eden, daha sonra bundan pişman olup ülkesini bağımsızlaştıran Robert’ı canlandıran Angus Macfadyen, The Braveheart‘tan 23 yıl sonra ikinci kez Robert’ı oynuyor. Aktör filmin senaryosunu Eric Belgau’yla birlikte kaleme almış. Richard Gray’in yönettiği filmde Macfadyen’e Jared Harris, Zach McGowan ve Emma Kenney eşlik ediyorlar. Film dul Moira’yla çocuğu ve yeğenlerinin Robert’ın hayatını kurtarmalarını konu alıyor. Film 2019’da vizyona girecek.

Kategoriler
izlenim

Irak Savaşı Üzerine İki Film: The Wall ve Mine

Hollywood’ta tematik filmler sıkça çekiliyor. Bazen birbirinin aynısı olan ya da aynı konuyu biraz farklı işleyen bu filmler aynı yıla denk gelebiliyor. ABD’de nisanda vizyona giren Amerika-İtalya ortak yapımı Mine (İtalya’da 2016’da gösterildi) ve sadece bir ay sonrasında -mayısta- vizyona giren Amerikan yapımı The Wall benzer yanları da, farklı tarafları da olan iki savaş filmi. İtalyan yönetmenler Fabio Guaglino ve adaşı Resinaro’nun beraber yazıp yönettikleri Mine iki yönetmenin de ilk uzun metrajlı filmleri. Ki bu durum filmde fazlasıyla hissediliyor. Liman’ın filmiyse bir nebze daha iyi.

Mine

Mine Irak Savaşı’nı fon alıp oldukça klişe bir öykü anlatıyor: Sevgilisini (Annabelle Wallis) arkada bırakıp Irak’a giden keskin nişancı asker Mike (Armie Hammer) arkadaşı Tommy (Tom Cullen) ile birlikte bir teröristi etkisiz hale getirmeye çalışırken işler istedikleri gibi gitmiyor ve bir süre sonra Tommy mayına basıp ölüyor, Mike da bir mayına bastığını fark ediyor. Aslında filmin çıkış noktası etkileyici. Mayına basan Mike’ın yardım gelene dek -ki 52 saat sonra gelecektir- fazla hareket etmemesi, saatler ilerledikçe açlık-susuzluğunun artması, psikolojisinin bozulması, bunlarla başa çıkıp hayatta kalmaya çalışması. Çıkış noktası etkileyici. Ama adaş senarist-yönetmenler fırsatı değerlendiremeyip kısa bir süre sonra öyküyü klişelerle boğmaya, detaylara hiç dikkat etmediklerinden devamlılık sorunlarına yol açmaya başlayıp tarihin en kötü, en komik sürpriziyle filmlerini bitiriyorlar. Nedir bu klişeler? Mike’ın “yes, sir” deyip durduğu şiddet uygulayan üvey babası (Geoff Bell) yüzünden psikolojisinin bozulması, annesinin ölümüne tanık olması, yetişkinliğinde babasına dönüşüp sevgilisine şiddet uygulaması, bu şiddeti kanalize edeceği yerin Irak olduğunu görüp soluğu savaşta alması.

Mike’la ilgili bu klişe detayların çözüm bölümünde gerilim malzemesi haline getirilmesi kağıt üstünde bile iyi görünmüyor. Filmin son halindeyse işlevini yerine getiremeyip filmin daha da sıkıcılaşmasına ve klişeleşmesine neden oluyor (Mike’ın çölde babasıyla hesaplaşması, onu affetmesi, sevgilisiyle barışması, kendisini özgür kılması=klişeler). Hatalara ve devamlılık sorunlarına da değinmek gerek. Mike filmin bir yerinde kendisine köpeklerin saldırdığı halüsinasyonunu görüyor. Olmayan köpeklerin çoğunu öldürüyor, haliyle yerde kan birikiyor ama sonra köpeklerin ve kanın halüsinasyon olduğunu fark ediyor ama set ekibi yerdeki kanı temizlemeyi unuttuğundan sonraki sahnede kanı hâlâ görebiliyoruz. Temizledikleri zamansa tüy dikmiş oluyorlar. Iraklıların çölde buluşup düğün yapmalarını da araştırdım (filmin başında böyle bir düğün oluyor) ama bununla ilgili bilgi bulamadım.

Filmdeki -kötü aksanlı- Iraklının (Clint Dyer) beyaz Amerikalının hayatını kurtaran, ona hayat dersleri veren siyahiye dönüştürülmesi de büyük bir klişeydi. Askerlikle ilgili de pek çok hata var (keskin nişancıların silahlarının yansıması yüzünden Iraklılara yerlerini belli etmeleri, çölde şapkasız ve susuz dolaşmaları, Mike’ın “düğün var, vurmayalım teröristi” demesi -her türlü vururlar Amerikalılar- vs). Kısacası yönetmenler ayrıntılara da gereken önemi vermemişler. Öykünün ilk saate ulaşamadan tıkandığını da belirtmek gerek. Gereksiz yere uzatıldığını söyleyebiliriz. Mike’ın vatanperver oluşu da, filmin savaş üzerine klişe şeyler dışında söyleyecek hiçbir şeyinin olmaması da sıkıcılığı daha da artırıyor, diyalogların epey kötü olduğunu da belirtmeliyim. Tabii finalde Mike’ın bastığı şeyin mayın değil de konserve kutusu olduğu ortaya çıkınca önceki tüm hata ve klişelerin pek önemi kalmıyor. Çünkü bunları önemsizleştirecek kadar kötü bir final bu. Duygusal olmaya çalışırken realizmden uzaklaşmış yönetmenler ve neticede 2016-17’nin en kötü filmlerinden birisine imzalarını atmışlar.

Mine psikolojik gerilim olmaya çalışıp bunu başaramıyor ve öyküsünü dramatize ettikçe daha da vasatlaşıyor. Liman’ın filmi The Wall ise Mine‘daki bazı şeyleri tekrarlıyor. The Wall boru hattını takarken öldürülen işçilerin öldürülmeden önce yaptıkları yardım çağrısı üzerine gelen iki askerin Iraklı bir keskin nişancının (Laith Nakli) avı haline gelmelerine odaklanıyor. Mine‘da Tommy çok konuşan, espriler yapıp duran, tehlikeleri önemsemeyen birisi (mayınlı bölgeye geçip ölüyordu). The Wall‘daysa John Cena’nın oynadığı Matthews, Tommy’den farklı değil. Filmin başlangıcında espriler yapıp duran Matthews, Tommy gibi tehlikeleri umursamıyor, işçi ve güvenlik görevlilerinin öldürüldüğü alana gidiyor ve Iraklı tarafından vuruluyor. İki film de akla ilk gelen karakterlere yer veriyor. Tommy ve Matthews’un birbirlerinden farkları yok. Isaac (Aaron Taylor-Johnson) şüphesiz Mike’tan farklı ama Irak’a geliş nedeni pek farklı değil: Isaac de pek bilmiyor neden Irak’ta olduğunu. İki film de gizemden beslenmeye çalışıyor. Mike’ın geçmişi finale doğru hızla anlatılıyor, Isaac’in arkadaşı Dean’in nasıl öldüğü finale dek gizleniyor ama senaristin bu meseleyi iyi işlediğini, Dean’in ölümünün Isaac üzerindeki etkilerini iyi işlediğini söylemek zor. Mine’da Irak Savaşı’na pek değinilmediğini söylemiştim. Burada da durum çok farklı değil.

The Wall

İki film arasındaki diğer benzerlikse sadece çölde geçmeleri. The Wall‘un tamamı çölde geçiyor ve Amerikalı asker Isaac’in hayatta kalma çabalarına odaklanıyor. Sıkça belirttiğim gibi Mine da askerin bu çabalarına odaklanıyor ama The Wall‘dan farkı flashbacklere sıkça yer vermesi. The Wall‘da flashbacklere yer verilmiyor. Öte yandan The Wall psikolojik gerilim filmi değil, karakterin (Isaac) psikolojisinden çok Iraklıyla Amerikalı arasındaki kedi-fare gerilimine, diğer deyişle av-avcı gerilimine odaklanıyor. Bunda da fena değil. Mine, 127 Hours‘ı hatırlatırken The Wall, Phone Booth‘u hatırlatıyor. Enemy at the Gates‘i de anabiliriz. Jude Law’lı filmde iki düşman keskin nişancının birbirlerini öldürmeye çalışmaları anlatılır. Bu filmde de bu mevzuya odaklanılıyor ama Enemy…‘nin kalitesine erişilememiş. The Wall‘un Mine‘dan artısı çok yüksek olmayan gerilimini dramatik öyküyle öldürmemesi, duygusallık kasmaması, kedi-fare mücadelesinden pek taviz vermemesi. O yüzden öykü vasatı aşamasa da Mine‘dan daha fazla heyecanlandırıyor. Ki bu filmin arkasında pek çok aksiyon filmi çekmiş Liman var. Liman öyküyü uzatmayıp 1,5 saatte Mine‘ın aksine bence farklı bir finalle bitiriyor.

The Wall‘un sorunları yok değil. Iraklı Juba öldürebildiği kadar Amerikalıyı öldürmeye kararlı birisi olarak yansıtılıyor. Isaac’i öldürebilecekken öldürmemesinin nedeniyse onu tanımak istemesi, onunla oyun oynaması. Bir nevi kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor. Onu tanıyor, onunla sohbet ediyor. Bu sohbetlerde senarist fazla risk almadan savaş üzerine sürekli söylenen şeyleri tekrar etmekle yetiniyor. Amerika’nın Irak’a verdiği zararlara, Iraklıların çilelerine vs tabii ki değinilmiyor. Juba’ya bile politik şeyler pek söyletmemeyi tercih etmiş senarist. Juba’nın öğretmen olduğunu, kendisini Amerikalılardan fazla geliştirdiğini, okulu bombalanınca Amerikalıları avlamaya başladığı söyleniyor. Ama öğretmenden mükemmel keskin nişancıya dönüşümünün iyi yansıtıldığını söylemek zor. Bunun nedeniyse olayları hep Isaac’in açısından göstermeleri. Dolayısıyla düşmanı Juba iki boyutlu hale gelemiyor.

Liman büyük patlamalara, büyük çatışma sahnelerine yer vermeden de heyecanı diri tutmayı başarmış. Mine‘ın aksine risk alıp filmi mutsuz sonla bitirmesi de bence takdir edilesi. Hollywood’un klişe mutlu sonuna, yani düşmanın öldürülüp askerin kurtulmasına yer vermiyor. Isaac’in ölümü, Juba’nın diğer askerleri beklemesiyle sona eriyor film. Öykünün dramatize edilmemesi, kedi-fare oyunundan taviz verilmemesi, gerilimin fazla düşürülmemesi, Kathryn Bigelow’un epey kötü propagandalarından The Hurt Lucker gibi propaganda yapmaması ve Isaac’in klasik Amerikalı kahramanlardan olmaması filmin artılarından. Ama Irak Savaşı üzerine savaş bitmiş olsa da halen klişe şeyler dışında nitelikli şeylerin söylenememesi, Juba’nın tek boyutlu kalması sorunlarından bazıları. Juba gösterilmiyor, pek tanıtılmıyor, üstündeki gizem fazla dağıtılmıyor, buna rağmen filmin en ilginç karakteri oluyor. Zaten Matthews da, Isaac de her savaş filminde göreceğimiz klişelikte karakterler, ama Azrail olarak nitelenen Iraklı keskin nişancı Juba gibilerine Amerikan filmlerinde fazla denk gelmedim. Armie Hammer, Mine‘ın çoğunda tek başına oynarken The Wall‘da da Taylor-Johnson filmin çoğunda tek başına oynuyor. İki oyuncu da fena değil. Mine‘da siyahi oyuncuyu daha fazla beğendiğimi belirtmeliyim. Wall‘daysa Juba’yı seslendiren aktör sadece sesiyle bile Taylor-Johnson’dan rol çalmayı başarıyor.

Özetle Irak Savaşı’nı fon alan iki gerilimden The Wall daha nitelikli. Liman büyük aksiyon filmlerindeki heyecanı ve gerilimi küçük bütçeli, iki oyunculu, tek mekânlı bu filminde de koruyor. İtalyan adaş yönetmenlerse ilk uzun metrajlı filmlerinde vasata bile ulaşamıyorlar.

Kategoriler
izlenim

Nocturnal Animals: Bizi Gerçek Kılan Travmalar

Sinemanın insanlara daima sürprizleri vardır. Kimi zaman bu yüreğinize dokunan bir an olur. Kimi zamansa ilham verici bir etki bırakır zihninizde… Ancak Tom Ford insanın en karanlık köşelerine odaklanmayı tercih ediyor. İnsanı hüzünlendiren, boşlukta kaybolmasına neden olan anlara el fenerinin ışığıyla bakmak istiyor. Hiçbir şey net olmasın ama gördüğümüz şey bizi unutamayacağımız bir travmaya sürüklesin. Çünkü aslında hayatımızı etkileyen noktalar travmalarımızdır. Hayallerimizin aynada yansımayan tarafıdır. Nocturnal Animals bahsetmek istemediğimiz tarafımızla yüzleşmemize sebep oluyor.

Her Varoluş Bir Yokoluş Hikayesidir

Filmin ana karakteri Susan’ın iş dünyasındaki kibirli tavrı, aslında hiçbir şeyden tat almamasından kaynaklanıyor. Hep hayal kurduğu gelecekte yalnızlığın soğuk boyutunda nefes aldığının farkına varıyor. Çünkü her insanın pişmanlıkları vardır. Bu pişmanlıklar bizi şu an olduğumuz insana dönüştürürler. Kimi zaman bu olumlu etki olarak yansır. Kimi zaman ise Dorian Gray’in tablosundaki gibi canavarlaşan insanın yokluğa sürüklenmesine neden olur. Yıpratıcı iş hayatı, hırslar ve güç insanı olmak istemediği karakterlere dönüştürür. Hiç benzemek istemediğimiz ailemizdeki bireylerin bir yansıması olarak yaşama devam ederiz. Susan da böyle bir kişi olduğu için kendinden içten içe nefret eder. O şekilci annesi, artık onun damarlarında yaşamaktadır. O ise bu değişime engel olamadığı için hep suçlu hisseder. Bu yüzden de tahammülsüz yaratıklara dönüşürüz.

amy-adams-in-nocturnal-animals

Yumuşak Karnımızdır, Bizi Mutlu Hissettiren…

Susan’ın yumuşak karnı ise eski kocası Edward’tır. Geçmişin duyguları hep onun üzerinden vuku bulurak hayatının sevdiği dönemlerine ışık tutmuştur. Fakat en çok sevdiklerinizi kırarsınız, onları üzersiniz. Susan da tüm yok edici etkisini onun üzerinde kullanmıştır. Bu yüzden içindeki burukluk hissi, yok edemediğiniz çirkin doğum lekesine benzer. İçten içe kendi parçanız olduğu için o lekeyi seversiniz. Ancak başkalarının fikirleri içinizdeki sevginin yok olmasına olanak sağlar. Susan için Edward bir anlamda budur. Bu yüzden de Edward tamamladığı kitabını Susan’a gönderdiğinde, sevildiğini hatırlar. Buna tutunmak ister. Çünkü gerçekten sevildiğinden bu yana uzun zaman geçmiştir. Hayatındaki tüm güzellikler, sahteliğin yapaylığını yansıtır. Sanat dünyasındaki, plazalardaki, reklam dünyasındaki ikiyüzlülük çiğ sanat eserlerinin içinde bizlere estetik kaygılarımızı hatırlatır. Biçimciliğimizi, kıskançlığımızı ve kibrimizi…

Susan’a okuması için gönderilen bu kitap, hayatını etkilemeye başlar. Hayatını bir çırpıda gözlerinin önünden geçirirken, hatalarını ve sahip olamadıklarını düşünmesini sağlar. Bir yandan ailesini hatırlar. Uzaklaşmaya başladığı kızını özler. Aslında yanlış amaçlar peşinde olup, mükemmel görünmek adına aslında gerçekten de onu mutlu eden şeyleri tercih edemediğini görür.

Edward bu yüzden değerlidir. Çünkü o kendisi olduğu için sevilmek ister. Hiç olmadığı insana dönüşemez. Korkularını gizlemez. Modern insanın kabusunun ortasında acılarıyla meşguldür. Gerçek olan onu geri dönüşü olmayan bir yalnızlığa iter. Hayat bıçağın sivri ucuna benzer. O kadar büyüleyicidir ki, dokunmak istersin. Ancak dokunduğunda bıçak parmağını keser. Edward’ın hayatı bize bunu anlatır. Ana karakteri Edward’ın alter egosudur. Sevdiği kadının yansımasını hayatına yön vermek için seçer. “Hayat bir kutu çikolata gibidir, sana ne çıkacağını bilemezsin.” Tıpkı Forrest Gump’ın annesinin söylediği gibi Edward da ona düşen payın esiri olur. Ama bilemezdi ki bu pay onun kabusu olsun…

nocturnal-animals-2016-teaser-trailer-universal-pictures-hd-mp4_000099920

Sinema Hayatın Yansımasıdır

Tom Ford, modern toplumun önyargılarla dolu iş hayatına, sanat anlayışına, sınıfsal ayrılıklarına kendi etkileyici üslubuyla yön veriyor. Modacı kimliğinde olduğu gibi ayrıntılarına önem vererek ustaca bir iş çıkartıyor. Herkesin sahip olabileceği iki can sıkıcı hayat hikayesine, sıradan olmalarına rağmen hayat veriyor. Tıpkı bir golemi canlandırırcasına etkin kılmayı başarıyor.

Jake Gyllenhaal ve Michael Shannon karakterlerini gerçek kılıyorlar. Tükürüğümüzün boğazımızda kalmasına neden oluyorlar. Adaleti istememizdeki nedenin intikam olmadığını ve sadece acıyan kalbimize merhem olmasını umut etmemizi anlatmaya çalışıyorlar. Amy Adams ise bize kibirli tarafımızı hatırlatıyor. Hep gerçek benliğimize sakladığımız ve aynı bedende yaşadığımız insanı yansıtıyor. Tıpkı Aaron Taylor-Johnson’ın ait hissetmediğimiz yanımızı tüm iticiliğiyle gözler önüne sermesi gibi. Bana nasıl bakarsan, ben öyle olurum demesinin nedeni de bu işte.

nocturnal-animals

Nocturnal Animals yani Gece Hayvanları… Bize zaman zaman hissettiğimiz duyguları armağan ederken, usta işi yönetmenliği ve tasarlanan görüntü tasarımıyla intihar etme isteğimizi körüklüyor. Çünkü izleyiciyi bir anlamda melankolik yapısına yolculuğa çıkartıyor. Yürek burkan, yalnız hissettiren, kabusu gerçek kılan bir filme dönüşüyor. Sinemada görmek istediğimiz bir deneyim, bir ağıt oluyor. Ne diyebiliriz ki; herkes bir gece hayvanıdır ve gündüzleri ışığa bakmayı sevdiğimiz için yaşarız.

Kategoriler
haber

Ken Watanabe de Godzilla’da

Çekimlerine başlanan yeni “Godzilla” filmine katılımlar devam ediyor. Küçük bütçeli bilim-kurgu filmi “Monsters” ile ünlenen Gareth Edwards’ın yönetmenliğini üstlendiği “Godzilla” için yönetmen ve yapımcılar sağlam bir kargo oluşturdular. Aaron Taylor-Johnson, Elizabeth Olsen, Bryan Cranston, Juliette Binoche ve David Strathairn’in başrolleri üstlendiği filme son olarak Japon aktör Ken Watanabe dahil oldu. Watanabe, “Inception”dan beri, yani üç senedir Amerika’da film çekmiyordu. Yeni “Godzilla” 16 Mayıs 2014’te üç boyut seçeneği ile gösterime girecek.
ken_watanabe_big

Kategoriler
haber

Kick-Ass 2’dan İlk Fragman

Gişede stüdyosuna hatırı sayılır bir para kazandıran “Kick-Ass”in bu başarısından sonra haliyle devam filminin hazırlıklarına başlanmıştı. Fakat ilk filmi kotaran Matthew Vaughn yeni “X-Men”in senaryosu, yapımcılığı ve yönetmenliği ile meşgul olduğundan devam filmini çekemedi (yılın başında da yeni “X-Men”i yönetmeyeceği açıklanmıştı), sadece yapımcılığı üstlendi. Filmi Jeff Wadlow kotardı. İlk filmin Aaron Taylor-Johnson, Chloe Grace Moretz, Christopher Mintz-Plasse’den oluşan kadrosu aynen korunurken bu kadroya Jim Carrey de dahil edilmişti. “Kick-Ass 2” ağustos ayında gösterime girecek.