Kategoriler
haber

Alex Proyas, Dark City Dizisi Hazırlıyor

Alex Proyas, 1998 tarihli kült filmi Dark City için aklında farklı planlar olduğunu açıkladı. Geçtiğimiz yıl, aynı evrende geçen Mask of the Evil Apparition isimli kısa filmi çeken Proyas, dizi için de umutlu konuştu:

“Henüz çok başında sayılırız ama bir dizi hazırlıyoruz. Beni her zaman en çok heyecanlandıran film Dark City’ydi. Hikayeyi doğru kurgulamak ve senaryoyu doğru yazmak için ilk filmi yeniden analiz ediyoruz”

“Geriye dönüp, hafızamı çalıştırıp, kendini filmimi değerlendirmek daha önce yaptığım bir şey değil. Neyin çalışıp, neyin çalışmadığını anlamaya çalışıyorum, ilgi çekici bir deneyim oluyor.

Rufus Sewell, Kiefer Sutherland, Jennifer Connelly ve William Hurt’ün başrolleri oynadığı film, 1998’de gösterime girmiş ve 2008’de Director’s cut versiyonu yayınlanmıştı.

Kategoriler
haber

The Crow: On Yıldır Çekilemeyen, Lanetlenmiş Yeniden Çevrim

Alex Proyas‘ın yönettiği, en iyi çizgi-roman uyarlamaları arasında yer alan The Crow talihsiz bir filmdi. Zira -bilindiği üzere- başrolü üstlenen genç yetenek Brandon Lee sette yanlışlıkla ateşlenen silah nedeniyle vefat etmişti. Çekimler henüz tamamlanmamış, Proyas kalan sahneleri başka bir oyuncuyla çekmiş, bilgisayarla Lee’nin yüzü oyuncuya eklenmişti. Lee’nin ölümüyle de anılan bu talihsiz filmin yeniden çevrimi de talihsiz. Zira yapımcılar on yıldır The Crow‘u yeniden çektirmeyi istiyorlar.

Yıl 2o08… Yapımcılar The Crow yeniden çevrimini duyurdular. İlk habere göre filmi ilk Blade‘in yönetmeni Stephen Norrington yönetecekti. Filmin yapım şirketiyse Relativity Media olmuştu. Norrington üç yıl boyunca projede yer aldı. Bu üç yılda film çekilemedi, sürekli ertelendi. Bunun üzerine senaryoyu da kaleme alan Norrington filmi çekmekten vazgeçti. Relativity Media 2011’de yönetmenliği bu kez Juan Carlos Fresnadillo‘ya teslim etti. Fresnadillo altı ay proje üzerinde çalıştı ama altıncı ayda şirketle anlaşamayıp filmden ayrıldı, The Crow gibi yıllardır çekilemeyen The Highlander yeniden çevrimini yöneteceğini açıkladı. Bu ayrılıktan birkaç ay sonra bu kez yönetmenlik için Javier Gutierrez‘le anlaşıldı ama Gutierrez de çok geçmeden filmi çekmekten vazgeçti. En sonunda yönetmenlik Corin Hardy‘nin oldu.

Peki başrollerde nasıl değişiklikler oldu? Relativity başrol için Bradley Cooper‘la anlaşmıştı ama film bir türlü çekilemeyince Cooper, Norrington’la birlikte projeden ayrıldı. Bunun üzerine neredeyse tüm ünlü aktörlerle görüşüldü bu on yılda. James McAvoy, Jack Huston, Luke Evans, Channing Tatum, Mark Wahlberg, Robert Pattinson, Sam Witwer, Alexander Skarsgaard, Tom Hiddleston, Jack O’Connell, Nicholas Hoult… Kadın başrollerse Jessica Findlay, Andrea Riseborough’a teslim edilmişlerdi. Bazı aktörler teklifi hemen reddettiler, bazılarıyla (Huston, McAvoy, Evans) anlaşıldı ama film çekim aşamasına bir türlü geçemeyince başrolleri yitirmeye devam etti. Filmin bir türlü çekilememesinin iki nedeni var: İlki The Weinstein Co.’nun “filmin hakları benim” deyip dava açması, diğeri Relativity’nin iflasın eşiğine gelmesi. Şirket birkaç yıl önce iflas edip kapandı.

Relativity’nin iflasından sonra filmin çekilmesi beklenmezken Sony Pictures kalkıp hakları satın aldı, filmi 40 milyon dolar bütçeyle çektireceğini açıkladı. Üç yıldır filmi çekmeye çalışan Corin Hardy bu kez çekimlere başlayabilecek gibi görünüyor. Başrolse bu kez Jason Momoa‘ya teslim edildi. Henüz yardımcı oyuncu kadrosu duyurulmadı. Bir dirilişi ve intikam öyküsünü konu alan The Crow bakalım 11 Ekim 2019‘da sağ salim vizyona girebilecek mi, yoksa bir kez daha ertelenecek mi.

Kategoriler
haber

Fragman Analizi: Gods of Egypt

Alex Proyas’ın Gods of Egypt’inden ikinci geniş fragman yayınlandı.

-Açıkçası Michael Bay’e veya Roland Emmerich’e yakışacak bir senaryoya niye Proyas dahil oldu anlamak zor.

-Konu Eski Mısır olmasına rağmen neredeyse bütün başrollerin beyaz ve hatta bazılarının da İskandinavya’dan seçilmesi ağır eleştirilere neden oldu ve Proyas da özür dilemek zorunda kaldı. Yönetmen ciddi bir akıl tutulması yaşıyor gibi…

-Filmin efektlerine de harcanan para ve emeği de göz önüne aldığımızda sinema tarihinin sayılı gişe felaketlerinden birine yaklaşıyoruz gibi duruyor.

Kategoriler
haber

Mike Mignola Çizdi, Alex Proyas Çekecek

1970’te alternatif bir evrendeki New York’tayız. Manhattan 1920’deki bir depremle sulara gömülmüş, şehrin geri kalanında caddeler, Venedik gibi kanallara dönüşmüş.

Öksüz bir kız, yaşlı bir sihirbaz, deli bir bilim adamı, doğaüstü olayların peşinde koşan bir dedektif ve garip rüyalar gören Joe Golem isimli bir adam, şehri kurtarmak için bir araya gelirler.

Hellboy’un yaratıcısı Mike Mignola’nın “steampunk” esintileri taşıyan yeni çizgi romanı “Joe Golem and the Drowning City” Alex Proyas’ın ellerinde… Proyas filmi, ülkesi Avustralya’da dev bir set kurarak çekmeyi planlıyor.

Kategoriler
haber

Alex Proyas Yeni Projesine Kavuştu

Dracula Year Zero projesini yöneteceği açıklandıktan kısa bir süre sonra stüdyoyla anlaşamayıp projeyi terk eden Alex Proyas yeni projesini Paradise Lost olarak belirlemişti. Bu film için Bradley Cooper, Camilla Belle, Casey Affleck gibi oyuncularla anlaşan ve hazırlıklarının sonuna gelen Proyas ne yazık ki filmini çekemedi. Warner Bros. tarafından kendisine “Halk bu filme hazır değil” mesajı iletilip filmi rafa kaldırıldı. Bu filmin çekilip çekilmeyeceği şu an için bilinmiyor. Ama Proyas bu filmi beklemek niyetinde değil.

Proyas “The Unpleasant Profession of Jonathan Hoag” adlı romanı perdeye taşıyacak. Aslında Proyas bu romanı 2008’de perdeye taşımaya niyetlenmiş ama bir türlü aradığı finansmanı bulamamıştı. Filmin çekimlerine bu sene başlanacak. Film bilim-kurgu türünde olacak. Kitapla ilgili detaylı bilgi için bkz (http://www.e-hayalet.net/index.php/kitap-sections-470/78-ceviri-roman/13639-jonathan-hoagun-nahos-meslegi-v15-13639)

Kategoriler
haber

The Crow’da Neler Oluyor?

Daha önce sizlere efsanevi The Crow filminin yeniden çevrimi hakkında birçok yazı sunmuş, gelişmelerden haberdar etmeye çalışmıştık. Bu türde, seyirciyi heyecanlandıran projelerden sürekli yeni haberler almak güzel birşey aslında. Fakat, The Crow için aynısını söyleyemiyoruz şimdilik. Sürekli bir gelişme mevcut fakat atılan adımların boyutu gittikçe küçülüyor.

The Crow’u, ülkemizde hayli bilinen bir yapım olan, Blade filminden tanıdığımız Stephen Norrington yönetecek-ti. Hatta senaryoyu, Nick Cave ile beraber yazacaklarının haberi de yayınlanmıştı sitemizde. Başrol oyuncusu seçmekte zorluk yaşayan proje, Norrington’un da canına tak etmiş demek ki geçtiğimiz aylarda filmin yönetmenliğinden çekilmişti. Relativity Media, 2013’de vizyona girmesi planlanan film için, Javier Gutierrez’i yeni yönetmen olarak atadı. Yeni yönetmen ile birlikte yeni hikaye yazımına gidecek firma, senaryo için ise Jesse Wigutow ile anlaştı. Elbette burada herkesin olduğu kadar bizim de içimizi kemiren soru, Norrington ile Nick Cave’in yazdığı senaryoya ne olacak? Yeni yönetmen ve senaristin, bir önceki ekip kadar tecrübeli olmadığı aşikar. Elbette imkan verildiği takdirde neler yapabileceklerini görmeden peşin hüküm vermemek gerekiyor. Ama uzaktan bakıldığında, projede sanki bir küçülme söz konusu.

Başrol oyuncusunun henüz belli olmadığını söylemiştik. Bir aralar Mark Wahlberg ve Bradley Cooper isimleri kuvvetli şekilde kulislerde dolanmışsa da, oyuncuların çekim takvimlerine bakıldığında, bunun artık imkansız olduğunu anlıyoruz.

Alex Proyas ve Brandon Lee’nin günümüze mirası olan Eric Draven’ı oynaması için güçlü, yıldız bir oyuncu şart hale geldi. Bu durum aynı zamanda filmin gişe hasılatı açısından da çok önemli. Zira, teknik ekibi ve başrol oyuncusu tanınmayan bir The Crow için bu durum felaketin başlangıcı olur ve önümüzdeki yıllarda yeniden çevrilmeye mahkum kalır.

Film çıktığından beri, internet üzerinde hafızalara kazınan, sıradışı Eric Draven karakteri için filmin hayranları tarafından kesilen biçilen binlerce video ve görsel materyal mevcut. Filmin de bugüne kadar popülariterliğini korumasını sağlayan en önemli faktörlerden biri de bu aslında. Bu detaya mütevellid, şahsımın bir zamanlar rastladığı, favorim olan fan-cut video’yu sizlere sunuyorum.

W.A.S.P – Sleeping In The Fire

Kategoriler
izlenim

Den Brysomme Mannen: Modern Hayat mı? Almayayım!

Andreas… 40’larında bir adam. Arkasında hayvani bir şekilde öpüşen çifte bakar ve kendini metronun önüne atar. Peki ne oldu da Andreas kendisini bu metronun önüne attı? Geçmişe döneriz. Bir otobüs Andreas’ı yaşamın olmadığı, sadece küçük kulübenin olduğu bir yere bırakır. Kulübenin en üstüne norveççe “Hoş Geldiniz” pankartı asılmıştır.

Andreas’ın elbiseleri ve yüzü kir pas içindedir. Neler olduğunu, buraya nasıl geldiğini bilmemektedir. Doğaçlama takılmaya karar verir. Yanına bir adam gelir ve onunla bir kaç dakika sohbet eder. Sonra “Hoş Geldiniz” pankartını asıldığı yerden çıkarır, otomobile yerleştirir ve Andreas’ı şehre götürür. Andreas hala neler olduğunu bilmemektedir. Doğaçlamasına devam etmeye karar verir, ne de olsa gün gelecek soruları cevaplarını bulacaktır. Andreas’a bir ev teslim edilir. Sakalını keser, yıkanır ve yatağına uzanır ama düşüncelidir. Birisi niye ona ev versin ki durup dururken? Ayrıca işi de hazırdır.

Sonraki gün işe gider. Patronuyla tanışır. Ona odasını gösterir. Andreas odaya geçer ve işini yapmaya başlar. İşi bitince evine döner. Sonraki gün tekrar işe gider. Ama mutsuzdur, sıkılmıştır, ruhu daralmaktadır. Dışarıdayken intihar etmiş birisinin cesedini görür. Ruhu daha da daralır.

İşten sonra bara gider, bir adamın üstüne kusar. Tuvaletteki bir adam o sırada hayatın anlamsızlığından dem vurmaktadır: “Hiçbir şeyin tadı yok artık. Çikolata bile eskisi gibi değil. Eski çikolataları özledim. Biranın tadı yok, vajinanın da, hayatın da”. Bu küçük nutuk Andreas’ın ilgisini çeker. Sonraki gün parmağını yanlışlıkla keser ama eve bırakıldığında parmağının başarıyla dikildiğini görüp şaşırır. Dışarıda dolaşmaya karar verir ve arabasıyla insanların yaşamadığı, otobüsün kendisini bıraktığı yere gider ve pankartın asılı olduğunu görür. Ardından otobüs gelir, bir adam iner, Andreas’ı karşılayan adam, bu gelen adamı karşılar. Andreas’a yapılanların aynısı bu adama da yapılır. Andreas bir şeylerin döndüğünden şüphelenir. Derken bir gün bir kadınla tanışır ve tanıştığı gün onunla sevgili olur, sevgili olduğu gün onunla ilişkiye girer, ilişkiye girdikten sonraki gün yanına taşınır. Görünüşte her şey çok güzeldir. Muhteşem bir hayatı vardır. Onu kasmayan, hatta hiç mi hiç üzerine gelmeyen bir patronu vardır. “İstediğin kadar mola verebilirsin” der ona patronu. Güzel bir sevgilisi vardır. Arkadaşları vardır. Büyük, güzel bir evi, sağlam bir arabası, mobilyaları vardır. Bir süre sonra işte tanıştığı bir kadına aşık olur ve sevgili olurlar. Var mı bundan daha güzel bir yaşam? Bundan iyisi Şam’da kayısı yani. Hemen diğer sevgilisini terk eder Andreas. Ama “Sevgilimi terk ettim, artık birlikte olabiliriz” dediği yeni sevgilisinden beklemediği bir cevap alır: “Benim de sevgilim var. Apartmandaki Tom. Gerçi çok sık görüşmüyoruz. Ayrıca işyerinin kantininde çalışan o çocukla da takılıyorum. Bir de birisi daha var. Adı da…” Andreas bu cevaptan sonra kızı terk eder.

Andreas şehri ve bu şehirdeki hayatı sorgulamaya başlar. Aslında kafasında daha önce bir kaç şey vardı şehirle ilgili. Ama biraz tembel olduğundan sorgulama ihtiyacı hissetmemişti. Dahil edildiği modern hayatı düşünmeden kabul eder. Lakin bir süre sonra şehirde bir şeylerin eksik olduğunu, bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eder. Ertesi gün işinde patronuna duygularını açmak ister: “Çocukların sesini özledim. Bebekler nasıl bir şey, artık hiç bilmiyorum. Bebekleri görmeyi özledim” der ama patronu, çalışanının sözünü bitirmesini dahi beklemeden odadan çıkar. Andreas bu şekilde yaşayamayacağını düşünür. Şehir onu boğmaktadır. Bu şehirden kurtulmak için çareler aramaya başlar. Çareyi de başta belirttiğim gibi ya metronun önüne atlamakta ya da bir evin çatlağını büyütüp evin diğer tarafına geçmekte arar.

Norveçli yönetmen Jens Lien’in 2006’da gösterilen filmi “Den brysomme mannen” bizde de İstanbul Film Festivali’nde gösterilmiş, epey beğenilmişti. Lien bu filminde yukarıda da uzun uzadıya değindiğim gibi modern hayatın anlamsızlığına değinir. Eleştiri oklarını bu modern hayat saçmalığına yöneltir. Lien’in filminde ruhsuzluk, duygusuzluk, sevgisizlik ve anlamsızlıktan başka bir şeye yer yok. Andreas’ın çalıştığı işte kişiler birbirleriyle pek iletişim kurmazlar. Soğuk bir “merhaba”dan öteye gitmez iletişimleri. Andreas sevgilisini terk ettiğinde sevgilisi üzülmez, hiçbir şey hissetmez. Zira aklı televizyondaki Ikea reklamlarındadır. Şehirde pek kimse yaşamamaktadır sanki. Ya da insanlar o kadar asosyalleşmişlerdir ki dışarıya çıkmamaktadırlar. Andreas, patronuna içine açtığında söylediği gibi bu şehirde çocuklara yer yoktur. Ne bir bebek sesi duyulur, ne de çocukların sesleri. İntihar vakası yaşandığında insanlar bunu normal karşılarlar. İnsanların birbirleriyle olan iletişimlerinde bir soğukluk, resmilik ve sevgisizlik vardır. Birbirleriyle yaptıkları seks bile duygusuzdur, karşı tarafa hiçbir şey hissettirmez. Öpüşmek, öpüşmüş olmak için yapılır. Duygusuzca, hoyratça, sevgisizce, isteksizce. Böylesine boğucu bir şehirdir Lien’in perdeye yansıttığı şehir. Sistemin modernize ettiği bir hayat. Herkesin herkesle “takılabildiği”, ailelerin çocuksuz olduğu, kişilerin eşyaların kölesi oldukları, ilişkilerin resmileştiği, intihar vakalarının arttığı bir yaşam, modern yaşam filmdeki. Film boyunca neler döndüğünü, Andreas’ın nasıl bir şehre düştüğünü merak ederiz ama Lien sorularımızı yanıtlamaz. Andreas’ın neden o şehre getirildiği, o şehirdeki insanların birbirleriyle ilişkilerinin bu derece bozulmuş olmasının nedenlerini, etrafta çoluk çocuğun görülmemesinin nedenlerini, Andreas’ın da neden sürekli takip edildiğini açıklamaz bize. Finalde bile Andreas’ın nereye bırakıldığı da söylenmez. Lien bizlere modern hayatın anlamsızlığını ve daha da önemlisi tehlikeli yüzünü göstermekle yetinmiş. İşin politik tarafını kurcalamamış ama gene de ortaya derinlikli ve başarılı bir distopik film çıkarmış. Eşyaların insanlara, insanların sevgisizliğe, ruhsuzluğa ama rahata (ya da rahata ama sevgisizliğe, ruhsuzluğa) alıştıkları, bu sistemi sorgulayan ve sisteme savaş açan kişilerin anında sistemin dışına itildiği bir modern toplum eleştirisi Den brysomme mannen.

Film epey başarılı. Bu milenyumda çekilen etkileyici distopyalardan bir tanesi ama işlediği konular çok daha önce de işlenmişti. Mesela David Fincher da Fight Club’ta modern toplumu eleştirmişti. Keza çoğu distopik eserlerde modern toplum eleştirisine rastlamak mümkün. Ayrıca film, Andreas’ın hep şehrin dışını merak edip oraya ulaşmaya çabalamasıyla akla Alex Proyas’ın unutulmaz eseri Dark City’i (orada da başkarakter, Shell Beach’i arıyor ama bulamıyordu) getiriyor. Sonuçta etkileyici ve başarılı bir film.

Kategoriler
haber

Alex Proyas’ın Paradise Lost’u Askıya Alındı

Warner Bros, Paradise Lost’u büyük bütçeli, önemli yıldızlarla dolu, 3D bir film olarak projelendirmiş ve filmin başına Alex Proyas’ı getirmişti. The Crow ve Dark City gibi önemli filmler kadar, I,Robot ve Knowing gibi pek başarılı olmayan filmlere imza atan Proyas’ın bu iddialı senaryoyla geri dönüşünü ilan etmesi bekleniyordu.Bradley Cooper’ın Lucifer, Djimon Honsou’nun Azrail, Casey Affleck’in Cebrail, Camilla Belle’in Havva’yı canlandıracağı film ani bir kararla askıya alındı. Şimdilik iddialar 120 milyon dolarlık bütçenin beklenenden fazla çıktığı ve senaryonun da biraz değiştirilmesi gerektiği yönünde… Ancak Warner Bros’un ABD’de seçim dönemlerinde kabaran hristiyanlık damarından da çekindiği söyleniyor.

Kategoriler
haber

Proyas’ın Cennet, Araf ve Cehennem Yolculuklarına Katılanlar Var: Paradise Lost


Alex Proyas önceki filmi Knowing’le büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Dark City ve Crow’u çeken adamdan beklenen film bu değildi şüphesiz. Şimdi Proyas yeni filminin hazırlıklarını sürdürüyor. Yeni filmi John Milton’ın unutulmaz eseri “Paradise Lost”un (Kayıp Cennet) uyarlaması olacak. Filmin başrollerinde Bradley Cooper, Aldo Quintino, Rufus Sewell, Djimon Hounsou, Benjamin Walker bulunuyor. Filme bu isimlerden sonra Casey Affleck ve Camilla Belle de katıldı. Affleck Cebrail (Gabriel) adlı meleği, Cooper Şeytanı (Lucifer), Walker başmelek Mikail’i (Michael), Hounsou Adem’e  yardımcı olan  Abdiel’i (Arapça: Abdullah), Belle Havva’yı (Eve) ve Quintino Hz. Adem’i (Adam) kotaracaklar. Sewell’ın rolüyse açıklanmadı. Kitap, Adem ile Havva’nın cennetten kovuluşunu anlatır. Proyas da bu kovuluşu kendi penceresinden perdeye aktaracak. Kitap, bu kovuluşu anlatması kadar cennet, cehennem ve arafı tasvir etmesiyle de klasikleşmiştir.

Meraklısına: Daha önce Al Pacino “Devil’s Advocate”te, Robert De Niro “Angel’s Heart”ta, Gary Oldman “Beat the Devil”da, Viggo Mortensen “The Prophecy”de şeytanı kotarmışlardı.

Kategoriler
izlenim

İntikam İçin Dirildi: The Crow (1994)

Eric Draven ve nişanlısı Shelly, Şeytanın Gecesi adlı günde, evlenmelerine bir gün kala Top Dollar isimli bir gangsterin başını çektiği bir çete tarafından saldırıya uğrar ve vahşi bir şekilde katledilirler. Bir yıl sonra Şeytanın Gecesi adlı güne az kala bir karga,  Eric’in mezarına gelir ve onun dirilmesini sağlar. Artık Eric’in alması gereken bir intikamı vardır ve Eric harekete geçer…

James O’Barr’ın 90’larda bir hayli popüler olan çizgiromanı The Crow, yazarın yaşadığı trajik bir olaydan sonra yazılıp çizildi. James O’Barr’ın nişanlısı, sarhoş bir sürücü tarafından ezilerek can verir. Bunu duyunca uzunca bir süre bu olayın şokunu üzerinden atamayan O’Barr, yaşadıklarını çizgi-romana aktarmaya karar verir ve The Crow ortaya çıkar. Ama O’Barr çizgi-romanı yayınlatmak istemez önceleri. Sonra bir arkadaşının ısrarına dayanamaz ve yayınlatır. 93’te de Alex Proyas tarafından sinema uyarlaması gerçekleştirilir. Topladığı ilgi sayesinde de hemen 2., 3. ve 4. devamları farklı ekip ve olaylarla çekilir. Fakat hiçbiri, ilkinin topladığı ilgiyi toplamaz. Birincisinin efsaneleşmiş olmasının bir nedeni Brandon Lee’nin trajik ölümüdür. Bilindiği üzere Brandon Lee, filmin çekimleri sırasında sette yanlışlıkla doldurulmuş bir tabancanın ateş alması sonucu vefat eder.

Film izlendikten sonra fark ediliyor ki Alex Proyas son derece doğru bir seçim olmuş yönetmenlik için. The Crow onun ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen efektleri başarıyla kullanması, son derece doğru ve hikayeyle bütünleşen müzik seçimi ve gotik şehir dizaynın çok iyi olması ortaya bir kült filmin çıkmasını sağlamış.  Her kült filmde olduğu gibi burada da unutulmayacak sekanslar mevcut. Çatıda gitar çalmak, kurşunlar bedene saplanırken maskenin altından gülümsemek gibi sağlam sekanslar, filmin unutulmayacak sekanslarından. Wachowskiler dahil bir sürü bilim-kurgu yönetmenini etkileyen bir film.

Vizyona girdikten sonra eleştirmenlerce Batmanler ve Blade Runner’la atmosfer olarak karşılaştırılan The Crow, bazı eleştirmenlerce onlardan daha başarılı bulunmuştu. Bu üç filme bakarsak üçünde de şehir ve karanlık atmosfer, hikaye için çok önemli bir konumda. Tim Burton’ın gotik şehri Gotham’daki karanlık atmosfer hikaye için çok önemli.  Keza Ridley Scott’ın kotardığı “Blade Runner” için de karanlık şehir hikaye için önemlidir. Zaten bu üç filmde de güneş neredeyse hiç doğmaz. Proyas, filmi için hayati önem sahip olan karanlığı başarıyla kullandığı göze çarpmakta.

En başarılı çizgiroman uyarlamalarından sayılan The Crow, hikayesi, aksiyonu, gotik tarzı ve başarılı soundtrackiyle unutulmayacak bir film.

Kategoriler
haber

Kafası Karışık Bir Hristiyanın Hezeyanları

Beklenen kıyamet koptu!

Kehanet, Alex Proyas’ın uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir projeydi. Adım adım filmin ortaya çıkışına tanıklık ettik. Özellikle internette dolanan uçak sahnesiyle adından söz ettirecekmiş gibi bir izlenim bıraktı, beklentileri üst seviyelere çıkarttı. Fragmanları ile heyecanı bir kademe daha arttırdı. Herhangi bir yönetmenin filmi olsa böyle bir beklenti oluşur muydu bilmiyorum, fakat mevzu bahis kişi Alex Proyas ve onun yanına bir de Nicolas Cage gibi izleyende ilginç bir sempati uyandıran oyuncu vardı. Ne demek istediğim, bu iki nev-i şahsına münhasır kişiyi bir arada düşündüğünüzde daha rahat anlaşılabilir.

Filmin başından beri bize söylenen özet şu şekilde: 1959 da yeni açılmakta olan bir ilkokul açılış töreni için yönetim öğrencilerden birisinin, Lucinda’nın (Lara Robinson), önerisini dikkate alarak bahçeye bir zaman kapsülü gömmeye karar verir. Bu zaman kapsülünün içine öğrencilerin geleceğe dair öngörü resimleri koyulacaktır ve elli sene sonra kapsül açılıp geçmişin öngörüleri yeni öğrencilere dağıtılacaktır. Lucinda zaman kapsülü içine koyulmak üzere resim değil bir rakamlar topluluğu hazırlar. Günümüzde tam da elli sene geçmişken zaman kapsülü açılır ve Lucinda’nın rakamları Caleb’in (Chandler Canterbury) eline geçer. Rakamlar topluluğun sırrına ise Caleb’in babası John (Nicolas Cage) vakıf olacaktır.

Özeti böyleyken klişe akıyor. Zaman kapsülü olayı ilginç fakat bağlandığı nokta… Ihh, bilemiyorum, film o kadar ilginç mi?

Açıkçası “Ben, Robot” filmini ne çok sevmiştim, ne de nefret etmiştim. Asimov’u seviyorum, Will Smith ilginç bir şekilde bu tür rollere yakışıyor, Alex Proyas “Karga” ve “Gizemli Şehir” gibi benim iki favori filmimi yönetmişti. Bunların gölgesinde ise film beklentilerimin oldukça altında kalmıştı. Her halükarda ayakları yere basan bir hikâyesi vardı ama senaryosu için aynı şeyi söylemek mümkün değildi.
Gel gelelim asıl mevzuumuz Kehanet’e. Kehanet oldukça kafası karışık bir film. Filmden çıkan izleyiciye de bu kafa karışıklığını aktarıyor fakat bu kafa karışıklığı felsefesinden kaynaklanmıyor. Özellikle felsefe yapmaya soyunmuş bir filmin temellerinin sağlam olması gerekir. Bu sayede izleyicinin kafasının içinde bir zincir reaksiyon başlatabilir. Bunun yerine Kehanet başka türden bir kafa karışıklığı bırakıyor, öyleyse film için bu konuda başarılı diyemeyiz.

knowing_plane.jpg 

Kehanet, açılışından son kareye kadar ritmi bozuk bir kalp gibi… Tik, tak, dıttt, tik, tak, dıttt. Arada sanki hemşirelerden birisi hastanın bağlı bulunduğu aletlerin prizini çekiyor. Hasta ölmediği halde bize ölmüş gibi geliyor, arkasından matem tutmaya başlıyoruz. Hemşire Proyas’ın çabalarıyla arada heyecanla atıyorsa da, bir zaman sonra tekrar teklemeye başlıyor, öldü ölecek derken birden adrenalin yüklenip tekrar gümbür gümbür atıyor.
Bu haliyle film aynı Nicolas Cage tarafından canlandırılan John gibi. John, karısını bir sene evvel bir kazada kaybetmiş. Bunun neticesinde dünyadan ve ailesinden elini eteğini çekmiş, çekmiş ama MIT’de astrofizik dersleri vermekten geri durmuyor.
Her neyse, sonuçta hayatında bir anlam eksikliği var, bizim bilmemiz gereken asli konuda bu ama film de aynı benim anlattığım gibi bunu oldukça dolambaçlı olarak anlatıyor. Gereksiz bir sürü ayrıntıya bulanması da cabası. Sonuçta neymiş? Bir anlam eksikliğimiz varmış, kafamız karışıkmış. Öyleyse anlam nerede?

Hayatı anlamlandırmak insanların üzerinde oldukça uğraştığı bir mevzu. Kimisi öylece yaşarken; kimisi felsefe aracılığıyla, kimi din aracılığıyla bir yerlerden anlam yakalama derdinde. “Hayatın anlamını çözmüş” Kehanet’te ise ilginç bir şekilde tam ortalarda bir yerlerde hikâye dine bağlanıyor. Din derken tüm insanları kucaklayan yeni bir tür dünya dininden bahsetmiyorum, bahsettiğimiz şey bildiğimiz Hıristiyanlık.
Bu bağlanış esnasında küçük dilinizi yutabilirsiniz, bu oldukça olağan karşılanması gereken bir durum. Zira nereden geldiği belli olmadığı gibi, nereye gittiği de belli olmuyor. Ucu açık değneği savuran, eşeği vuramayıp, şekerleri uzayın derinliklerine saçan yönetmenimiz ise Gizemli Şehir’in felsefesinin çook ama çok uzağında.
Uzağında ama Dünya’nın Durduğu Gün (Keanu Reeves’li olanı, orijinalinin önünde saygıyla eğilirim ancak) kadar da kötü değil ortaya çıkan şey.

Yiğidi öldürdük ya, şimdi de hakkını veriyorum şaşırmayın yani. Hiçbir şey yoksa yönetmene şapka çıkarttığım en az beş altı tane sekans vardı. Hayal gücünün, görsellikle buluştuğu bu sahneler genele pek bir şey katmıyordu ama yine de oradaydılar. Üstelik merak duygusunu gıdıklayan şeylerin çoğu da yönetmenimiz sayesinde oradaydılar.
Yine de düşünmeden edemiyorum, sonuçta kaos teorisine göre, bunlar tamamıyla şans eseri bir araya gelmiş kareler de olabilir. Hele ki bazı abartı “cgi” kullanımından kaynaklanan görüntü kirliliklerini gördükten sonra böyle düşünmemek elde değil. Ah, pardon ben yiğidin hakkını veriyordum değil mi? Hmm.
Her şey çok farklı olabilirdi. Din sosu arındırılmış, ayakları yere biraz daha sağlam basan bir senaryo, oyuncuların ağırlığı tekrar düşünmek ve hatta baştan seçmek, sonracıma orijinal ismi Knowing (Bilmek) değil de başka bir şey yapmak… Bunca zamandır ilk defa Türkçeleştirilen bir film ismini orijinalinden daha çok sevdim. Sevdim ama yine de filme uygun değil. Kehanet ama neyin kehaneti? Oldukça havada kalan, merakı törpületmekten öteye geçemeyen sıradan bir seçim. Bir saniye yahu, bunları düşünüyorum ama öyle olsaydı böyle olsaydı diyeceksek gidip bir tane remake çekmemiz gerekmez mi? Komik olmayalım, eldeki malzemeyle hazırlanan portakallı, çilekli kekimiz bu. Afiyetle yemek veya çöpe atmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.

Hazır -d-övmeye başlamışken müziklerine de birkaç kelam edelim. Şaşıracaksınız belki ama filmin belirli bir seviyede heyecan, korku, macera pompalayan bölümlerinde birbirinden güzel müzikler var. Marco Beltrami filmde ortalamanın oldukça üzerinde seyreden tek kişisi oluyor böylelikle.

Ortalama demişken! Nicolas Cage! Bir bakıma kendisinin fetişi sayılırım, belki de çok yakında yalnızca sayılırdım diyeceğim. Şöyle söyleyeyim, Nicolas Cage’in filmografisinde yer alan filmlerin çoğunu izlemişimdir. Bu şekilde fetişi olduğum birkaç tane aktör, aktris, yönetmen ve senarist mevcut.  İçinde veya dışında bulundukları filmin yerden yere vurulması mevzu onlar oldu mu, benim için hiçbir anlam ifade etmez. Çekim alanlarına zamanı vaktiyle girmiş olmayagöreyim, bir şekilde oturup izlerim, beğenirim beğenmem orası ayrı ama izlerim onların filmlerini.
Yalnız Cage’i bu sınıflandırmadan çıkarmayı ciddi bir şekilde düşünüyorum. Son üç dört filminde oyunculuğunu öyle bir tek düzeliğe indirmiş vaziyette ki her filmde aynı adamı görüyorum. Artık John, Ben veya Joe’yu görmüyorum, nereye baksam karşımda Cage var sanki! Bu bir oyuncuyu tanımlamak için kullanılabilecek en kötü tabirlerden birisidir muhakkak…
Özellikle bu filmin John karakteri üzerine kurulu olması, bize yüzünün tüm ayrıntılarını görebilmemize olanak sağlayacak kadar Nicolas Cage izleme şansı tanıyor! Sorun şu ki az evvel söylediğim gibi John’u değil Cage’i görüyorum. Bu tekdüzelikten ötürü sonuçtan pek memnun kaldım diyemeyeceğim.
Bunun üstüne yetmezmiş gibi oldukça başarısız bir aktris olarak gördüğüm Rose Byrne’ın o akıl almaz mimikleri eklenince insan delirmenin eşiğine geliyor bazı sahnelerde. Bunlar yaşanırken en çok Lucinda ve Abby karakterlerine hayat veren genç oyuncu Lara Robinson’u beğendim. Kanımca özellikle Lucinda’yı canlandırırken üst seviye bir oyunculuk sergiliyor, Abby karakteri oldukça silik çizildiğinden o kısma dair pek bir fikrimiz yok. Caleb’ı canlandıran filmin diğer genç oyuncusu Chandler Canterbury için kelime harcamak bile israf, berbatın bile altında…

Konu bütünlüğü yok. Hikâye, ikinci yarıda savunmaktan vazgeçtiği “Kaos” teorisini doğrularcasına tam bir keşmekeşe sürükleniyor. Feci bir ritim bozukluğu var. Oyuncuların kimyası uygun değil. Oyunculuklar yerlerde. Yönetim genel olarak iyi ama muhteşem değil. Müzikler filmin en dikkat çekici yanı.
Sonuç ne ola ki? Bu filmde yaşanır mı? Farklı dünyalara girilir mi?

Belki size biraz garip gelecek ama yaşanır ve yaşatılır. Farklı dünyalara hem mecazi hem de gerçek manasıyla girilir. Hollywood biberiyle soslanmış son on beş dakikasındaki beş dakikalık dünya tasviri için bile izlenmesi gerekir. Yaşadığımız dünyanın belki de en güzel, en gotik hallerinden birisini görmek için izlenebilir. En futuristik “varlıklar”’a ilişkin yeni örnekler görmek için izlenebilir.
En önemlisi şu sıralarda izlenebilecek daha iyi bir şey olmadığı için izlenebilir.

İyi seyirler.