Kategoriler
haber

Alan Moore’dan Süper Kahraman Filmlerine Sert Eleştiri

Watchmen ve V for Vendetta gibi kült çizgi romanların yaratıcısı Alan Moore, süper kahraman filmleri hakkında eleştiri dolu açıklamalarda bulunarak daha önce kendisi gibi bu sinemayı eleştiren Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve Ken Loach gibi sinema dünyasının diğer önemli isimlerini desteklemiş oldu.

İki çizgi romanı da geçmiş dönemde beyazperdeye aktarılan ünlü çizer, süper kahraman filmlerinin sinema dünyasına zarar verdiğini belirterek, “Tim Burton’ın Batman’inden beri hiçbir süper kahraman filmini izlemedim. Süper kahraman filmlerinin sinemayı kötü yönde etkilediğini düşünüyorum. Yetişkin insanların 50 yıl önce 12 yaşındaki erkek çocuklarını eğlendirmek için yapılan bir şeyi sinemada görmek için sıraya girmesini de endişe verici buluyorum. Bunu modern dünyadan kaçmanın bir yolu ya da eskiye duyulan özlem, bir nostalji duygusu, çocukluğu hatırlama ihtiyacı olarak görüyor olabilirsiniz. Ancak bana göre bu çok tehlikeli bir şey ve yetişkin bireylerin çocuk muamelesi görmesinden başka bir şey değil.” ifadelerini kullandı.

Bugün dünyadaki politik havanın da süper kahraman filmlerinden etkilendiğini belirten 66 yaşındaki çizer, “Bu tamamen bir rastlantı da olabilir elbette ancak 2016 yılında Donald Trump ABD başkanı seçildiğinde ve İngiltere Brexit ile AB’den ayrılma kararı verdiğinde dünyada en çok hasılat yapan 12 filmin 6’sı süper kahraman filmleriydi. Elbette bu iki olayın direkt olarak birbirini etkilediğini söylemiyorum. Ancak ikisinin de gerçekliği reddetme ve acil, kolay ve sansasyonel kararlar verme semptomlarının sonucu olduğunu düşünüyorum.” açıklamasında bulundu.

Son olarak günümüze uyarlanmış süper kahraman filmleri hakkındaki görüşlerini de belirten Alan Moore, “Hiçbirini izlemiyorum. Bütün karakterler orijinal yaratıcılarından çalıntı. Süper kahramanlara karşı herhangi bir ilgim yok. 1930’lu yıllarda çocukları eğlendirmek için yaratılmış bir şey ve çocukları eğlendirmek için gerçekten mükemmel bir yöntem. Ancak bunu alıp yetişkinleri eğlendirmek için yapılan bir şeye dönüştürdüğünüz zaman grotesk olmaktan öteye geçemiyor.” şeklinde konuştu.

Kategoriler
izlenim

Watchmen: Damon Lindelof ve Kumarı

Yılın en merakla beklenen dizilerinden Watchmen’in Damon Lindelof tarafından yeniden ele alındığı haberleri gelmeye başlayınca, çizgi romanlardan veya 2009’daki filmdeki bir hikayeden dizi çıkarılacağı fikri ağır basmıştı. Ancak Lindelof, kariyerinin belirli bölümlerinde oynadığı kumarı tekrarladı ve karşımıza çizgi romanlardan ve filmden bağımsız bir öyküyle çıktı.

Damon Lindelof, final bölümüne kadar çok iyi getirdiği Lost’un sonunu iyi bağlayamayarak ve Promotheus’la Alien evrenini bir birine karıştırarak bütün başarılarına tuz biber ekerken, The Leftovers’la durumu toparlamıştı. Hayal gücü çok yüksek ancak senaryoları bağlamakta sorunları bulunan Lindelof’u görünce Watchmen’i ilk bölümünden itibaren bir kumar olarak görmemiz boşuna değil.

Yazının bundan sonrası ilk bölümle ilgili bilgiler ve ayrıntılar içeriyor.

Watchmen, Nixon’ın skandallarla görevinden alınmadığı, Vietnam Savaşı’nı kazandığı alternatif bir 1985 yılında geçiyordu. Sovyetler ile soğuk savaşın dünyanın ana sorunu olduğu, nükleer tehlikenin tüm dünyayı tehdit ettiği yıllardaydık. Lindelof, 2019’a atlamayı tercih etmiş ve aynı evreni zamanda daha da ileri götürmüş. Alan Moore, Dave Gibbons ve John Higgins’in yarattığı evreni 30 yıl sonrasına taşımak cesur bir karar. İlk bölüm, önümüze bulmacalar sererek, çok iyi yönetmenlik ve sinematografiyle aklımızı çelerek, bizleri şimdilik kandırmayı başardı. Ancak özellikle ABD’de Watchmen fanatiklerinin Lindelof’u şimdiden yerden yere vurduğunu da hatırlatalım.

Yeni hikayemizde Dr.Manhattan’ı ilk bölümde göremedik. Jeremy Irons’ın oynadığı karakterin Ozymandias olduğu yönünde haberler vardı ama bunu doğrulatacak bir ayrıntı da göremedik. Nite Owl’un Baykuş gözlü gemisini izlemek güzel bir ayrıntıydı. 1985’te öldüğünü bildiğimiz Rorschach ise zaman içinde yanlış anlaşılmış bir idol haline gelmiş ve faşist beyazların fikirlerini devam ettirdiğini sandığı bir hale gelmişti.

Dizi, Oklahoma’da, ABD tarihinin en kirli ırkçı saldırılarından biriyle, 1921 Tulsa katliamıyla başlıyor. O dönemde açıklanan “resmi” rakamlara göre 34, yeniden açılan dosyalarla 300’e yakın siyahi insanın öldürüldüğü günde başlaması, Watchmen’in ana motiflerinden birinin ırk ayrımcılığı olacağını daha ilk dakikadan hissettiriyor. Bu katliamdan kaçan çocuğun 100 yıl sonra ilk bölümün son sahnesinde karşımıza çıkması ise katliamın gelecek bölümlerde de konu edileceğini gösteriyor. Bu arada Tulsa’dan kaçırılan küçük çocuğun, Kripton’dan kaçan küçük Kal-El ile paralelliği de gözümüzden kaçmadı.

Rorschach’ı tamamen yanlış anlayarak maskesini Ku Klux Klan benzeri bir simge haline getiren faşist beyazlar, yine ilk sahnelerde siyahi bir polisi yaralayarak, ilk bölümün sonuna doğru da kanımızın çok ısındığı Don Johnson’ın oynadığı polis şefi Judd Crawford’u asarak, öykünün ana kötüsü olacaklarını gösteriyorlar. Seventh Kavalry isimli grup, içinde Lityum saat pillerinin de bulunduğu kirli işlerin peşindeler ama bunun ne olduğunu henüz ilk bölümde görmüyoruz.

Nixon’ın ardından Robert Redford’un başkan olduğunu, polislerin silah kullanımına sınırlama getirildiğini, tehditlerden korunmak için sarı maskeler taktıklarını, Vietnam’ın ABD’nin bir eyaleti olduğunu farklı sahneler ve repliklerle idrak ediyoruz. Watchmen’in alternatif evreninden daha fazla ayrıntı görmek isterdik tabi ama bunun için gelecek bölümleri bekleyebiliriz.

İlk bölümde ana kahramanımızı ve hayatını da yakından izliyoruz. Regina King’in canlandırdığı Sister Night, ailesiyle, mücadelesiyle, son sahnede yaşadığı acıyla karşımıza çıkıyor. Siyah kadın bir süper kahramanın sadece ırk ayrımcılığına karşı mesaj olsun diye öyküye konulmadığını, gelecek bölümlerde 100 yıllık hikayede kendisiyle ilgili önemli bağlantılar olduğunu görünce anlarız umarız.

Uzun lafın kısası Lindelof’un, ilk bölümde evreni yeniden kurarken pek bir hata yapmadığını söylememiz lazım. Ancak daha önce oynadığı bazı kumarların kötü sonuçlar vermiş olması Watchmen’i çizgi romandan beri takip eden insanları endişelere gark ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Pt8f1OBoOUE

Kategoriler
haber

Watchmen Dizisinden Son Gelişmeler ve Setten Sızan Görseller

Damon Lindelof tarafından TV’ye uyarlanan Alan Moore şaheseri Watchmen’in çekimleri tüm hızıyla devam ediyor. Çekimler sürerken de diziden yeni haberler geliyor.
Dizinin en “afili” başrol oyuncusu Jeremy Irons’ın rolü nihayet açıklandı. Karakteri uzun süredir sır gibi saklanan Irons, Ozymandias’ı (Adrian Veidt) canlandırıyor. 2009 yapımı Watchmen filminde Matthew Goode’nin yorumuyla izlediğimiz Ozymandias oldukça zeki, bilgin, kibirli ve çekici bir karakter. Irons bu karakterin yaşlı halini canlandırıyor ama çizgi-romanda ve çizgi-romana sadık bir şekilde uyarlanan 2009 yapımı filmde genç halini gördüğümüz Ozymandias’in yaşlı halinin nasıl bir hikayenin ekseninde olacağını henüz bilmiyoruz.

Diziye yeni isimler de eklendi. Mad Men ve Zoo dizilerinden hatırladığımız James Wolk ile birlikte 24, Fargo ve Legion dizilerinden hatırladığımız Jean Smart diziye katılan yeni isimler. Wolk’un canlandıracağı karakterle alakalı resmi bir açıklama yapılmadı ancak bazı söylentilere göre Wolk, Oklahoma’lı genç bir senatörü canlandıracak. Smart’ın karakterinin ise bir cinayet soruşturmasını yürüten FBI ajanı olduğu HBO tarafından doğrulandı.

Bu haberlerin dışında setten gelen heyecan verici görseller de var. Watchmen Brasil isimli bir Twitter hesabının paylaştığı set görsellerinden anlaşıldığı kadarıyla, Watchmen ismine yaraşır bir şekilde politik mevzulara değinen bir uyarlama bizleri bekliyor.
Kadrosunda Regina King, Jeremy Irons, Don Johnson, Tim Blake Nelson, Louis Gossett Jr., Yahya Abdul-Mateen II, Adelaide Clemens, Andrew Howard, Tom Mison, Frances Fisher, Jacob Ming-Trent, Sara Vickers, Dylan Schombing, Lily Rose Smith, Jean Smart, James Wolk ve Adelynn Spoon gibi oyuncuların yer aldığı Watchmen 2019 yılı içerisinde HBO’da yayınlanacak.

Kategoriler
haber

Frank Miller’a Alan Moore Ayarı

Occupy Wall Street’çilere “Hepsi yağmacı, hırsız, tecavüzcü çeteciler. Woodstock fantezileriyle hareket eden bu palyaçoların Amerika’ya zarar vermekten başka yaptığı birşey yok. Amerika’nın daha önemli sorunları var. El Kaide ve İslamizm’le mücadele gibi” sözleriyle sallayan Frank Miller, V for Vendetta, Watchmen, Batman: The Killing Joke’un yaratıcısı Alan Moore’un alaylarına maruz kaldı.

Alan Moore “Tam da ondan beklediğim şeyleri söylemiş. Son 20 yıldır ne çizdiklerine bakmamıştım. Sin City’den kadın düşmanlığı, 300’den tarih konusundaki cahilliği akar. Frank Miller’ı dinlerken homofobik ve aptal bir insanı dinlediğinizin farkında olmalısınız.” sözleriyle Miller’a yanıt verdi.

V For Vendetta’daki V karakteri ve Guy Fawkes maskeleriyle Occupy Hareketinin esin kaynaklarından biri haline de gelen Alan Moore, Occupy Comics hareketine de katıldı. Occupy Comics için bir araya gelen ve aralarında Mike Aldred (Madman), J.M. DeMatteis (Spider-Man), Steve Niles (30 Days of Night) gibi isimler de bulunan 35 çizgi-romancı 2012’nin başında sınırlı sayıda yayınlanacak ve isyan hikayeleri anlatacak bir antoloji yaratacak. Bu antolojinin tüm geliri Occupy Hareketi’ni desteğe gidecek.

Kategoriler
izlenim

Snyder’ i Kim İzliyor?

Uyarlama kelimesinin sinema için çok hassas bir tanım olduğu tekrar kanıtlandı. Sinema ortaya çıkışından itibaren, yapısından dolayı diğer sanat dallarından, özellikle de tiyatro ve edebiyattan beslendi. Son yıllardaysa Hollywood’da Spiderman sayesinde iflasın eşiğinden dönen Marvel’ın da önayak olmasıyla bir çizgiroman uyarlama furyasıdır aldı, gidiyor. Bu ağacın son meyvesi de Watchmen. Unutmamak gerekir ki meyve veren ağaç, tohumu göz önünde bulundurularak taşlanır.

Ünlü ingiliz yazar Alan Moore’un 1986 -1987 yıllarında yayınlanan çizgiromanı Watchmen, yazarın diğer eserleri gibi sağlam, farklı, zihin açıcı ve dopdolu. Süper kahraman mitini yapıbozuma uğratarak insan yaşamının amacını sorguluyor. Ama Alan Moore’un bütün yapıtları gibi bu sorgulama işin sadece görünen kısmı; buzdağının bir de su altında kalan muazzam kısmı var. Peki Zack Snyder bize bu geri kalan kısmı gösterebiliyor mu? Kısmen.

Frank Miller gibi görsel biçimci bir yazar- çizerin, 300 gibi söyleyecek çok bir şeyi olmayıp tamamen aksiyon ve görsellik (biraz da testosteron) üzerine kurulu çizgiromanını sinemaya kopya eden yönetmen, bütün çizgiroman uyarlamalarının altından kalkabilir genellemesi bir hayli yanlış. Üstelik bu yönetmene Watchmen emanet ediliyorsa Warner Bros’daki koltuk sahiplerinden şüphe duymak gerekir. Neyse ki film zarar etmeyecek. Ama bir Dark Knight vakası da beklemeyin. Son Batman filmi hakkında birçok eser verilen bir kahramanın bu eserleri taranarak, usta işi ellerden çıkan bir senaryoya sahipti. Oysaki Watchmen 12 sayıdan oluşan tek bir yapıt. Yani Zack Snyder’in elinde 300 gibi birebir sinemaya transfer edeceği bir Frank Miller yapıtı yok. Sinemaya uyarlanması gereken bir Alan Moore başyapıtı var. Ve ne yazık ki Snyder fireyi daha filmin açılışında veriyor. Comedian’in öldürülmesini takip eden müzikli jenerik kısmında hikayenin öncesini kısa planlarla anlatmaya çalışıyor. El insaf dedirtecek cinsten olan bu kısım şu soruyu akla getiriyor: hikayenin kurulum aşamasını, filmin dünyasının gerçekliğini oturtma aşamasını jenerikle örtüştürmek nasıl bir lakaytlıktır? Bir de buram buram yapaylık ve zorlanmışlık kokan bu kısım seyircini filme geç girmesini sağlıyor. Üstelik süresi de can sıkıcı şekilde uzun olunca film ne zaman başlayacak diyorsunuz.

Sorularla dolu bir dünya, beyhude cevaplarla dolu bir hayat.

Watchmen’in ve her yapıtında sorular ortaya atan Alan Moore’un bu filmde sorduğu en can alıcı soru şu: dünya barışı ve milyarların hayatı için milyonların hayatı gözden çıkarılabilir mi? Her eserinde okuyucuya zor ikilemler sunan üstadın bu ölümcül akıl oyununu düşünsel olarak bile ele almak zor. Sonuçta toplum suçlu olanları cezalandırır. Daha işlenmemiş bir suç için ödenecek bedel milyonlarca insanın omuzlarına yüklenebilir mi? Kaldı ki onlara bu hususta danışan da yok! Toplum huzuru için zaten çatlamış olan birkaç yumurtayı kırmaktan çekinmeyen Rorschach için bile cevap hayır. Cehaletin erdem olduğu bir dünyaya, elde ettikleri barışın ve huzurun sahte olduğunu söyleyecek olan Rorschach’ın ölümü bile bu barışı korumak adına bir fedakarlık. Her ne kadar Rorschach’ın ölümü dayatma gibi görünse de o, insanlık için hayatını yaşamaktan çok önce vazgeçmiş süper olmayan bir kahraman. İşte bu belirteçle de ortaya şu soru çıkıyor: süper kahramanlar neden var? Comedian tarafından verilen cevap ilk gözlemde geçiştirir nitelikte; insanları kendilerinden korumak için. Şiddetin dışavurumuna mazeret olsun diye söylenmiş bu neden, insanlığın içinde iyiyi ve kötüyü birlikte barındırdığını gören ve bunun tezahürü olan bir karakter tarafından dile getiriliyor. Öyle ki Stanley Kubrick’in Watchmen’le (çizgiroman) aynı döneme dek gelen Full Metal Jacket filminin Joker’i misali “tam savaş donanımı” ve ateş püskürtme silahıyla öldürmek için doğmuş vaziyette adam katlederken yakasında gülen surat rozetiyle sırıtıyor Comedian.

Her öyküsü, her karakteriyle karşısındakine bir ikilem sunan Alan Moore’un marifeti bununla bitmiyor ki, çizgiromanı birebir kopyalayan filmler bitsin. İnsan davranışının en içgüdüsel ve görece en düşük yanlarını gösterdikten sonra bize bir süper insan sunuluyor. Birçok seyirci “Bu bir süper kahraman filmi, bir süper insandan daha normal ne olabilir ki?” gibi gayet ironik bir cümle sarf edebilir. İşte deha, kusursuz bir model yaratıp, kusurlu insan doğasını bu kusursuz arkaplan önünde teşhir etmekte! (Bu uygulamanın daha ilginç bir örneği için bkz: It’s a bird! çizgiromanı) Fakat bu da yeterli gelmiyor, Dr. Manhattan’ın eriştiği nokta çoğu insansı özelliği geride bırakmasını talep eder nitelikte. Burada ise iki önemli çıkarım bizi ahlâki yönden sarsıyor. Birincisi, her ne kadar filmde altı pek çizilmese de kendini hissettiren Dr. Manhattan’ın neredeyse tanrılaşması sonucu insani özelliklerini yitirmesi ki, bu yakarışlarına cevap alamadığını düşünen insanlar için teolojik soru işaretlerinin belirmesi demek. İkinci soruysa filmin sonuna doğru genişleyen ve şekil değiştiren, sıkça sorulmuş bir sorunun ilk biçimi: güç insanı değiştirir mi?

Dr. Manhattan’ın elde ettiği ya da onda şekillenen güç ulvi bir biçim kazanıyor. Sonuç olaraksa Dr. Manhattan toplumdan ve bireylerden kopuyor. Ozymandias’da ise durum daha farklı. Filmin en değerli teması olan milyonlar-milyarlar karşılaştırmasını soru haline o getiriyor ve uygulamalı olarak da cevap vermekten geri kalmıyor. Bu noktada akla insanları insanlardan korumak için müdahale eden bir başka karakter geliyor. Usta bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un I,Robot kitabından uyarlanmış aynı adlı filmin yapayzekası V.I.K.I. Kendine verilen parametreler ölçüsünde hareket eden bir yapayzekanın çıkarımlarıyla, toplum tarafından kendisine göz kulak olması görevi verilmiş birinin aynı sonuca ulaşması da bizi Watchmen’in ıskaladığı bir altmetne götürüyor: güç odakları toplum üstünde belirleyici roller oynayabilir mi? Gücü elinde tutan milyonların kaderini belirleyebilir mi?

Günümüz siyasi çelişkileri ve durumuyla son derece uyumlu olan bu altmetin, saldırgan değil de pasif bir Amerika yaratılınca tabii ki havada kalıyor. Belki de çizgiromanın ele aldığı olayların, V for Vendetta misali güncellenmesi söz konusu olsaydı çizilen portre günümüz insanına daha yakın gelebilirdi. Hal böyleyken arkaplan olarak Soğuk Savaş atmosferini seçen Zack Snyder, Alan Moore gibi bir üstadın bu arkaplan ve Nixon hakkında yaptığı kara mizahi eleştirileri karikatürleştirerek neredeyse yumuşatmış. Ozymandias üstünden hem amerikalı hem de sovyet yönetimlere bir giydirme olan bu değerli sorular, filmde niteliklerini ne yazık ki kaybediyor. Çizgiromanda yaptığı hareketin doğruluğundan emin olamayan Ozymandias’ın tereddütüne filmde rastlayamıyoruz. Sadece Nite Owl II’nin yapay bir tehdide karşı birleşen, deforme bir barışa sahip dünya hakkında söylediklerini duyuyoruz. Çizgiromanda saldırı şekli farklı. Saldırıya da sadece New York uğruyor fakat yine de barış sağlanıyor. İnsan refleksi olan ortak düşmana karşı birleşme ne yazık ki çizgiromanda işlenmiyor. Saldırı yine Ozymandias tarafından yaratılan bir yaratığın New York’un yarısını öldürmesi suretiyle geliyor. Bu eylem de barışı sağlıyor. Yani kaynak eserde ortak düşmana karşı birleşme, ortak yaraları beraber sarma, ortak acıları beraber atlatma gibi değerler yok. Oysa filmde bu ahlaksal ve öngörülebilir değerler ortaya konularak, sorunsal altyapı bir adım öteye taşınmak istenirken; sadece suya sabuna dokunmayan bir filmle sonuçlanıyor. Zira dünyadaki belli başlı merkezlere yapılan bir saldırı doğal refleks sonucu insanları tek bir saf olamaya iter, evet. Fakat çizgiromanda saldırıya tek maruz kalan ülke Amerika’ya başta Sovyetler olmak üzere tüm dünya yardım eder ki, bu Amerika’ya filmden çıkarılan bir eleştiri sunar.

Sonuç olarak çizgiromandan filme birebir uyarlama konusunda başarılı bir yönetmenin, bütün bunları kopyalamaya çalışması ve bazılarını çıkarma yoluna gitmesi kaçınılmazdı. Bu noktada da ortaya yazının başında değindiğimiz uyarlama sorunu çıkıyor. Çok karakterli ve her karakterin kendi öyküsüne, ikilemlerine sahip olduğu bir uyarlama değil de kaynak eserin çok sık rastlanmayan doygunluğu sayesinde özüne toz kondurmayacak bir film seyrediyoruz. İnsanın iyiyi ve kötüyü aynı anda içeren yapısını da tema olarak ele alan bir filmde orijinal fikrin iyi, yönetmenliğinse kötü olması ironik olmasa gerek. Zira insan doğası yapıtlarına da sirayet eder. Alan Moore’a eserlerinin filmleştirilmesi hususunda takındığı tavır konusunda hak vermek gerek; yapıtlarının tüm uyarlamaları canını sıkıyor. En sonunda da karşısına bir yapıtını, film içi soft pornografiyi imzası olarak kullanmaya çalışan, öykü içi zaman akışını bir çocuk edasıyla kullanan bir yönetmen çıktı. Buna rağmen film, Moore’un kurduğu güçlü yapı ve Rorschach rolünde Jackie Earle Haley’in karakteri nefes alacak kadar gerçek hale getirmesiyle ayakları üstünde durabiliyor.

Kategoriler
izlenim

Quis Custodiet İpsos Custodies?

Bakınız için yazan: Gökhan Yücel

Antik Yunan’da Decimus Junius Juvenalis tarafından söylenen ve “gözcüleri kim gözlüyor?” anlamına gelen bu söz, kendine nükleer savaşın sınırında bir paralel gerçeklikte, tüm duvarlarda yer buluyor.

“Gücü elinde bulunduranlardan kim hesap soracak?”, Watchmen’in karanlık dünyasında kaybolurken içten içe sorgulamadan edemeyeceğiniz bir kavram olarak karşımıza çıkıyor.Provokatif çizgiroman yazarı Alan Moore’un elinden çıkan ve kayıp gitmekte olan bir dünyayı resmeden Watchmen, insanın ne olduğunu sorgularken bir yandan da kahramanlık kavramını didik didik ediyor.

Eseri, türünün diğer sıradan örneklerinden ayıran da bu zaten… Bir süper kahraman distopyası olarak da değerlendirilebileceğimiz Watchmen, paranoyak toplumların en büyük korkularını süper kahramanları kullanarak gözler önüne seriyor.

Ama filme girmeden önce, isterseniz Watchmen’in çizgiroman dünyasındaki yerini inceleyelim. 80lere kadar amerikan çizgiroman tarihinde görülen kahramanlar neredeyse hep mükemmeldiler. Klasik giriş gelişme sonuç örgüsüyle üretilip tüketilen bu eserler, belirli bir ihtiyaca yönelik fabrikasyon bir anlayışla piyasaya sürülüyordu. Comic strips kültüründen üreyip kendine daha geniş okuyucu kitlesi bulan bu tür, 1986-87 yıllarında Frank Miller’ın The Dark Knight Returns’ü ve Alan Moore’un Watchmen’iyle kendini birden bambaşka bir noktada buldu. Ortalama bir okuyucunun altında ezileceği düzeyde detaya haiz örnekler (ki graphic novel olarak anılmaya başladılar), zaten buna dünden hazır bünyelere ilaç gibi gelerek bu mecrada devrim yarattı.

Bu noktada comic book ve graphic novel arasındaki ayrımın iyi yapılması gerekiyor. Superman, spider-man gibi pop kültür süper kahraman eserleri comic book iken, daha derin ve özgün içeriğe sahip; görsel olarak da farklı ele alınan işler (Sin City, Sandman, 300 gibi…) graphic novel sınıfına giriyor diyebiliriz. Watchmen, bu yeni neslin ilk habercilerindendi.

Gerçi günün birinde çizgiromanların sinema endüstrisinin başucu kitapları olacağını bekliyorduk ama bu kadar hızlı olacağını tahmin etmiyorduk. From Hell, Stardust, The Crow, American Splendor, 300, A History of Violence ve Sin City gibi uyarlamalarla zirve yapan çizgiromanlar her yıl daha da güçlenerek geliyordu ki, sıra Watchmen’e geldi. Daha önce Terry Gilliam ve Darren Aronofsky gibi yönetmenler tarafından uyarlanmak istenen proje en sonunda, 300’ün yavaş çekimde yaşadığını sandığım yönetmeni Zack Snyder’ın elinde kaldı.

Zaten filmin 300’ün yenilikçi yönetmeninden olduğunu anlamak için ilk aksiyon sahnesine kadar beklemeniz yeterli. Slow moları kaçırmanız imkansız…

Açıkçası 300 katledildiğinden beri Zack Snyder’a içten içe beslediğim bir düşmanlık yok değil. O nedenle filmi belirgin bir önyargıyla izlediğimi ve birebir adapte edilmiş sahnelerden (ki normalde severim) uzunca bir süre pek haz etmediğimi söyleyebilirim. Derdi olan çizgiromanların, özellikle uyarlamalar söz konusu olduğunda farklı bir noktada durması gerektiğine inananlardanım. Watchmen’in çığır açan yanlarından bir tanesi okuyucuyu bembeyaz dişli, pırıl pırıl süper kahramanların yapmacık dünyasından çıkarıp gerçek dünyanın arka sokaklarına taşıması olmuştur. Gönül isterdi ki görsel dilde ya da en azından hikaye anlatımında bu realizmin etkileri görülsün…

Ama yiğidi öldürsek de hakkını vermemiz gereken bazı durumlar var. Öncelikle Watchmen çoğu uzmana göre (ki eserin sahibi Alan Moore da bu ekibe dahil) sinemaya uyarlanamayacak bir eser. Bunun iki nedeni var: birincisi çizgiroman mecrasına özel üretildiği ve etkisini bu mecranın özelliklerini kullanarak verdiği için filmde aynı detay ve derinliğin yakalanamayacağı endişesi, ikincisiyse son derece kompleks ve katmanlı bir senaryoya sahip olması. Öyle ki, çizgiromanın içinde yer alan ve Watchmen hikayesiyle paralel olarak ilerleyen “Tales of the Black Freighter” adlı bir çizgiroman daha var… ki o da Gerard Butler’ın sesiyle animasyon olarak pek yakında geliyor…

Ancak tüm bu yorumlara rağmen neredeyse her şey 160 dakikaya verimli bir şekilde sığdırılmış. Genel olarak tona çok uyanamasanız da konudan pek bir şey kaybetmiyorsunuz. Zaten sahnelerin çoğu çizgiromanla birebir aynı (ki böylesi daha güvenli). Gerçi sonu farklı ama kötü değil.

Karakterler % 80lik bir başarı oranıyla cuk oturmuş diyebiliriz. Özellikle Rorschach göz yaşartıcı. Filmle ilgili en büyük başarılardan biri de, karakterlerin çıkış hikayelerinin iyi işlenmiş olması. Gerçi bu kısımlar, ‘86da sadece 6 fasiküle yeten içeriği 12ye çıkarmak için ekleniyor ama yine de güzeller tabii. Dahası film şahane bir jenerikle açılıyor.

Müzik kullanımı açısından ne yazık ki son derece pahalı ve başarısız bir çalışma söz konusu. Potbori tadında seçilmiş müzikler özellikle kapanış şarkısıyla insanının kanını donduruyor. Ama genel olarak score başarılı.

Oyunculuğa gelecek olursak, çoğunlukla iyi kotarılmışlar. Rorschach (Jackie Earle Haley), The Comedian (Jeffrey Dean Morgan), Dr. Manhattan (Billy Crudup) ve Nite Owl (Patrick Wilson) gayet olmuş diyebiliriz. Ne yazık ki, aynı şeyi Ozymandias için söyleyemiyorum. Bir süper kahraman parodisine benzeyen kostüm, filmin tüm can alıcılığını neredeyse bir sünger gibi emiyor.

Nihai olarak film iyi kotarılmış olmasına rağmen mesajını tam olarak verebiliyor diyemiyoruz, zira çizgiromanın politik vuruculuğu yüksek sesli özel efektlerin arasında kayboluyor.

Neyse efendim, Watchmen filmiyle, çizgiromanıyla açtığı gibi bir çığır açamıyor ama belki açması da gerekmiyor. Böyle düşünüyorsanız, sizi çok güzel bir film bekliyor; zira 3 saat boyunca cayır cayır efekt var.

Kategoriler
haber

Who Watches The Watchmen

Watchmen bu cuma gösterime gireceğinden, 3 ocakta yazılmış olan önincelemeyi yeniden öne aldık. Yakında filmin incelemesi de sizlerle olacak.

Bir çizgiroman uyarlaması daha gösterime girmek için sırada… Daha önce From Hell, V For Vendetta, The League gibi eserleri sinemaya uyarlanmış olan Alan Moore‘un, epey uzun zamandır sinemalarda gösterilmesi beklenen eseri Watchmen geliyor.1986da yayımlanan Watchmen; 1977de zorunlu olarak emekli edilmiş bir grup orta yaşlı süper kahramanın, şartların zorlamasıyla tekrar işlerine geri dönmesini ve kendi kendini yok etme yolunda ağır, ancak emin adımlarla ilerleyen bir dünyayı kurtarmaya çalışmasını anlatır. Watchmen’i diğer çizgi romanlardan ayıran en önemli nokta aslında, arkaplanda birçok hikaye ve kahramanın olması. Çizgiromanlar arasında “entelektüellerin çizgi romanı” gibi bir betimlemeye gidildi Watchmen için. 80’lerin siyasi ayrıntıları, nükleer savaş beklentileri, paranoyalar bu romanın odaklarıydı. Özgün bir zeka ürünü olmasının dışında, içiçe geçen katmanlı hikayeler, güçlü diyaloglar ve çok sayıda karakteri içermesinden ötürü Alan Moore’un Watchmen senaryosunu, günümüzde Lost’un senaryo dinamiğine de benzetenler mevcut. Her uyarlamada olduğu gibi bu filme karşı da bazı önyargılar elbette var. Bu tedirginliklerin kaynağını oluşturan temel fikir, iki buçuk saatlik bir sürede bu kadar karakter ve olayı sinemanın kaldıramayacağı. Filmi seyredecekler için, çizgiromanı okuyanların tatmin olmayacağı, okumayanların da hiçbir şey anlamayacağına dair katı eleştiriler etrafta dolaşıyor. Yirmi üç yıldır proje halinde bekleyen bu yapımın bugünlere ulaşması oldukça sıkıntılı bir süreçten sonra gerçekleşti. Film için Terry Gilliam’dan Darren Aronofsky’ye kadar değişen yönetmen isimleri söz konusuydu. Fakat çok yüksek bütçe gerekliliği inançları sarsmış olsa gerek, zamanla herkes kendi yoluna gitmişti. Böylece projenin yönetmenliğine 2006 yılında Zack Snyder getirildi. 300 Spartalı’nın yönetmeni Zack Snyder, Watchmen’de görsel açıdan Taxi Driver ve Seven adlı sinema klasiklerini referans aldığını söylüyor. 120 milyon dolar gibi azımsanmayacak bir bütçesi olan Watchmen’in sinemalara geliş sürecinde bir başka engel daha vardı. 20th Century Fox Stüdyosu, Watchmen filmi yüzünden Warner Bros’a dava açtı. Davaya gerekçe olarak Fox, çizgiromanın film teliflerinin kendisinde bulunduğunu savundu ve Warner Bros’un projeye devam etmek için kendisini de dahil etmesi gerektiğini belirtti. Karşılıklı mahkeme raporlarıyla geçen karmaşık bir süreç sonunda çıkan erken bir karar ile dava 20th Century Fox’un lehine sonuçlandı. Çıkan karara göre 20th Century Fox’un Watchmen filmi üzerinde dağıtım ve pazarlama hakları var. Belki de filmin 6 mart 2009 olan gösterim tarihi bu karardan sonra değişebilir. Şimdilik bununla ilgili bir gelişme olmadı. Film, 1985 yılında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki gerilimin tepe noktasında olduğu yıllarda geçiyor. Komedyen lâkaplı süper kahramanın öldürülmesi olayını soruşturan Rorschach, kahramanları gözden düşürmek ve öldürmek için düzenlenen dehşêtengiz komployu gün ışığına çıkarır. Arkadaşlarının geçmişiyle ilgili geniş kapsamlı komplonun, tarihin akışını değiştirecek boyutta olduğunu keşfedecektir. Watchmen’in karakterleri için neredeyse yeni bir yazı gerekecek. Burada kısaca kimin hangi rolde oynadığını belirtelim: Rorschach adıyla tanınan Walter Kovacs rolünde Jackie Earle Haley var. Bu karakterin özelliği, yasal haklarından mahrum kaldıktan sonra da faaliyetlerine devam eden bir süper kahraman olmasıdır. “Soft” kostümlü bir süper kahramanken zaman içinde dünyayı sadece siyah ve beyaz olarak katı kalıplarla gören bir katile dönüşmüştür. Duygularını yansıtacak şekilde düzenlenmiş mürekkep lekelerinden oluşan bir maske giyer. Dünyayı görebilmesi için maskede küçük delikler bırakılmıştır. Nite Owl lakabıyla tanınan emektar süper kahraman Daniel Dreiberg rolünde Patrick Wilson; Doktor Manhattan adıyla bilinen ve ABD hükümeti için çalışan Dr. Jon Osterman rolünde Billy Crudup, ABD hükümeti tarafından görevlendirilen Komedyen lakaplı süper kahraman Edward Blake rolünde Jeffrey Dean Morgan rol alıyor. Silk Spectre lakaplı Laurie Juspeczyk rolünde Malin Akerman ve Ozymandias olarak tanınan Adrian Veidt rolünde Matthew Goode’yi izleyeceğiz. [dailymotion k4L7p4Mn2fJbmwQ9my] Filme alınması bunca zaman sürüncemede kaldıktan sonra nihayete ermesi ve de yönetmenin böylesi girift bir hikayeyi çekebilme başarısına ulaşıp ulaşamadığını görmek adına Watchmen’i, 2009’da es geçilmemesi gereken filmler listesine koymakta fayda var.