Kategoriler
izlenim

La Danza de la Realidad: Çare Siesta!

Gerçek hayattaki oğlu Brontis, filmde babasını oynuyor. Baba hem itfaiyeci hem esnaf hem de Stalinist bir ‘komitacı’! Annesi, geçmişten gelen bir travma nedeniyle oğluna “Baba” diye hitap ediyor. Üstelik aynı anne film boyunca bir arya söyler gibi, teatral ve nağmeli formda konuşuyor. Sirkler, maskeler, iguanalar, kıyıya vuran balıklar, at sevgisi yüzünden başı derde giren General Carlos Ibañez… Atacama Çölü yakınlarında ıssız bir kasaba olan Tocopilla’da hepsi bir arada! Ve yanlış anlamayın, bu bir ‘otobiyografi’…

La danza de la realidad 4

Bu yılki Filmekimi’nde izleyeceğim için en çok heyecanlandığım film, Alejandro Jodorowsky’yi 23 yıl aradan sonra yönetmen koltuğuna döndüren ‘freudyen’ ve ‘büyülü-gerçekçi’ otobiyografisi La Danza de la Realidad’dı (Gerçeğin Dansı – The Dance of Reality). Film, birkaç ay evvel Cannes’da Directors’ Fortnight’ta (Quinzaine des Réalisateurs) prömiyerini yapmıştı ve nihayet karşımızdaydı.

“Uçur beni Jodo!” diyerek Atlas’ın yolunu tuttum. Ve beklediğimden de fazlasını buldum! 130 dakika boyunca bildiğimiz dünyada değildim. Sanıyorum son olarak Woody Allen’ın Midnight in Paris’inde yaşadığım bir duyguydu. Öyle ki, sinemadan çıktığımda çevik’lerin, Toma’ların ortalıkta olmayacağını, rüya gibi bir İstiklal Caddesi’nden betonsuz bir meydana doğru yürüyeceğimi düşündüm.La danza de la realidad 1

Tuhaf, sürreal, absürt bir boyuta geçiş yapmıştım. Sanki Salvador Dali ve Joan Miro, Plaça Reial’de bir cafe’de karşılıklı oturmuş “Messi-Neymar bir arada oynar mı?” diye tartışıyordu. Walter Benjamin oradan kafayı uzatıp, “Marksizm’i sizden öğrenecek değiliz” diye lafa karışıyor; Benjamin’in “Yemişim sizin Katalan milliyetçiliğinizi, muhallebi çocukları!” demesi ortamı geriyordu. Gertrude Stein çok geçmeden “Çocuklar, kavga etmeden oynayın bakayım” diye müdahale ettikten sonra, Doctor Faustus Lights the Lights’ın libretto’sunu Benjamin’in eline tutuşturuyor ve “Sen şunu bir tashih et,” diyordu.

Atlas Sineması’ndan değil de Figueres’teki Dali Müzesi’nden çıkmış gibiydim. Yeni açılan sevimsiz yeme-içme dükkânlarından birinin ışıklı tabelasında Dali’nin bir sözü akıyordu (ya da ben öyle okudum): “Bir deliyle aramda tek fark var. Ben deli değilim!”

Nicolas Winding Refn’in bir röportajındaki Jodorowsky tarifi tam yerine oturmuştu: “Müze gezme deneyimine bu kadar yakın film çeken başka bir yönetmen bulamazsınız!” (Refn’in ayrıca Cannes’daki gösterimden sonra filmi dakikalarca alkışladığı ve yanına gidip Jodorowsky’yi kucakladığı söyleniyor!)

Tabii ki Jodorowsky’yi sadece yönetmen kimliğiyle sınırlamayı düşünmüyorum. O aynı zamanda bir aktör, yapımcı, besteci, çizgi roman yazarı, ruhani guru… O, dopdolu bir entelektüel.

La danza de la realidad 2

Ve fakat 84 yaşındaki Jodorowsky’nin (Allah uzun ömürler versin) müthiş birikiminden insanlık olarak yeterince faydalanabildik mi diye düşününce, cevap kocaman bir ‘Hayır’! Jodorowsky’nin son çektiği film, pek az kişiye ulaşabilen The Rainbow Thief’ti (1990, Gökkuşağı Hırsızları).

2013 itibariyle sürreal western başyapıtı El Topo’nun üzerinden tam 43 yıl; kült klasik La Montaña Sagrada’nın (Kutsal Dağ) üzerinden ise 40 yıl geçti. Kıymetini bilseydik, adam sürekli ilan edilip maddi sıkıntılar nedeniyle iptal olan projelerle yıllarını harcamaz, en azından birkaç film daha çekebilirdi. (La Danza’nın Jodorowsky ailesinin çabasıyla ‘imece’ usulü çekildiğini; mesela yönetmenin eşi Pascale Montandon’un kostümleri tasarladığını; bir diğer oğlu Adan’ın ise müzikleri yaptığını bu noktada eklemek lazım.)

Ve filme arka plan oluşturabileceği için kısaca “Jodorowsky kimdir?” bilgisi: Ukrayna asıllı Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Şili’de doğan Jodorowsky, baba zorbalığıyla ve anne sevgisizliğiyle, arkadaşsız büyüdü. Kitaplar tek dostuydu. Yirmili yaşlarında Paris’e kaçtı. “Babam bir canavardı,” diyor filmle ilgili bir röportajında. “Ben onu en azından insanmış gibi gösterdim!”

Sanatın çeşitli dallarına dört elle sarılan Jodorowsky, ardından Meksika’ya geçti. Meksika’da çektiği El Topo’yla ‘karşı kültür’ün bir yıldızı haline geldi. (El Topo’nun hayranlarından birinin de John Lennon olduğunu, hatta Kutsal Dağ’ın Lennon tarafından finanse edildiğini de bir Beatles-sever olarak kıvançla belirtirim!)

Sonrası, sürekli dur-kalk bir sanatçılık macerası: Hayata geçemeyen projeler, kendi icadı olan ve mistisizmle modern psikoterapiyi harmanladığı terapi tekniği ‘Psicomagia’, bunlara paralel ilerleyen bir çizgi roman kariyeri… Biz yeterince feyzalamadık belki ama Alejandro Jodorowsky hayal ettiği her şeyi yaptı. Hepsinden azar azar olsa da yaptı. Yaşla ilgili bir sıkıntısı yok. “120 yaşına kadar yaşayacağım!” diyor. Rainbow Thief’in afişinde, Peter O’Toole ve Ömer Şerif’in şirin gülümsemesinin hemen üzerindeki ‘tagline’, Jodorowsky’nin hayatının tek cümlelik özeti gibi: “Yaşayabilirsiniz… ya da dolu dolu yaşarsınız.”

Kategoriler
haber

La Danza De Realidad: Jodorowsky’nin Geri Dönüşü

Cannes’da ilk gösterimi dün yapılan filmle ilgili ilk izlenimleri hemen aktaralım:

Alejandro Jodorowsky yıllardır film çekmiyordu ve belalı yıllarını ardında bırakmış gibiydi. Durmadan tersini söylüyor “Bir sonraki filmimi görün, belki o herşeyi yok eder” diyordu. “Daha önce yaptığım şeye yüzde 100 inanıyorum ve hepsi benim parçam ama bu filmin eskiyle benzerliği yok. Bu film hiçliğe bir adım” diye de ekliyordu.”
(Denis Lim, Los Angeles Times)

Hiç beklemediğimiz kadar duyarlı ve kişisel bir film. Jodorowsky, Şili çöllerindeki memleketi Tocopolia’ya dönmüş ve babası hakkında büyülü-realist bir öykü anlatmış. Jaime Jodorowsky koyu bir komunist ve gördüğü anti-seminist baskı yüzünden dünyaya nefreti iki katına çıkan bir babaydı. Haliyle tüm film sürreel mitoloji, rüya mantığı ile örülü, Fellini, Tod Browning, Emir Kusturica ve daha birçoklarını bir araya getiriyor.
(Peter Bradshaw, Guardian)

Fransızca bilen okuyucularımız ise filmden sonraki soru-yanıt bölümünü bu linkten izleyebilirler.

Kategoriler
haber

Jodorowsky ve Dune: Çekilmeyerek Sinema Tarihini Değiştiren Film

“Film değil bir peygamber yaratmayı istiyordum”
“Film, LSD almadan LSD etkilerini yaşatacaktı. Hayatımın en büyük amacı Dune’u çekmek ve dünyayla paylaşmaktı. Filmin dünyayı değiştireceğine gerçekten inanıyordum. Bu filmle tanrıyı dünyaya indirecektim”

Bir şey hakkında bu kadar büyük bir tutku duymanın sonu genelde kötü bitiyor anlaşılan.
Alejandro Jodorowsky de iki yıl aralıksız her gün çalıştığı filmini bitiremedi. 1974’ten 76’ya kadar Jodorowsky’nin evinde ve stüdyosunda onunla aynı tutkuyu yaşayanlar ise sinema tarihini değiştirdi. H.R. Giger, Alien serisini yaratan ekibin belkemiği oldu. Dan O’Bannon, Alien ve Total Recall’u yazdı. Jean “Moebius” Giraud, The Empire Strikes Back, Tron ve The Fifth Element’teki dünyaları yarattı. Chris Foss, Alien ve Superman’i beyazperdeye taşıdı.

Jodorowsky ve Dune arasındaki sinema ve bilim-kurgu tarihini derinden etkileyen bu tutkulu ilişki Frank Pavich’in “Jodorowsky’s Dune” isimli belgeseline konu oldu. Filmle ilgili ilk tanıtım farklı bir sinema deneyimi yaşayacağımızı gösteriyor.

Kategoriler
seçki

Santa Sangre: Film Bir Sirk, Sirk Bir Film

santa-sangre-film.jpg

Bakınız için yazan: Ece Eldek

Hayatımız gerçekten bir hipnoz belki. Bir yerlerde ama bir yerlerde bir şeyler yüzünden yaşamışız böyle; sonra uyandırılmışız bir şekilde. Günahlarımız bizim değil, yaşadıklarımız gerçek değil.. Neden hep bir şeyler yönetir bizi? O kadar güçlüdür ki yönetici senin en bitik halinde seni yakalar ve sana emreder. Artık o senin içindedir, sen de onun içinde..

Santa Sangre, 1989 yılında Meksika-İtalya ortak yapımı olarak Alejandro Jodorowsky tarafından çekilmiş dram ve gizemin bir araya geldiği ütopik bir filmdir. Anlatılan hikayede herkes kendine ait bir şey bulacak; evet ama bir yanımız da orada olmak isteyecek çünkü sirk var bu filmde. Film bir sirk, sirk bir film.. Alejandro Jodorowsky bir dönem sirkte çalışmıştır. Bu yüzden olsa gerek filmlerinin çoğunda sirk öğeleri vardır, özellikle Santa Sangre’de.

Kahramınız Fenix sirkte doğmuştur. Annesi Concha ve babası Orgo da sirkte çalışmaktadır. Annesi aynı zamanda Santa Sangre isimli bir tarikatın da kurucusudur. Tarikat genç bir kızı azize kabul eder. Bu kız iki adam tarafından tecavüze uğramış ve iki kolu da kesilmiştir. Elbette o bir azize değildir ve şehir bu kiliseyi yıkmak ister ve yıkar… Nevrotik ve narsist bir karakter olan annemiz Concha sirkte çalışmaya devam eder. Sirkte çalışan dövmeli kadınla Orgo’yu beraber yakalayınca çıldırır ve onlara zarar verir. O sırada Orgo onun kollarını keser, Santa Sangre gerçek olmuştur. Tüm bunlara bir karavanın içinde kilitli kalan Fenix tanık olmuştur. Bu olay Fenix için Alma’yı görememesine ve akıl hastanesinde kendini bir kartal sanarak büyümesine neden olur. Ta ki bir gün dövmeli kadını görene kadar… Her şeyi hatırlar, tüm çocukluğunu. O vahşeti ve o güzel günleri… Dövmeli kadının sokakta bulup yetiştirdiği, sağır-dilsiz biricik aşkı Alma’yı hatırlar. Sonra annesi gelir hastaneye ve Fenix hastaneden kaçar, annasiyle yaşamaya başlar. Artık tek bir vücutturlar, o annesinin kollarıdır artık. Annesi ona hükmetmeye başlar. Hâlâ hipnozdan çıkamamıştır… ve sonunda Alma gelir.

Alejandro Jodorowsky’nin derin mizah anlayışı ile bir anda kendinizi bir maçta ponpon kızlarının arasında bulursunuz. Anlık da olsa bunu hissedebileceğiniz absürd sahneler ile güzel bir çeşni sunulur size. Bu mizah, görsel sanatlarla ilgilenenleri de aynı zamanda kendisine çeker, Santa Sangre kilisesinin kesik kollardan yapılmış amblemi ve filmin ilerleyen sahnelerinde fahişelerin bulunduğu bir ortamda genç bir kızı gören bir adamın kulağını kopartması ve kıza vermeye kalkması da Van gogh’a bir göndermedir. Arabalar renkli, insanlar renkli… bu hal içinize işler durur. Siz de o sokaklarda, o insanlarla ya da o fahişelerle dans etmek istersiniz.. Tüm bu renklilikte, Alejandro Jodorowsky’nin çizgiromana kayma belirtilerini görürsünüz. Abartılı bıçak sahneleri, fışkıran kanlar, yerde yatan iskeletler. Bu arada şunu da eklemek gerekir: kahramanımız Fenix (Axel Jodorowsky) gerçek hayatta Alejandro Jodorowsky’nin oğludur.

Bir çok psikoanalizciye göre anne kavramı erkeklerin hayatında çok etkendir. Anne bir heykeltraş gibi çocuğu şekillendirir. Fakat anne filmdeki gibi narsist bir karakter olursa çocuğun üzerindeki etkileri katlanılmayacak kadar ağır olabilir. Fenix’in bir tutkusu da görünmez olmaktır. Bunun için deneyler yapıp, görünmez adamın (The Invisible Man) filmini defalarca izler. Görünmez olmak ister; bu ona güç verir ancak bu şekilde kendi tutkularını yaşayacağına inanır. Annesinin kollarıyken bir nevi görünmezdir aslında. Ama kim katlanabilir ki Felix katlansın, devamlı “Kill her!” diyen bir anneye?

Alejandro Jodorowsky, ‘Ben film yapmam, sıçarım’ demiştir. Bu cümleyle, doğal deliliğinin en güzel tanımını yine kendisi yapmıştır. Film sinemada izlenir fakat bu filmi ancak bir festivalde denk gelirse sinemada izleyebilirsiniz. O yüzden alın dvdsini Santa Sangre’nin, kurulun sıcacık koltuğunuza, patlatın mısırlarınızı ve başlayın izlemeye bu sirk dünyasını…