Kategoriler
haber

Disney 63 Filminin Vizyon Tarihlerini Açıkladı

Disney’in Fox’ı aldıktan sonra vizyon takvimini nasıl şekillendireceği epey merak edilmişti. Neyse ki Fox’ın satın alışından kısa bir süre sonra Disney tüm alt markalarının, Walt Disney, Pixar, Blue Sky, Fox 2000, Fox Searchlight, 20th Century Fox, Marvel, Lucasfilm, Disney’den çıkarılacak 63 filmin vizyon tarihlerini duyurdu. Listeden evvel göze çarpanları özetlemek gerek: Öncelikle Disney öncesi duyurulan X-Men filmlerinin hiçbiri listede yer almıyor, yani Gambit, Multiple Man gibi pek çok proje öldü. Öte yandan The New Mutants da gene (3. kez) ertelendi. Göze çarpan diğer durumsa Avatar serisinin 2027’de sona erecek olması ve Disney’in 2021’den itibaren bir aralık ayını Avatar‘la geçirirken diğer aralık ayını Star Wars‘la geçirecek olması. Bu arada Aquaman 2 ile Star Wars aynı gün vizyona girecek. Bakalım Warner Bros filminin vizyon tarihini değiştirecek mi, yoksa mücadeleyi göze mi alacak?

Öte yandan Disney’in basına sunduğu vizyon takvimine göre bu yıl Fox’tan 8 film, 2020’de 9 film vizyon şansı bulacakken 2021’de bu sayı 2’ye, 2022’de 0’a (Sıfır!) düşecek. Evet, Disney şimdilik 2021 için sadece 2 Fox filmi düşünüyor. 2023-24-25-26-27’de şimdilik Fox’tan 3 film gözüküyor. Ama 2023 ve sonrası takvimin henüz netleşmediğini, sadece Avatar ve Star Wars filmlerinin tarihlerinin belli olduğunu belirtmek gerek. Yani bu yıllarda daha fazla Fox filmi vizyona çıkarılabilir. Fakat şimdilik 2022 için bir Fox filmi düşünülmüyor. Lafı uzatmayalım. Duyurulan tüm filmler ve tarihler şöyle:

2019 FİLMLERİ:

  • 10 Mayıs – Searchlight – Tolkien
  • 24 Mayıs – Disney – Aladdin
  • 7 Haziran – Fox – Dark Phoenix
  • 21 Haziran – Pixar – Toy Story 4
  • 12 Temmuz – Fox – Stuber
  • 19 Temmuz – Disney – The Lion King
  • 9 Ağustos – Fox 2000 – The Art of Racing in the Rain
  • 23 Ağustos – Searchlight – Ad Astra
  • 20 Eylül – Fox – Ad Astra
  • 4 Ekim – Fox – The Woman in the Window
  • 18 Ekim – Disney – Maleficent: Mistress of Evil
  • 15 Kasım – Fox – Ford v. Ferrari
  • 22 Kasım – Disney – Frozen 2
  • 20 Aralık – Lucasfilm – Star Wars: The Rise of Skywalker
  • 25 Aralık – Fox – Spies in Disguise

2020 FİLMLERİ:

  • 10 Ocak – Fox – Underwater
  • 14 Şubat – Fox – Kingsman
  • 21 Şubat – Fox – Call of the Wild
  • 6 Mart – Pixar – Onward
  • 27 Mart – Disney – Mulan
  • 3 Nisan – Fox – The New Mutants
  • 1 Mayıs – Marvel – Marvel Filmi
  • 29 Mayıs – Disney – Artemis Fowl
  • 19 Haziran – Pixar – İsimsiz Pixar Animasyonu
  • 3 Temmuz – Fox – Free Guy
  • 17 Temmuz – Fox – Bob’s Burgers
  • 24 Temmuz  – Disney – Jungle Cruise
  • 14 Ağustos – Disney – One and Only Ivan
  • 9 Ekim – Fox – Death on the Nile
  • 6 Kasım – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 6 Kasım – Fox – Ron’s Gone Wrong
  • 25 Kasım – Disney – İsimsiz Disney Animasyonu
  • 18 Aralık – Fox – West Side Story
  • 23 Aralık – Disney – Cruella

2021 FİLMLERİ:

  • 12 Şubat – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 5 Mart – Fox – Nimona
  • 12 Mart – Disney – Live Action Filmi
  • 7 Mayıs – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 28 Mayıs – Disney – Live Action Filmi
  • 18 Haziran – Pixar – Animasyon Filmi
  • 9 Temmuz – Disney – Indiana Jones 5
  • 30 Temmuz – Disney – Live Action Filmi
  • 8 Ekim – Disney – Live Action Filmi
  • 5 Kasım – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 24 Kasım – Disney – Animasyon
  • 17 Aralık – Fox – Avatar 2

2021 FİLMLERİ:

  • 18 Şubat – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 18 Mart – Pixar – Animasyon
  • 6 Mayıs – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 27 Mayıs – Disney – Live Action Filmi
  • 17 Haziran – Pixar – Animasyon
  • 8 Temmuz – Disney – Live Action Filmi
  • 29 Temmuz – Marvel – İsimsiz Marvel Filmi
  • 7 Ekim – Disney – Live Action Filmi
  • 4 Kasım – Live Action Filmi
  • 23 Kasım – Disney – Animasyon
  • 16 Aralık – Lucasfilm – Star Wars

2023 – 24 – 25 – 26 – 27 FİLMLERİ:

  • 17 Şubat 2023 – Disney – Live Action Filmi
  • 22 Aralık 2023 – Fox – Avatar 3
  • 20 Aralık 2024 – Disney – Star Wars
  • 19 Aralık 2025 – Fox – Avatar 4
  • 18 Aralık 2026 – Disney – Star Wars
  • 17 Aralık 2027 – Fox – Avatar 5

Kategorize edersek: Avatar serisi Aralık 2021, 2023, 2025 ve 2027’de, Star Wars üçlemesi Aralık 2022, 2024 ve 2026’da vizyona girecek. Marvel’ın 4. faz filmleri ise 1 Mayıs ve 6 Kasım 2020, 12 Şubat – 7 Mayıs – 5 Kasım 2021, 18 Şubat – 6 Mayıs – 29 Temmuz 2022’de vizyona çıkarılacak.

Kategoriler
haber

Avatar, Teknolojiye Yine Yenilikler Getirecek

Avatar’ın ilk bölümü sadece sinematik teknolojilerde değil, birçok alanda yenilikleri beraberinde getirmiş, James Cameron dehasıyla birçok sorunu çözmeyi başarmıştı. Serinin yeni bölümlerinde de bizleri teknolojik yenilikler bekliyor. Şu ana kadar açıklanan ve ipucu verilenler bile heyecan verici.

-Avatar 2 ve 3’ün büyük bölümünün su altında geçecek olması, bu konudaki kamera tekniklerinin yeniden ele alınmasına neden oldu. Cameron sorunu ve çözümünü “Sualtı çekimlerinde en ciddi sorun, aslında su damlacıklarından oluşan milyonlarca küçük aynanın içinden görüntü almaya çalışmanız. Işığı yansıtıp, bükebiliyorlar. Su ile havanın arasındaki tabaka da bu yüzden tam bir ayna görevi görüyor. Suyun altında çekim yapıp üstüne VFX uygulamak bu yüzden olanaksız gibiydi. Ama hayal gücümüzü ve teknolojik yenilikleri kullanarak bu sorunu çözdük” sözleriyle anlattı.

-Avatar filmlerde set ışıklandırmalarında da yenilikler getirecek gibi duruyor. Cameron bu konuda da iddialı… Tüm sinema dünyasında daha küçük, taşınabilir ve etkili ışıklandırmaların devri gelebilir. Yakın plan yüz mimiklerini yakalayan ve VFX ortamına aktaran kameralarda da yenilikler bizi bekliyor.

-Ekip saniyedeki kare sayısı üzerindeki tartışmalarına da devam ediyor. 120 fps’ye kadar çıkma olanağı var. Ancak burada dağıtım ve projeksiyon da ciddi bir sorun ve ideal fps’i (frame per second) bulmak için çalışmalar sürüyor.

Kategoriler
seçki

Disney’in Fox’ı Alışıyla Sahip Olduğu Dizi ve Filmler

Hollywood’un en büyük olaylarından birisi, Disney‘in 103 yaşındaki Fox stüdyosunun TV ve sinema bölümlerini satın alması. Bu anlaşma Disney’i Hollywood’un en büyük stüdyosu yapmakla kalmıyor, Disney’e onlarca film ve dizi arşivini de kazandırıyor. Ben de bunları listelemek istedim. Şurada anlaşmanın ayrıntılarını, şuradaysa artıları, eksileri ve endişeleri dile getirmiştim. Endişe demişken… Disney’in CEO’su Bob Iger bugün yaptığı açıklamada Deadpool için daha fazla devam filmi istediğini, serinin R reytingli kalabileceğini söylediğini belirteyim. Umarım Iger sözünde durup Fox’ın daha çok yetişkinler için çektirmek istediği projelerini Disney’in politikasına uygun hale getirmez. En azından Deadpool serisi R reytingli olmaya devam edecek gibi görünüyor. Lafı uzatmayayım. Anlaşmayla Disney’in sahip olduğu dizi ve filmlerden bazıları, ayrıca son durumları şunlar (stüdyonun yaşının 103 olduğunu, bu yüzden bir asırdır yaptıkları tüm filmleri listelemenin mümkün olmadığını belirteyim):

Filmler:

  • Alien/Prometheus Serileri: Az kazandıran Covenant‘tan sonra Ridley Scott 3. filmi de çekeceğini açıklamıştı. Bakalım yeni patron Disney, Scott’ın 3. filmini onaylayacak mı, yoksa seriyi başarısız addedip yeniden çevrim yolunu mu tutacak?
  • Avatar Serisi: James Cameron’ın senaristliğini, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlendiği Avatar serisinin şu sıralar 2. ve 3. filmleri aynı anda çekiliyor. Beklenen hasılat elde edilirse 4. ve 5. filmler de çekilecek -tabii Disney serinin çok pahalı olduğuna karar verip serinin fişini çekmezse-. 2. film Aralık 2020‘de vizyona girecek.
  • Die Hard Serisi: Bruce Willis’li Die Hard serisinin son filmi 2013’te vizyona girmişti. Birkaç yıldır yeni film hazırlanıyor. Film, MacLane’in gençliğine odaklanacak. Disney’in anlaşmayla sahip olduğu diğer eski serilerse Home Alone ve Night at the Museum.
  • Ice Age: Disney, Fox’ın animasyon bölümü olan Blue Sky‘ın da sahibi oldu. Blue Sky’ın en popüler serisiyse Ice Age. 6 milyar dolar kazandırdı bu seri. Serinin yeni filmle devam edip etmeyeceği açıklanmamıştı.
  • X-Men Evreni: Deadpool, New Mutants, Dark Phoenix, hazırlık aşamasındaki X-Force ve Gambit filmleri ve pek tabii bu evrenden çıkan eski filmler… Hepsi Disney’in oldu. 2019’da vizyona girecek X-Men filmlerinden sonra evren, MCU’ya uyumlu hale getirilebilir, yani evrene sil baştan başlanabilir. FOX’ın yayınladığı The Gifted dizisinin, FX dizisi Legion‘ın yeni sezonları hazırlanıyor. Disney’in Fantastic Four‘u da aldığını belirteyim. Fox çocuklara yönelik bir F4 filmi hazırlıyordu ama iptal olacaktır.
  • Kingsman Serisi: İkinci filmle dönen Kingsman serisinin üçüncü filmi çekilecek. Hatta Kingsman evreni dahi planlanıyor. Ayrıntıları şurada yazmıştım.
  • Planet of the Apes Serisi: Bu seri de Disney’in oldu. Matt Reeves üçüncü filmle Caeser’ın öyküsünü tamamladı ama Fox 4. filmi de düşündüğünü açıklamıştı. Henüz 4. film onaylanmadı.
  • Predator Serisi: Serinin ilk filmi 1987’de vizyona girmişti. Shane Black’in yönettiği yeni film eylülde vizyona girecek.
  • Maze Runner Üçlemesi: Seri bu yıl vizyona giren üçüncü filmle sona erdi.

Diziler:

  • American Horror Story: Dizinin en son 7. sezonu yayınlanmıştı. Anlaşma öncesinde 8. ve 9. sezonlar da onaylanmıştı.
  • American Crime Story: Versace’nin suikastını konu alan 2. sezonu yayınlandı. ABD’deki Katrina Kasırgası’nı konu alan 3. sezonu bu yıl çekilecek.
  • Atlanta: Donald Glover’ın başrolünü üstlendiği komedi dizisi Atlanta‘nın 3. sezonu yakında yazılacak. Dizi 2019’da dönecek.
  • The Simpsons: Tarihin en uzun süren sit-com dizisi The Simpsons da Disney’in oldu. Ama Disney’in politikasına pek uygun bir yapım değil. Bakalım Disney bu animasyona neler yapacak.
  • The X-Files: FOX’ın bazen uzun, bazen kısa aralar vererek devam ettirdiği bu dizi 11. sezonuyla sona erdi. FOX devam ettirmek isterse Gillian Anderson olmadan devam ettirmesi gerekecek, zira aktris diziye dönmeyeceğini belirtmişti.
  • Empire: FOX kanalının en sevilen dizilerinden olan Empire yeni sezonuyla dönecek.
  • Family Guy: 1999’dan beri devam eden, 300 bölüme dayanan animasyon dizisi Family Guy‘ın 16. sezonu yayınlandı.
  • Homeland: Showtime’ın Emmy ödüllü dizisi Homeland 2019’da 8. sezonuyla dönecek.
  • Modern Family: ABC’nin komedi dizisi Modern Family 2019’da 10. sezonuyla dönecek.
Kategoriler
haber

Avatar Serisinin Vizyon Tarihleri Açıklandı

James Cameron ilk Avatar filmini hazırlıklarına on yıl boyunca devam etmiş, iki yılda filmi gösterime hazır hale getirmişti. Dolayısıyla ikinci filmin bir türlü çekilememesi, vizyon tarihinin sürekli ertelenmesi pek şaşırtıcı değil. Önce Avatar 2’yi Aralık 2018’de izleyeceğimiz açıklanmıştı. Ama daha sonra Cameron filmin 2018’e yetişmeyeceğini belirterek filmi bekleyenleri gene üzmüştü. Bugün serinin vizyon tarihleri açıklandı. Serinin çekimlerine -gene çekimler ertelenmezse- bu yaz başlanacak ve 2018’in baharına kadar çekimler devam edecek. İlk filmin oyuncu kadrosu korunacak. Kadroya kimlerin dahil olacağı şimdilik belli değil. Serinin vizyon tarihleriyse şöyle;

  • Avatar 2: 18 Aralık 2020
  • Avatar 3: 17 Aralık 2021
  • Avatar 4: 20 Aralık 2024
  • Avatar 5: 19 Aralık 2025
Kategoriler
haber

Avatar 2’nin Çekim Tarihi Açıklandı

2009’da vizyona girip hasılat rekorlarını kıran Avatar‘ın devam filminin 2016’nın sonbaharında çekilmesi planlanıyordu. James Cameron bütün seriyi arka arkaya çekeceğini açıklamıştı. Ama işler planlandığı gibi gitmedi, çekimlere 2016’da başlanamadı. Avatar 2‘nin vizyon tarihi Star Wars yüzünden 2017’den Aralık 2018’e ertelendi. Bu arada hemen belirtelim ki Disney, Han Solo filmini Mayıs 2018’den çekip Aralık 2018’de, yani Avatar 2‘yle aynı zamanda vizyona sokmayı düşünüyor. Cameron mücadeleden kaçamayacak gibi görünüyor. Cameron son röportajında sadece ikinci filme değil, dört filme de eşit olarak odaklandığını, dört filmin de yapımına eşit bir şekilde devam edildiğini, Avatar 5‘in senaryosunu kısa bir süre önce tamamladıklarını, çekimlere ise Ağustos 2017‘de başlanacağını söyledi. Filmlerin vizyon tarihleri şöyle:

  • Avatar 2, 21 Aralık 2018
  • Avatar 3, Aralık 2020
  • Avatar 4, Aralık 2022
  • Avatar 5, Aralık 2023
Kategoriler
haber

James Cameron, Avatar Serisiyle İlgili Bir Açıklama Yaptı

Üç değil, dört Avatar filminin senaryolarıyla meşgul olan James Cameron seriyle ilgili açıklama yaptı. Cameron Avatar serisinin aile odaklı olacağını, Jake, Neytiri ve çocuklarını anlatacağını söyledi. Tabii ki Na’vilerin insanlarla mücadelesi ilk filmde olduğu gibi çekilecek dört filmde de işlenecek. Cameron’ın eski açıklamalarına göre ikinci filmden itibaren Pandora’nın farklı mekânlarına yer verilecek. Cameron, Avatar 2‘yi 2017’nin baharında çekmeyi planlıyor. Tüm filmleri arka arkaya çekme planıysa iptal olmuş gibi görünüyor. Öte yandan ilk filmin oyuncu kadrosu serinin tamamında korunacak ama halen ikinci filmin kadrosuna kimlerin dahil edileceği açıklanmadı. Filmlerin vizyon tarihleriyse şöyle: Aralık 2018, Aralık 2020, Aralık 2022 ve Aralık 2023.

Kategoriler
haber

James Cameron: Avatar’ı Abarttım 4 Film Daha Çıktı

İlk Avatar’ın üzerinden 7 yıl geçti ve o günlerde yaşanan büyük heyecan unutulmaya yüz tuttu. Teknolojiler artık her filmde kullanılan klasik teknikler haline geldi.

Herkes James Cameron’dan yeni bir Avatar bekliyor haliyle… Hatta Disney gelecek yıl açacağı “Pandora–The World of Avatar”ın parkının hazırlıklarını tamamlamak üzere… Gelecek filmler hakkında değişen planlarla ilgili haberler gelmeye devam ederken Cameron’dan yine kafa karıştıran bir açıklama geldi:

“Avatar bir üçleme olarak düşünüldü. Planlar buna göre yapıldı. Ancak yazarlarımla senaryoları bitirdikten sonra oturup baktık ki, elimizde toplam 4 bölümlük daha malzeme var. Stüdyolar önce “Daha çok para kazanacağız” diye mutlu oldu. Ama aynı zamanda daha fazla para harcayacaklarını anlayınca moralleri de bozuldu. Şimdi senaryoyu kırpalım mı, yoksa aynı şekilde mi tutalım tartışması sürüyor.”

Henüz hazırlıkları hakkında ciddi haberleri gelmeyen Avatar 2’nin 2018’de gösterime girmesi planlanıyor.

Kategoriler
haber

James Cameron, Avatar’ın Çekimleri Hakkında Konuştu

“Titanic”ten sonra 2009’a dek “Avatar”ı hazırlayan James Cameron 2009’dan beridir de serinin diğer filmleriyle meşgul durumda. Cameron bu süre zarfında dört devam filminin senaryosunu ekibiyle birlikte kaleme aldı, Pandora evrenini ve karakterleri tasarladı. Hazırlıklar bitmek üzere. Yönetmen yakında çekimlere başlamayı planlıyor.

İlk planlara göre devam filmleri arka arkaya çekilecekti ama bu plan değişti. Cameron bir gün dördüncü filmden, başka bir gün ise ikinci filmden bir sahne çekeceğini söyledi. Yani dört film karışık bir şekilde çekilecek. Çekimlerin ne zaman tamamlanacağı bilinmiyor. Ama ikinci film Aralık 2018’e yetişecek.

Cameron, Star Wars hakkında da konuştu. Yönetmen, Star Wars: Episode VIII ile mücadele etmek istemediğini, Disney’in de kendisiyle mücadele etmemesini umduğunu söyledi. Böylelikle Avatar 2’nin neden bir yıl ertelendiği de netleşmiş oldu.

Kategoriler
haber

Luc Besson: Bütün Yönetmenler James Cameron’a Teşekkür Etmeli

Fransız yönetmen Luc Besson bu hafta katıldığı Comic Con’da yeni bilim-kurgu filmi “Valerian” ile ilgili bilgiler verdi. Besson filminin hazırlıklarına “Avatar” gösterime girmeden önce başladığını, fakat filmi izlediğinde kaleme aldığı “Valerian” senaryosunu beğenmeyip çöpe attığını belirtti. Besson, “Avatar”ın yönetmeni James Cameron’ı da epey övdü: “Cameron’ın ‘Avatar’ evreni çok üst düzeyde. Bu filmi gördükten sonra filmime baştan başlamanın daha doğru olacağını düşündüm. Bence bütün yönetmenler Cameron’a teşekkür etmeli. Çünkü beş yılda bir ortaya çıkıyor ve çektiği filmle çıtayı yükseltiyor. Bizler de daha iyisi için uğraşıyoruz.”
luc_besson
“Valerian” şu sıralar ABD’de de piyasaya sürülen aynı adlı çizgi-romandan uyarlanacak. Film bilim-kurgu türünde olacak ve bir aşk öyküsü de anlatacak. Film iyilerle kötülerin mücadelesine de odaklanılacak. Yaratıklı, uzay gemili bir bilim-kurgu filmi olacak. Filmin evreni dokuz ay boyunca dört sanatçı tarafından tasarlanmış. “Paradan ve çekimlerden konuşmuyoruz. Sadece o evreni yaratmaya çalışıyoruz,” diyor Besson.  Bütçesi ise epey büyük: 180 milyon dolar! Filmin başrolleri Cannes Film Festivali devam ederken açıklanmıştı. Dane DeHaan filme adını veren Valerian’a, modelliği bırakıp oyunculuğa geçen Cara Delevingne ise Laureline’e hayat verecekler. Besson, Delevingne için “Henüz yeni bir oyuncu ama çok hızlı öğreniyor,” diyor. Delevigne beş saatlik test çekimlerinden sonra rolü kapmış. Besson yeni filminin çekimlerine ocak ayında başlayacak. Altı ay sürecek çekimler haziranda noktalanacak. Filmi 2017 yazında izleyeceğiz.

Kategoriler
haber

Avatar Serisi Hakkında Son Bilgiler

2009 yılında gösterime girdikten sonra bütün rekorları kırıp tarihin en fazla hasılat elde eden filmi olan “Avatar”ın devam filmi dört senedir bekleniyor. Görselliği ve üç boyutu dışında başka da bir yeniliği olmayan “Avatar”ın ikinci filmi aradan dört sene geçmesine rağmen hala merakla bekleniyor. Ne yazık ki “Avatar” hayranları biraz daha sabredecekler.AVatar

Filmin yapımcısı, senaristi, yönetmeni (kısaca başrol dışında her şeyi) olan James Cameron, Peter Jackson’ın memleketi Yeni Zelanda’da serinin senaryoları üzerinde bir senedir çalışmalarını yürütmekte. Dört senedir bir senaryo yazamayan Cameron senaryoyu yazamayacağını anlayınca kendisine yardımcı olması için bir kaç senaristle görüşmelere başladı. Steven Spielberg’in en kötü filmlerinden “War of the Worlds”ü, Brian De Palma’nın en kötü filmlerinden “Black Dahlia”yı ve “Terminator” dizisini kaleme alan Josh Friedman; “Jurrasic Park IV” filmini kaleme alan Rick Jaffa ile Amanda Silver; “Fantastic Voyage”ın yeniden çevriminin senaristliğini üstlenen Shane Salerno, Cameron’a Avatar’ın tüm bölümlerinde yardımcı olacaklar. Bu dev senarist grubunun desteklerinden sonra senaryo tamamlanabilirse serinin ikinci ve üçüncü filmlerinin çekimlerine gelecek sene başlanacak. İlk filmde rol alan Sam Worthington, Zoe Saldana ve Sigourney Weaver serinin diğer filmlerinde de rol alacaklar. Filmle ilgili gelen diğer bilgiyse gösterim zamanıyla ilgili. Tıpkı Hobbit filmleri gibi Avatar serisi de aralık aylarında gösterilecek. “Avatar 2” Aralık 2016’da, “Avatar 3” Aralık 2017’de ve serinin son filmi “Avatar 4” Aralık 2018’de gösterime girecek.

Kategoriler
haber

Battle Angel ve Avatar 4 Çekilecek

James Cameron geçtiğimiz aylarda Avatar filmleri dışında film çekmeyeceğini ve artık başka filmlerin yapımcılığını üstlenmeyeceğini açıklamıştı. Kariyerine başladığı günden 11 Oscar’lı Titanic’i çektiği yıla kadar ki dönemde Cameron sıkça film çekti. Yönetmen Titanic’ten sonra Avatar için sinemaya uzunca bir ara vermişti.

Şimdi de aynı uzun arayı diğer Avatarlar için vermiş durumda. Cameron şu sıralar Avatar 2 ve Avatar 3’ün senaryoları ile meşgul. Bu filmleri arka arkaya çekeceğini ve filmlerin birer yıl arayla gösterime gireceğini daha önce açıklamıştı. Ama Avatar hayranlarını üzen bir açıklama da yapmıştı: Avatar 2 2016’dan önce gösterime giremeyecek. Bugün bizzat Cameron’ın cephesinden hayranları sevindirecek bir açıklama daha geldi. O açıklama hem Avatar 4, hem de Battle Angel ile alakalı. Cameron Avatar 4’ün bir “prequel” olabileceğini söyledi. Yani Avatar üçleme haline geldikten sonra yönetmen dördüncü filmle ilk filmde anlattığı hikayenin öncesini anlatacak. Battle Angel’a gelirsek. Yönetmen geçen sene Avatar serisinden ötürü Battle Angel’ı çekemeyeceğini söylemişti. Ama bugün gelen bir haberde yönetmenin Battle Angel’ı iki Avatar filminden sonra, yani 2017’de çekmeyi planladığı belirtiliyor. Ama bizzat yapımcı Jon Landau bütün enerjilerini yeni Avatarlara harcadıklarını ve şu an Battle Angel ile uğraşmadıklarını açıkladı. Battle Angel, Yukito Kishiro’nun aynı adlı çizgi-dizisinin Amerikan uyarlaması olacak. Cameron bu filmi de bambaşka bir teknolojiyle çekmenin peşinde. Filmin konusu ise şöyle:

Doktor Ido çok başarılı bir cyborg doktorudur. Akşamüzeri, Gökyüzü (Tiphares) şehrinden gelen cyborg parçalarının toplandığı bir çöplükte yedek parça ararken, çok az da olsa yaşam belirtisi gösteren bir cyborg başı bulur. Büyük bir beceri ve çaba sonucunda muhteşem bir vücut oluşturmayı başarır. Dr. Ido, Galyy ismini verdiği cyborg’a kendi kızı gibi davranmaktadır. Dr. Ido, Galyy’ den sakladığı gizli bir iş yapmak için gecenin bir vakti dışarı çıkar. Ancak er ya da geç Galyy, Dr. Ido’ nun bir ödül avcısı olduğunu öğrenecek ve kendi isteği ile O da bu işe başlayacaktır.

Kategoriler
haber

James Cameron’ın Gözü “Tekrar” Cebimizde: Titanic 3D

Titanic diye bir film çekti, paraya para demedi. Uzun bir aradan sonra Avatar diye bir film çekti, bu kez Titanic’le kazandığından daha fazlasını kazandı. Cameron, Avatar 2 ile tekrar en çok kazanan yönetmen olmadan önce Titanic’in 3D versiyonuyla parsayı toplamanın peşinde. Diğer bir ifadeyle Cameron, Avatar’dan sonra gözünü tekrar cebimize dikti.

Titanic 3D gelecek ay tüm dünyada vizyona girecek. Filmin galası 27 Mart tarihinde Amerikan saatiyle 5:00’da Londra’daki Royal Albert Hall’da gerçekleştirilecek. Galaya katılamayacaklar aşağıdaki linkten galayı canlı bir şekilde izleyebilecekler. Ayrıca bir diğer linkte filmin vizyona gireceği ülkeleri ve tarihleri görmek mümkün.

http://www.live.titanicredcarpet.com/

http://www.titanicmovie.com/international/index.php

Kategoriler
haber

Sinemada 2,5D Devri: Post-Conversion!

Geride bıraktığımız sene içerisinde sevdiğimiz birçok filmi 3D izleme şansı yakaladık. James Cameron sağolsun, Avatar’dan sonra bütün dünya gibi ülkemizde de üç boyutlu filmler seyirciyi sinema salonlarına çekmeyi başarıyor. Fakat bu aralar herkesin farkettiği bir durum mevcut. “Bazen o devasa gözlükleri takarak izlediğimiz her film gerçek 3D tadı vermiyor.” dediğinizi duyar gibiyim.

Haydi o zaman hep beraber konuya açıklık getirelim, ne, nedir öğrenelim. Dünya üzerinde üç boyutlu sinema teknolojisini tam anlamıyla bilen yönetmen sayısı gerçekten çok az. Bu yönetmenler de belirli periyodlarda üretimde bulunduğu için izlediğimiz her film bir Avatar yada bir Hugo kalitesinde olmuyor. İşte burada devreye günümüzün gözde teknolojisi olan, Hollywood ağzı ile, ‘post-conversion’ giriyor.

Peki bu post-conversion nedir? Ne işe yarar? Bize bir faydası var mı? Post-conversion, normal tarza (2D) çekilen filmlerin, bilumum efektler ve programlar kullanılarak, katmanlarına ayırılması sonucunda, alışık olduğumuz çekimlerin 3D’ye çevrilme işlemidir. Sinemaseverler, bazen 3D olarak izlediği filmlerde göze batan noktalar bulurlar ve genelde “film iyiydi ama üç boyutunu sevmedim” şeklinde ufak bir sitem ile geçiştirirler bu durumu. 2D filmlerin post-conversion ile 3D’ye çevrilmesi yeni bir durum değil. Fakat bazı projeler gerek zaman, gerek maliyet engeline takıldığı için bu işlem düzgün gerçekleşemiyor ve karşımıza 2.5D olarak adlandırabileceğimiz yapımlar çıkıyor.

Stereo kamera kullanımının oldukça detay ve tecrübe istediği ve çekim sonrası 3D efektlerin verilmesi işlemi için kiralanan stereografikerlerin milyonlarca dolar talep etmesi sektörü bu tip bir arayışa iten asıl sebep olsa gerek.

2010 ve 2011 yılı içerisinde izlediğimiz Captain America:The First Avenger, Thor, Immortals, Transformers: Dark of the Moon, Alice in Wonderland, Clash of the Titans gibi filmler gerek kısmi gerek bütün olarak yukarıda bahsettiğimiz sebeplerden dolayı post conversion işlemine maruz kaldı. Önümüzdeki sene vizyona girecek olan ve gişe filmleri olması beklenen Star Trek 2, The Avengers, Thor 2, Wrath of the Titans, Men in Black III gibi filmler de çoğunlukla 2D çekilecek ve yine bilgisayar başına oturmuş ufak bir ekip tarafından post-convert edilerek bizlere 3D formatında sunulacak. Bunları göz önünde bulundurarak artık hepimiz daha uyanık seyirci kıvamına ulaşmış buluyoruz. Haydi sinemaya..

Kategoriler
seçki

İçinden Rüya Geçen Birkaç Film ve Inception

inception-totem.jpg

Rüya ve onun beraberinde çağrıştırdığı her türlü bilinçaltı olgu öteden beri sinemaya konu olageldi. Bunlardan ilk hatırladığım 2000 yılı yapımı The Cell. Bir seri katilin komaya girmesi üzerine daha önce kaçırdığı bir kız çocuğunun yerini bulmak amacıyla seri katilin zihnine giren bir psikiyatriktin gerçeküstü ve gerilimli hikâyesini anlatıyordu The Cell. Adı geçen filmde dengesiz bir katilin bilinçaltı son derece düşsel sahnelerle oldukça başarılı anlatılıyordu. Ama sanırım o filmin sorunu bir insanın bilinçaltına girme ve orada seyahat yapmanın mantığı üzerinde pek durulmamış olmasıydı. Her ne kadar bilinçaltı başarılı anlatılmış olsa da bilinçten bilinçaltına doğru yapılan yolculuğun mantığının yeterince vurgulanmamış olması filmin en belirgin eksikliklerindendi.

Bu konuda gerçek çıkışı yapan ve hala aşılamayan film Matrix oldu. Gündeliğin dışında sistemin insanı kontrol edemediği boyuta Morpheus’un da yardımıyla ulaşan Neo Matrix ile ulaştığı yeni gerçeklik boyutu arasındaki yolculukları ensesindeki girişe takılan bir bağlantıyla yapıyordu. Ama bu öylesine bir yolculuktu ki Matrix’e bu yolla giren kişi eğer kendini bir şekilde aşarsa Matrix in kendine özgü tüm işleyiş prensibi aşabiliyordu. Daha filmin başında seyircinin birden kendini nelerin döndüğünü anlyamadığı bir hikâyenin ortasında bulan girişi, Trinity’nin havada asılı kalan ve bir anda üç boyutlu yaklaşık yüz seksen derecelik bir dönüşle verilen görüntüsü, sonra yine Neo’nun kurşunlardan kaçarkenki üç boyutlu sahne çekimi sinema tarihine geçti. Matrix de gerçeklikten sıyrılıp hayatın gerçeğinin ötesinde ondan farklı ve ondan daha üstün, bağımsız bir dünyaya yapılan yolculuktan bahsederken aslında bir bakıma düşsel bir yolculuğu anlatıyordu. Bunu yaparken de aslında bu yolcuğun felsefesini, hayata karşı koymanın, onu aşmanın onun ötesine geçmenin, onun gerçekliğini sorgulamanın ve en sonunda özgür olmanın erdeminden bahsediyor ve bu meselelere dair onlarca alt metni gözler önüne seriyordu. Tabi bunu son derece şık ve dahi görkemli sinema efektleriyle donatılmış zekice tasarlanmış sahnelerle yapıyordu. Matrix’in sorguladığı “gerçek” kavramı sanallığın tartışıldığı ve internetin insanların yaşamlarına biraz daha hâkim olduğu bir dönemde o kadar güncel bir konuydu ki film kendini aşıp bir felsefi öğreti haline geldi. Hakkında kitaplar, uzun makaleler yazıldı. Matrix te kurulan düş gerçek dünyada oldukça konuşuldu. Belki de ilk defa Matrix sinemada yepyeni bir kapıyı aralamıştı. Gerçeğini bilinen bütün özelliklerinin yeniden tartışıldığı ve tanımlandığı bir çağda artık gerçekler kadar önemli olan bir başka gerçeklik de düşlerdi. Sonuçta düşün çoğu zaman belli bir mantığı yokken orada anlatılan hiçbir hikâye de mantıksız olamazdı. Yeter ki siz ilgiye ve dikkate layık düşlerin hikâyelerini anlatmayı başarın…

eternal-sunshine-of-the-spotless-mind.jpg

Matrix’ten sonra 2004’te bir başka düş filmi olan Eternal Sunshine of the Spotless Mind sessiz sedasız girdi gösterime. Birbirinden ayrılan ama birbirini unutamayan bir çiftin hüzünlü aşk hikâyesiydi Sil Baştan. Birbirlerini unutmak için tıbbın son teknoloji ürünü zihindeki geçmişi silme yöntemlerinin yararlanmaya çalışan çift, zihinlerinde birbirlerine ait olan geçmişleri sildirip bir yandan da o zihnin anılarında dolaşırlarken aslında birbirlerini unutmak istendiklerini anlıyorlar ama uyku halinde oldukları için anı silme işini durduramıyorlardı. Ardından da kendi zihinlerinin içinde kendi geçmişlerine sahip çıkmaya çalışıyorlardı. Sil baştan sinema tarihinin en özgün aşk hikâyelerinden biri ve hatta ilkiydi. Sevginin düşselliğini bizi biz yapan geçmişin değerini ve o geçmişin çoğu zaman onlar bizim zihnimizdeyken ve biz onlardan habersiz yaşıyormuş gibi yapsak da bilincimizi yaşamımızı kendimizle olan barışıklığımızı ve hatta varlığımızı ne kadar çok etkilediğini biçimlendirdiğini, geçmişin iyiliği ve kötülüğüyle ne kadar da değerli bir şey olduğunu vurguluyordu. Eninde sonunda tüm aşk hikâyeleri gibi hüzünlüydü ve Sil Baştan işte aşka dair bu hüznün nedenin veya kaynağını bulmuştu: anılar. Bulmakla da kalmamış onu düşsel bir hikâyeyle anlatmış ve izleyiciyi de bu düşe inandırmıştı.

avatar.jpg

Düş temasına fantastik ve görkemli bir gönderme yapan onu sinemasal bir malzeme olarak kullanan başka bir film de James Cameron’ın Avatar’ı oldu. Pandora adlı gezegene, gezegenin yerlileri olan Na’viler ile iletişime geçmek, onların yaşamlarını öğrenmek için gönderilen tekerlekli sandalyeye mahkûm bir askerin laboratuar ortamında kendisi için üretilmiş bir Na’vi bedeninde yeniden var olmasını ve bu bedene girmek için bir çeşit uykuya dalmasını anlatıyordu Avatar. Düş bu defa efektler ve renklerle yaratılmış son derece zengin bir âlemdi. Filmin kahramanının uyku halindeyken ki düşü kendini bir başkasının yerine koyma bir başkası olarak var olma şansı veriyordu Jack Sully’e. Yaklaşık iki buçuk saatlik destansı film olan Avatar, başkası olmanın, hayata onun gibi bakmanın, onu küçümsememenin en önemlisi de onu anlamanın hayati önemini vurgularken bunu Dünya’da geçen bir hikâyeyle değil de ondan çok çok uzakta, en azından bir düş kadar uzakta, bir mekânda anlatıyordu. Avatar insanların ve toplumların birbirlerini birkaç klişe kelimeyle, tanımladığı ve tarafların her geçen gün biraz daha keskinleştiği bu yüzyılda kişinin kendisini karşısındakinin yerine koymasının düşüydü.

memento.jpg

Avatar’ın üzerinden daha bir yıl geçmeden bir başka başarılı yönetmen Christopher Nolan’ın, hayatımın filmi, diye adlandırdığı yapıtı İnception girdi gösterime. Sinema anlayışı itibariyle insan zihninin, kişioğlunun yine kendisini aldatan tuhaf oyunlarını anlatmaya meyyal olan Nolan’ın filmlerini ilginç kılan en temel şey, yönetmenin söz konusu temaya paralel sinemasal anlatımlar geliştirmesi hatta neredeyse her filmini birer bulmacaya dönüştürüp izleyiciye bu şekilde sunmasıydı. Bunlardan en ilginci ve bence en iyisi Memento’ydu. Karısının bir cinayete kurban veren ve yaşadığı olaydan sonra şoka giren Leonard Shelby bir amnezi hastası olmuştu. Uzak geçmişini hatırlayan Shelby yakın geçmişini sürekli unutuyor on dakika önce tanıştığı bir kimseyi ya da yaşadığı bir olayı hatırlayamıyordu. Bu yüzden sürekli etrafındakilerin fotoğraflarını çeken notlar alan hatta bu notları vücuduna dövme olarak kazıyan bu arızalı kahraman karısının katilinin peşindeydi. Konusu böylesine ilginç olan hikâyede daha da tuhaf olan şey yönetmenin filmi sondan başa doğru bizzat filmin kahramanının gözünden anlatmasıydı. Durum böyle olunca Memento başlı başına bir muammaya dönüşüyordu. Benzer bir konuya İnsomnia’da da değindi Nolan. Yazları altı ay gündüzün yaşandığı Alaska’da geçen hikâyede bir cinayetle uğraşan, bir yandan da uykusuzluğuyla baş etmeye çalışan ve uykusuzluğun yok ettiği gerçekliği yeniden algılamaya gayret eden mağdur polis Will Dormer’in enteresan hikâyesiydi Insomnia.

insomnia-nolan.jpg

Bundan önce sinemaya getirdiği farklı bakış açıları ve içi seyirciyi peşinden sürükleyen sorularla dolu olan filmler çektiği için bir sonraki filmi de elbette büyük bir merakla bekleniyordu. Beklentiler öylesine yüksekti ki film daha gösterime girmeden efsane olmuştu. Nolan bu son filminde de zihnin belirsizliklerine doğru karmaşık bir yolculuğa çıkarıyordu seyirciyi. Ona iç içe geçmiş rüyalara doğru çekerken kendi kavuzluğunda fazla da kaybolmasına izin vermeden kendi hikâyesini anlatıyordu. Daha en başta telaşlı bir filmdi İnception. Anlatacağı çok şey vardı pek fazla zamanı yoktu. Belki de ilk amacı seyircisine mümkün olduğu kadar çok rüya göstermekti ama rüyaların niceliği arttıkça nitelikleri azalıyordu. Nolan’ın İnception’daki en büyük eksikliği “rüya” denilen mefhumu daha en başta kontrol altına almaya çalışmasıydı. Yönetmen kendi yeteneklerini göstermek konusunda o kadar hevesli hatta bencildi ki filmdeki kahramanların olası hayal dünyalarını bilinçlerini ya da bilinçaltlarını elinin tersiyle bir kenara itip kendi sinemasının, sinema dilinin maharetlerini gözler önüne sermeye çalıştı. Sözgelimi filmde ortalık rüyadan geçilmezken ilginç olan nedeyse hiçbirinin bir sahibinin olmamasıydı. Herkes rüyaların içinde oradan oraya koşturup rüyalar arasında fink atarken rüyalardaki, Cobb hariç ki onun da rüyalarında da bir türlü öldüremediği karasından başka bir şey yoktu, hiç kimsenin bilinçaltı, korkusu, kâbusları sevinci ve hatta fantezisi yoktu. Nolan’ın hikâyesinde geçen rüyalar gereğinden fazla hizaya sokulmuştu. Hatta Nolan, suyun içinde bir görünüp bir kaybolan ama neredeyse hiçbir zaman ellerimizle yakalayamayacağımız bir balığa benzeyen rüyaları filminde tıkır tıkır işleyen bir bulmacanın çözülmeye çalışıldığı mekânı olmaktan ibaret kılmıştı. İşte bu yüzden Inception’da bütün rüyalar güdüktü. Seyirciye gösterilenlerin rüya olduğunu fark ettirmek için katlanan şehirler, yıkılan gökdelenler, paradoks merdivenler yetmiyordu. Bunun için daha fazlası gerekiyordu çünkü İnception’ın en çok ıskaladığı nokta rüyaların en temelde oldukça kişisel şeyler olduğuydu. Bu filmde, filmin kahramanı Dom Cobb’un rüyalarına dair çok belirgin çözümleyici ya da derinlik kazandırılışmış bir bakış yoktu. Neredeyse film boyunca herkes bir adamın ne olduğu ya da neyden olduğu hiçbir zaman belirginleştirilememiş hayallerinin ya da rüyalarının peşindeydi. Ve tüm gürültü patırtının arasında her şey gereğinden fazla toza dumana bulanıyordu. Böyle olunca da film kendisine bir türlü bir mesele edinemiyordu. Ya da eğer böyle bir meselesi varsa film içinde bunu anlatacak bir açık alan yaratmakta zorlanıyordu. Sahi, diyordum bir seyirci olarak Nolan neden böyle bir hikâye anlatma gereği duydu? Neydi aslında anlatmak istediği? Kendi geçmişiyle bir türlü ödeşemeyen Domm Cobb’un ibretlik hayatı mıydı anlatılmak istenen? Yoksa insanoğlu gibi bir varlığın artık gerçek dünyaya sığdıramadığı savaşlarının, açgözlülüğünün, hırısının ve o muhteşem zekâsının rüyalara doğru taşması mıydı? Yoksa bunların dışında benim de anlayamadığım başka bir sorun muydu anlatılmak istenen? Inception’ı havada bırakan bir başka eksikliği de buydu sanırım. Ne anlatacağına bir türlü karar verememişti.

inception-ruya.jpg

Eğer Inception, Christopher Nolan gibi “zeki” ve yetenekli bir yönetmen tarafından çekilmiş eğlencelik bir beyin jimnastiği mahiyetinde bir film olarak kabul edilecekse sorun yok. Ama söylemeden edemeyeceğim şey de böylesi bir filmi Hollywood’da ortalama kariyeri olan herhangi bir yönetmen de çekebilirdi; Hans Zimmer’in temaya cuk oturmuş film müziğini saymazsak. Bir Cristopher Nolan hayranı olarak benim için Inception yönetmenin sinematografisinde bir düş kırıklığı olarak yer alacak ne yazık ki…

Kategoriler
izlenim

Avatar: Ya Onlardan Ya Bizdensin

Konuk Yazar: Cem Süer

avatar-14.jpg

Çocukluğunu 90’lı yıllarda geçiren benim neslim için James Cameron adı çok fazla şey ifade ediyor. Terminator 2’yle kurduğu cyborg’lar ve çocuklar arasındaki bağı kimse bozamaz. Hatta gerçekten makineler dünyayı ele geçirse bile, robotlara hep bir sempatiyle bakacağız.

Gözümüzde hep, John’u kollayan ve ölüme giderken bile baş parmağıyla her şey yolunda işareti yapan babacan T-800 olarak kalacaklar. Abyss ile bize su altı dünyasının gizemlerini keşfettiren yönetmen, Titanic’le de romantiklik taktikleri vermişti. James Cameron’ın çok oturmuş bir tarzı var, filmlerinde bulacağınız çok ufak ama insanı kendine çeken detaylar var. Mesela, kim Terminator 2’deki, yere düşen ve üstüne basılan gülden gelen kırt sesini unutabilir ki? Ya da Aliens’daki, en gergin sahnede kendi kendine gıcırdayan kapılar.

Yönetmenin filmlerinde ayrıca standart olarak, şirketlere ve Amerikan kültürüne de hafiften bir eleştiri bulunur. Titanic’te bile filmin iyi çocuğu fakir, gururlu ve halktan biriyken, kötü karakter zengin, parasıyla her şeyi halletmeye çalışan bir iş adamıydı. Erkeksi kadınlar, maçoluğun zirvesinde ukala askerler, hep bunlar Cameron sinemasında gördüğümüz detaylardır. Büyük bir iddiayla ortaya çıkan, Avatar’da tüm bu ayrıntıları tekrar görebiliyoruz.

Öncellikle sinema tarihini değiştirecek film sıfatı ne yazık ki yapımın başını da yakacak gibi duruyor. Evet gerçekten 3D bazında ve efektlerin detayında köklü değişimler var, ama bunu ancak, grafikerler ve animasyonla uğraşanlar çok daha iyi anlayabilir. Sıradan sinema izleyicisi için, özellikle sinemaya sadece bu tarz sükse yapan filmler için giden kişiler, grafik farkını anlayamayacaktır. Ne yazık ki Avatar, böyle bir iddianın altında ezilecek. İnsanlar, bu sıfat yüzünden olağan üstü beklentilerle yapımı izlemeye gidiyorlar. Özellikle Türk seyircisi gibi zor beğenen bir izleyici türü için sinemaya verdiği paranın değeri çok fazladır. Sonuçta, hayatını değiştiren bir film göremeyen izleyici bu filmi yerden yere vuracak. Yönetmenin zamanında, aynı eleştirilerle yerden yere vurulmuş ama şimdi klasik olmuş filmleriyle karşılaştıracak, senaryosunu eleştirecek hatta bilmediği grafik kalitesine dil uzatacak. Tüm bu negatif yorumlar için insanları suçlayamayız, çünkü doğada bulunan etki ve tepki kuralları gereği bazı seyirciler böyle davranacaktır. Oysa, James Cameron’u zaten seviyoruz, bu tarz iddialarda bulunmadan çok sıradan bir filmle bile karşımıza gelse izleyici olarak yine de bağrımıza basacaktık. Avatar’ın ‘sinema tarihini değiştiren film’ başlığına ihtiyacı yoktu, bu tarz pop corn muhabbetleri iki üç ayda unutulacak filmler için yapılır…

avatar-11.jpg

Bildiğimiz senaryo farklı görsellik

Ben şahsen, Avatar’ı beğenen seyircilerden biriyim. Ancak yapımın beni büyülemiş olması bazı eksi yanlarını da tarafsız şekilde yansıtmayacağım anlamına gelmiyor. Hemen herkes senaryodaki, klişe yanlardan bahsediyor. Aslında bu klişeliğin kendisi, ‘tarih tekerrürden ibarettir’ sözüyle ilgili. Kızılderili eleştirisi ve Pocahontas durumu hemen herkesin dilinde olan bir gerçek. Ancak Na’vi ırkındaki hemen herkesin Afrika kökenli kişiler tarafından konuşulması, bu Kızılderili bağlantısını biraz garip bir noktaya sokuyor. Aslında Cameron’ın vermek istediği mesaj, Hindistan, Afrika, ve Amerika’da bulunan binlerce yıllık evrimde doğal yaşama ayak uydurmuş, teknoloji yerine dünyanın kendisini kullanan toplumlara örnek vermek.

Sadece kızılderililer değil, Afrika’daki ve Hindistan’daki yerli halk da sömürgeleştirilirken, bu tarz eziyetlere maruz kaldı. Aslında yönetmen burada, hafiften tarihsel bir eleştiride bulunuyor. Ama bunu senaryodan çok görsellikle eleştirmeyi seçmiş. Diğer ön planda olan etmen ise, Cameron’ın çok sevdiği kurtarıcı ve Mesih edebiyatı. İnsanlığın modern kurtarıcılara olan özlemi ve ihtiyacı yönetmenin sinemasında çok vurgulanan bir özelliktir.

Avatar’da, John Connor’dan çok Dune’dan esinlenmeler görüyoruz. Frank Herbert’ın ünlü edebi serisinde, Paul Atreides soylu ailesinin yönetimine geçtiği için hiç görmediği çöl gezegeni olan Dune’a gider. Burada Fremen adlı yerli, bilgili ve vahşi bir ırk yaşamaktadır.

Çeşitli olaylar sonucu, Paul Atreides, Fremen’lerin arasına karışır. Kabilenin resinin kızı Chani’ye aşık olur, bu erkeksi kızla evlenir. Onların adetlerini öğrenir, çölde hayatta kalmak için eğitim alır. Sonuçta Fremen’lerin kurtarıcısı Muad’dip haline gelir. Dış dünyadan gelen bu adam, Dune’un yerli halkını örgütleyip onlara özgürlüklerini kazandırır. Arrakis yani Dune aynı Pandora gibi, çok değerli bir hammaddeye sahiptir. Na’vi ırkı, kuş benzeri yaratıklara binip savaşırken, Fremen’ler ise dev solucanları araç haline getirip çatışmalara girerler.

Filmdeki bu olayları gerek tarihin tozlu sayfalarında ya da çeşitli fantastik eserlerde gördük. Avatar’daki müthiş görsellik ve epik yapı bize günlük hayatımızı anlatsa bile, büyülenip kalacağız.

Modern adam doğaya karşı

Filmin adı, bu yaz sinemaya aktarılacak olan Avatar: The Last Airbender adlı çizgi filmle bolca karıştırılıyor. Bu isim benzerliği o kadar sorun oldu ki, Shyamalan kendi filminin adını değiştirip sadece The Last Airbender yaptı. Ancak hala sinemada bilet alırken, acaba bu o çizgi film Avatar mı diye konuşan insanları görüyoruz. Filmin adındaki kelime esprisini anlamak için Avatar’ın anlamına bakmak lazım. Mitolojik olayları ve dini ritüelleri es geçersek, basit dille Avatar, Hinduizm’den gelme bir kelime. Anlamı ise, bir tanrının insan haline büründüğü zaman kullandığı beden… İnternet dilinde de çok kullandığımız bu kavram, filmde Na’vi ırkına benzeyen, gelişmiş, uzaktan kontrol edilen bedenlere hitap edilmiş. Geçtiğimiz yaz Terminator 4’deki performansıyla Christian Bale’i bile arka planda bırakan Sam Worthington (Jack Sully) bu filmin başyıldızı. Onun gözünden Pandora’ya gelip bir daha da oradan gitmek istemiyoruz. Jack Sully aslında sakat bir adam, kaderin cilvesiyle ikiz kardeşi için yapılmış Avatar’ı o kullanmak zorunda. Jack Sully bu hikayede bir insanın özgürlüğü arayışını ve savaşçıların içindeki barış aşkını yansıtıyor. Karakterin içindeki çelişki ve verdiği kararlar, ait olma duygusunu yansıtmış. Bir toplumdan dışlanan Jack özünü çok farklı bir grupta buluyor.

avatar-12.jpg

Worthington’un filmde iki performansı var. Birincisi, pek de etkileyici olmayan maço asker olarak karşımıza çıkıyor. Diğeri ise, sinema tarihinin değişmesinde katkısı bulunan CGI efektlerle süslü Avatar rolünde gösterdiği performans. Daha önce Gollum ve Yoda’yla CGI karakterlerin, aslında sinemanın geleceği olabileceğini görmüştük. Avatar’da bu olay çok daha detaylı hareketlerle devam etmiş. Mesela, Na’vi karakterler, gerçek hayvan gibi konuşurken bir anda kulakları oynuyor, ya da bakışları sertleşiyor. Bu detaylar filmde, o kadar doğal ve sakince sunulmuş ki, ne Gollum’daki gibi olaya şaşırıyoruz ne de Yoda’nın teknolojisine tanık olduğumuz zamanki gibi büyük bir heyecana kapılıyoruz. James Cameron, detaycılığını fazlasıyla doğal yansıtmış, izleyici için bu tarz detaylar çok basit ve sıradan duruyor.
Filmin esas teması olan silah ve teknoloji gücüne güvenen modern adamla, doğa anayla bir olmuş ve tüm bir gezegeni bütünlük içinde gören, en vahşi hayvanları bile bağrına basan Na’vi ırkının çatışmasını, hem diyaloglarla hem de Jack Sully’ın çelişkilerinde görebiliyoruz. Jack başlarda küçümsediği ve hatta yok olmaları için çalıştığı bu ırkta, hem aşkı hem de gerçek doğasını buluyor. İnsan karakterlere göz atacak olursak eğer, aç gözlü bir patron, maçoluğun dibine vurmuş komutan, sadece emir alan beyinsiz askerler, askerlerden hoşlanmayan bilim adamları. Bu üç grubun da amacı farklı: Şirket, gezegende bulunan değerli bir madeni ele geçirmek için Pandora’yı yönetmek istiyor. Askerler ise, vahşi Na’vi ırkını yenip, silahlarının ve egolarının güçlerini herkese göstermek istiyor. Bilim adamları ise, gezegeni ve doğayı korumak tavır koyup yeni şeyler öğrenmek istiyorlar. Tüm bu üç grubun arasında kalmış Jack karakteri ise, sadece bir yere ait olmak için herkesin istediğini belirli oranda kabul ediyor. Sonuçta, filmdeki tüm olayları başlatan senaryo ağı da bu şekilde oluşmuş oluyor.

Üçüncü boyuta hoş geldiniz

Avatar bir yanda gerçek insanların bulunduğu bir savaş filmi öteki yüzünde ise büyüleyici fantastik bir dünyanın bulunduğu bir başyapıt. Jack Sully’in Na’vi ve insanlar arasında gidip geldiği sahnelerde, hem görsel şölene bürünmüş Pandora dünyasını görüyoruz hem de sıradan insanların günlük yaşamlarına tanık oluyoruz. İşte yönetmenin tarzı ve gücü burada ortaya çıkıyor. Çünkü bir süre sonra, o kadar büyüleyici ve ilginç olaylarla karşılaşıyoruz ki, tıpkı Jack gibi bizde insanların sıkıcı dünyasına daha az dönmek istiyoruz. Bir yanda, sürekli kusur arayan, emir veren bağıran çağıran yöneticilerin olduğu sıradan dünya, öteki yanda ise, her şeyle barışık yaşayan, onuru için savaşan ve kendi içlerine kabul ettikleri kişileri kardeş ilan ede Na’vi ırkı. Özel ilgi gereği, bir çok üç boyutlu film ve oyunla haşır neşir oldum. Ancak Avatar kadar başarılı ve içine çeken bir yapım daha önce görmemiştim. Diğer yapımlarda, üç boyutlu görüntünün amacı sadece seyirciyi şaşırtmakken, bu filmde Cameron sizi o dünyada yaşıyormuşsunuz hissini vermiş. Bazı sahneler o kadar gerçekçi yansıtılmış ki, salondaki insanlara baktığımda istemsiz şekilde ellerini kaldırdıklarını gördüm. Avatar sinema tarihini değiştirecek derken, bunu konusu, efektleri ve diğer elementlerle yapmayacağını söylemeyi unutmuşlardı. İşte bu üçüncü boyut özellikle IMAX’te gerçekten farklı bir dünyaya gittiğiniz hissini veriyor. Tarihe yön veren yeni teknik ise, seyirciyi güvenli koltuklarında bırakmak yerine, tehlikenin içine sokup filmin içindeki bir karakter gibi hissettirmesi. James Cameron bu amaç uğruna ne yazık ki, sinema dilindeki birçok etkenden vazgeçmiş gibi duruyor. Öncellikli, Terminator’deki gibi sağlam bir arka plan hikayesi bu filmde ne yazık ki bulunmuyor. Ortada çok pahalı bir madenin muhabbeti geçiyor, bu ürün o kadar değerli ki, insanlar aç gözlülükle koskoca bir ırkı ortadan kaldıracak hale gelmiş. Peki, bu maden dünyada ne iş için kullanılıyor? Dune’da insanları birbirine kırdıran Baharat adlı ürün, uzay gemilerinden yemeğe kadar kullanılan bir hammaddeydi. Ancak burada bu metalin sadece değerli olduğunu anlıyoruz. İkincisi dünyanın, hali sadece repliklerde geçiyor. Yine Terminator’deki gibi ufak sahnelerle dahi olsa, artık hiç bitki örtüsü kalmamış dünyayı görmemiz gerekirdi. Belki bu detay DVD’deki kesilmiş sahnelere saklanmıştır.

avatar-13.jpg

Avatar’da James Cameron’ın hiçbir filminde görmediğimiz kadar fantastik bir yapıyla karşılaşıyoruz. Diğer yapımlarında her sahnesini tek tek planlayan ve detaycılıkla, mantıklı açıklamalar sunan bir yönetmen vardı. Aynı zamanda, açıklayamadığı konular fazla kurcalanmasın diye, Cameron biraz otoriter bir yapıda sergiliyordu. Kyle Reese geçmişe dönmeseydi, John Connor nasıl olacaktı sorusunun cevabını alamadığımız gibi, filmde geçen sert repliklerle olayı kurcalamaya bile çekiniyoruz. Ancak Avatar’da, yönetmen tanrılar ve mistik olaylarla birçok şeyi açıklamış. Bu kötü bir şey mi? Tabii ki değil, ancak James Cameron seven, kadere inanmayan ve bilimi her şeyden önce tutan bazı seyirciler bu olayı hiç sevmeyeceklerdir.  Yine de yönetmeni, biraz kendi tarzının ötesine çıktığı için idam etmek yersiz olacaktır.
Aşk hikayesi, konusun bakarsak bu cephede yeni bir olay yok. Neytiri karakteri, biraz Sarah Connor, biraz da Rose karışımı savaşçı, vahşi ve güzel bir bayan. Sigourney Weaver’ın filmde olması sadece yüzümüzü gülümseten hoş bir sürpriz. Biraz konuk oyuncu tadında, rolünün gerektirdiğinin de üstünde bir performansla, Weaver rolünü oynuyor seyirciye gözünü kırpıyor ve perdeden çıkıp gidiyor. Ancak, Avatar projesini başlatan, Dr. Grace Augustine’in doğa ve Na’vi halkına olan sevgisini unutmak biraz zor. Giovanni Ribisi, sinir bozucu patron olarak sempatik yüzünden beklenmeyen bir oyunculuk sergilemiş.

Repliklere göz atacak olursak, belki bir Terminator, Aliens ve Titanic’deki kadar vurucu değiller. Ancak kesinlikle başarılı ve iğneleyici eleştirilere sahip… Jack’in video günlüklerindeki, paranoyası, arayışı ve gel-gitleri sizi filme daha da bağlayacak. Bu kadar yapay efektlerin ön planda olduğu bir filmden, beklemediğimiz kadar duygusallık görüyoruz. Yine bir Terminator ve Titanic duygusallığı yok ama bu sefer doğanın ön planda olduğu bir hüzünle karşı karşıyayız. Aslında Cameron’ın felsefesini anlamak istemeyenler için, bu hüzün çok yapay ve gereksiz gelecektir. Gerçekten yaşayan bir bitki örtüsü, evlerini kaybetmiş bir topluluk gibi elementler, günümüz tüketim insanı için biraz fazla boş geliyor. Çünkü zaten bu tarz detayları önemsemediğimiz için tüketiyoruz. Müzikler, yine Titanic ve Terminator’deki kadar ön planda değil. Daha çok Disney filmlerinde gördüğümüz, sahneyi tamamlayıcı melodiler kulağımıza çalınıyor. Yönetmenin diğer yapımlarındaki gibi, yıllarca dilimize yapışacak melodiler olmasa da Avatar’ın film müzikleri de başarılı ve gerçekten Soundtrack arşivinize girecek birkaç melodi bu yapımda mevcut.

Uzun lafın kısası, Cameron biraz yumuşak şekilde olsa da, kendi tarzından beklenen her şeyi bu filme dökmüş. Sinema tarihi için sundukları, tüm şu popülerlik tartışmaları bittikten sonra daha profesyonelce eleştirilecektir. Ancak Avatar kesinlikle üç boyutlu izlemeniz gereken bir film. Yapımı çok beğenmiş biri olarak, üzülerek söylüyorum ki, üç boyutlu gözlükleri çıkarttığınız zaman, yapıttın etkileyiciliğinin yüzde 50’si gidecektir. Daha önce CGI efektlerle ve stop motion tekniğiyle neler yapılabileceğini meslektaşlarına kanıtlayan James Cameron, bu sefer üç boyut teknolojisinin doğru kullanıldığında, aile ve komedi filmleri dışına da taşınabileceğini herkese ispatlamaya çalışmış. Avatar, eğer konsept çalışması kadar, detaylı hazırlanmış görsel efektlerine kaptırırsanız sizi neredeyse 3 saat boyunca başka dünyalara götürecek bir film. Ama eğer siz, ben bu dünyada kalırım, repliklere bakarım, senaryoya kafayı takarım tarzı bir düşünce benimserseniz, Cameron’un afyonu ve büyüsü sizi etkileyemeyecektir. Salona girmeden önce, tüm ön yargılarınızı ve etkiye tepki isteklerinizi boş verin, aklınızı boşaltın ve James Cameron’un hayal gücüne bir şans verin.

Son söz olarak başlıkta yazdığım gibi, senaryonun ana teması aslında filminde kaderini belirlemiş. Ya onlardansın filmi eleştirirsin, ya da bizdensin bu işten zevk alırsın…

Kategoriler
izlenim

Avatar: 3-D’ne Bandım

avatar-1.jpg

Yazımızı bu kadar kötü bir laf esprisiyle açmamızın nedeni, düzeyi çok düşük olan bu esprinin belki de ilk kez tam yerini bulmasından kaynaklanıyor. Hatta kötü esprinin yarattığı etkiyi bir de türküyü hatırlatarak sürdürelim dilerseniz:

Manda yuva yapmış söğüt dalına,
Yavrusunu sinek kapmış, gördün mü?
Amanini Yandım…
Amanini, Amanini, Amanini Yandım…
Bedava mı sandın,
Para verip aldım!!!
Tiridine tiridine tiridine bandım!

Hangi yöreden olduğunu kestiremediğimiz bu güzide türkümüz, hiçbir anlamı, derinliği olmamasına rağmen, yazan ozanın büyük hayal gücü sayesinde belki de yüzyıllardır yaşamını sürdürüyor. “Hadi bakalım, şimdi bu türküyü Avatar’a nasıl bağlayacak?” diye sormaya başladıysanız yanıtını hemen vereyim. Avatar bir yana, yıllardır izlediğim her 3-D animasyonda, türküyü dinlerken yaşadığım hissi yaşıyorum:

Hepsi büyük bir hayal gücünün eseri belki ama anlam ve derinlik bulamıyorum.

Bu kadar filme toptan sallamak, hepsini aynı kefeye koymak tabi ki zor iş, altında kalıverir insan bu iddianın… Cümlenin ardından, hemen empati yaparak ve anlam ve derinlik eksikliğinin nedenlerini çok iyi anladığımı da söyleyerek, kendimi kurtarayım.

3-D animasyonlar şu anda bir film yapmanın en yavaş yolu olarak göze çarpıyorlar. “Live Action” yani bildiğimiz kamerayla çekilen filmler post-prodüksiyon dahil 2-3 ayda bitecek duruma geldi. Aynı 2-3 ay bir 3-D animasyonda hikayeyi anlatan storyboard’ların çizimine bile yetmiyor. İzlediğiniz her 3-D animasyon, en az 4-5 yıllık bir hazırlık sürecinin eseri.

Bir 3-D animasyon senaristi, bilgisayarının başına oturup, senaryoyu yazmaya başladığında birçok kısıtlamayla karşı karşıya kalıyor. İlk olarak, yazdığı eserin en az 3-4 yıl sonra vizyona gireceğini bilmeli. Yani senaryoya koyacağı gündeme bağlı her konu, film vizyona girdiğinde güncelliğini çoktan kaybetmiş olacak. İzlediğiniz her 3-D animasyonun zamanın ruhundan çok az izler taşıması bu yüzden.

Sevgili senaristimiz ayrıca bilmeli ki, yazdığı senaryoda revizyon şansı hemen hemen hiç yok. Yönetmenler normal filmler çekerken, sette bile senaryoyu değiştirebilirken, 3-D’de bu tür revizyonlar filmin 4-5 yılı bulan hazırlık sürecine 5-6 ay daha eklenmesi demek. Bu yüzden olabildiğince suya-sabuna dokunmayan konular yazmalı. Ya da başarısı daha önce kanıtlanmış hikaye kalıplarının üzerinden yürümeli.

James Cameron, her ne kadar büyük bir finansal güce ve dünyanın en iyi ekiplerinden birine sahip olsa da, bu kurallardan uzak değil. Avatar’ın konseptinin 1997’de yazıldığı ve üzerinde çok az değişiklik yapıldığı söyleniyor. Bu 12 yılda 11 Eylül, ABD’nin Irak işgali ve dünyayı kökünden değiştiren birçok olay yaşandığı için insanların senaryoyu çok derin bulmamaları normal. Ve hatta birebir esinlenme olmadığı sürece Avatar’ın hikayesinin, daha önce denenmiş ve oscar’ları toplamış Dances with Wolves ve Little Big Man’e benzemesi de çok şaşılacak bir durum değil. 12 yıl ve 500 milyon dolar harcanan bir filmin batmamak için daha önce başarılı olmuş bir konu ve senaryo yapısı üzerinden yürümesi normal bulunmalı. Cameron’ın 200 milyon dolar harcayıp, 2 milyar dolar kazandığı Titanic’te de filme gidenlerin hepsi, sonunda geminin batacağını zaten biliyordu. James Cameron’ın diğerlerinden farkının elindeki malzemeyi başka hiçbir yönetmenin gösteremeyeceği şekilde önünüze sermek olduğunu bilmeniz gerekiyor.

Kısacası rahat olun ve görsel şölenin keyfini çıkarın demekten başka yapılabilecek bir şey zaten yok. Zaten Cameron, “Senaryo bu kadar mı sıradan olur, suya sabuna dokunmaz” diyenlere, türküyü bilseydi eminim şu nakaratla yanıt verirdi.

Tiridine tiridine tiridine bandım,
BEDAVA MI SANDIN, PARA VERİP ALDIM…

Kategoriler
izlenim

Avatar: Üçboyutlu Klişeler

avatarjamescameron.jpg

Sinemanın boyuttan ziyade katmana ihtiyacı olduğunu düşünsem de, Avatar uzunca bir süredir beni yüksek dozda heyecanlandırıyordu. Fragmanı zaten filmin başını – kıçını vererek dikkatlerimizi teknolojisine ve yarattığı dünyaya çeviriyordu. Ben de tav olan güruha dahil olmuş şekilde, film gösterime girer girmez seyretmek için üç boyutlu dünyamdan üç saat ayırarak üç boyutlu Avatar’a gittim.Filmin daha onuncu dakikasına gelmeden üçüncü bir boyutun sinemaya nasıl bir derinlik getirdiğini sorgulamaya başlamıştım. Gördüğüm derinlik hissi bende fazla bir karşılık bulamadı. Bunun anlatıma ya da büyülü fener olgusuna nasıl hizmet edeceği konusu ise şahsımda ancak huzursuz bir yanıt bulabildi. Kararımı verdim: ben iki-boyutlu ve geri-kafalı bir sinefildim. Onuncu dakika sonrasında kendimi alışıldık James Cameron dünyasına bırakmaya çalıştım. Zaten hiçbir James Cameron filmi yoktur ki, kendini bırakan seyircisini alıp sürüklemesin. Ben de salondaki herkes kadar sürüklendim Pandora kıyılarına.

Seyirlik ve rengarenk bir üç saat sonrasında “bu filmi muhakkak IMAX, 3D seyredin” yaygaralarını hatırladım. Aynı filmi iki boyutlu seyretseydim benim için ne değişirdi? Sinemada devrim olarak lanse edilen Avatar hangi devrimin habercisiydi? Pek çoğunun aksine benim hissettiğim bir devrimden ziyade bir savaştı: korsana karşı açılan bir savaş!

Gölge aleminin fenomenleri Karagöz’le Hacivat, güldürüklü temaşalarını üç boyutlu yapsalardı daha mı fazla gülerdik? Ya da Picasso, fenomen tablosu Guernica’yı üç boyutlu yapabilseydi, bizi daha mı derinden etkilerdi? Estetik anlamda bizi biraz daha içine çekiyor oluşu ya da görsel derinliği daha gerçekçi verebiliyor oluşu o kadar da anlamlı değil. Zira gerçeklik algımız iki boyutlu filmde olduğundan daha derin bir yanılgıya girmiyor. Kısacası bu filmle birlikte 3D olgusunun sadece korsana karşı açılmış bir savaş olduğu önyargım daha da sabitleşti.

Avatar hakkında yazılmış her yazı gibi üçüncü boyutta bu kadar takıldıktan sonra filmin ikinci boyutuna, yani filmin kendisine gelelim. Hikayeden bahsetmeden önce James Cameron’ın hayalgücü ve titizliğine saygıda kusur etmediğimizden emin olmak için Pandora alemindeki övgüye değer yaratılardan bahsedelim. Saç kuyruğundaki organik-usb bağlantılar gerçekten çok etkileyiciydi. Pandora’nın hayvanatları ise büyük bir titizlikle yaratılmış; izleyicide en ufak bir tereddüt yaratmıyordu. Koca bir network olan ve her şeyin birliğinden dem vuran Ruhlar ağacı (Na’vicede Utral Aymokriyä) ise filmin bir diğer takdire şayan noktasıydı. Modern dünyanın rasyonel aleminden, Na’vi alemine geçişte Jake’le birlikte tanıştığımız olguların hemen hepsi detaylı ve özenliydi. Fakat hikayenin akışı aynı özeni taşıyamıyordu.

Şahsen Hollywood sinemasına karşı değilim. Bilakis güzel filmler çıktığında da – ki son yıllarda şaşırtıcı sayıda çıkıyor – afiyetle seyrederim. Fakat aynı hikayeyi tekrar tekrar seyretmekten sıkılıyorum; elimde değil. Tamam, alsın film bizi götürsün; iki saat hiçbir şey düşünmeyelim. Sevdiği masalı her gece dinlemek isteyen çocuklara saygı, sevgi ve şevkatle yaklaşsam da, uyutulmak için aynı masalı dinlemeye ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Üç boyutlu olan Avatar’ın anlatım dili de üç boyutlu olsa belki böyle yergiyle bahsetmezdim. İki boyutlu klişeyi üç boyutlu çekince klişe klişeliğinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Pocahontas’tan çok da farklı evrilemeyen hikayede, Jake’in O’nların arasına başta artniyetle girmesi; sonra onları tanıdıkça O tarafa yaklaşması; o dünyanın oryantalist bir söylemle daha güzel olduğunu farketmesi; Neytiri’ye aşık olması ve bu aşkın karşılık bulması; savaş başladığında Neytiri’nin “You knew it!” yani “Bunun olacağını biliyordun!” diye haykırması ve Jake’e küsmesi… gerçekten, daha sayabilirim. Ama saymak yerine buradan James Cameron’a seslenmeyi tercih ediyorum: Ey koca James Cameron! Yönetmen olmuşsun ama adam olamamışsın.

Yok, bu biraz ağır oldu. Şöyle diyelim: Terminatör’e can veren Cameron, dramatik kurgu denince finalde albayla Jake’i birebir dövüştürmeyi mi anlıyorsun?
Yazıyı daha fazla kişiselleştirmeden toparlamaya çalışayım. Seyirlik ve rengarenk bir film olduğunu kabul ettiğim; üçüncü boyutuyla pek ilgilenmediğim; yıllardır tanıdığımız bir senaryoyla karşımıza çıkan Avatar, gişede de beklenilen rekorları kıramadığı için ben de üzerine daha fazla varmıyorum. Seyredenlerin sevincine iştirak edemesem de, seyretmeyenlerin de gitmelerinde bir sakınca görmüyorum.

Kategoriler
izlenim

Avatar: Algısal Patlama!

avatar-james-cameron-film-2009.jpg

Filmin gösterimi başlamadan yalnızca birkaç dakika önce salona girebildim. Elimde karnımı doyurmayacak bir gözlük, uykusuzluğumu unutturmayacak bir koltuğa yerleştim. Koşturarak girdiğim salondaki kalabalığı görünce “çok canlar yanacak” diye düşündüm. Çok geçmeden film başladı, bunu çok net hatırlıyorum. Film başlayıp ara verene değin (120 dk) hareket bile etmedim sanırım. Nefes almış olsam gerek ki yaşıyordum. Diğer hiçbir şeyden emin değilim zira kendimi kaybetmiştim. Salonun ışıkları yanarken, sebebini bilmediğim bir şekilde gözlerimden yaşlar aheste bir şekilde akıyor, kalbim küçük bir kuş misali huysuzluk yapıp yuvasını beğenmiyordu. Kendimi bulmam için bir kahve ve on dakika yeterli olmadı. Duygular kalbimi ele geçirmiş, fikirler beynimde fink atar olmuş, görüntüler gözlerimi kör etmişti.

Rüyaların en kötü yanı, bir süre sonra bitecek olmalarıdır!

Zihnim bulanık bir şekilde ikinci bölümü izlemeye başladım. Film bitip kamera Pandora toprakları üzerinde bir geziye çıktığında uçtuğumu hissedebiliyordum. Belki bedenim oturmakta olduğum koltukta kalmıştı ama gördüğüm kesinlikle bir hayal değildi… her halükarda uyanmam gerekiyordu. Yüreğimin ve zihnimin bir bölümünü salonda bırakarak dışarı çıktım. Dışarıda hava buz gibiydi ama içimi üşütenin hava olmadığını biliyorum. Olmam gerektiğini düşündüğüm yerde olmadığım için ve ruhumun bir bölümü başka bir galakside bambaşka bir dünyada bıraktığım için üşüyordum. Kısa nefeslerle sokakta yürürken hâlâ bulutların üzerindeydim.

Şekerleme kabında başka neler var?

Avatar gerçekten böyle garip bir film. Senaryo bakımından bilmediğimiz çok bir şey yok. Çoktandır yapılanın dışında akıl karıştırıcı, daha doğrusu zihni girdaplarda sürükleyecek türden numaraları yok. Bilindik, her izlediğimizde sevebileceğimiz bir öyküyü alıp farklı bir evrene taşıyor yalnızca. Çok katmanlı olmayan karakterleri iyi analiz etmiyor. Bunların hepsi doğru ama gerek de duymuyor. Bu bakımdan Terminatör serisi ile Titanik arasında bir yerlerde durduğunu belirtmek gerek. Kahramanımız ve diğer tüm karakterler çok boyutluluktan bihaber vaziyette. Karakterlerin çok bilindik olmasını kullanıp, kamerayı da buna göre yerleştirerek seyirciyi olayın içine dâhil etme olayı bir yerden sonra tüm olayı kurtarmamaya başlıyor.

Motivasyonları daha güçlü insanlarla, kendilerine has kültürleri bize yabancı olup bizim merakla izleyebileceğimiz Na’vi ırkını görmeyi beklerken, tüm bunların üstünden uçup gidiyoruz. Karakterler ve onların öyküleri konusunda Terminatör’dekinden ziyade Titanik’deki yol tercih edilmiş. Bu Avatar adına oldukça büyük bir handikap. Sinemaya adımımı atarken çok canların yanacağını düşünürken, böyle bir şey olmasından korkuyordum.

avatar-2009-film-inceleme.jpg

Muhteşem bir tatlının kaymağı yoksa ne olmuş?

Her halükarda bu saydıklarımdan filmin “boş” olduğu yönünde bir anlam çıkartılmamalı. Zira alt katmanlarda, unuttuğumuz ve farkında olmadığımız şeylere de değiniyor. Bunların içimizdeki derinliklerde bir şekilde zaten biliyoruz. Çoğunu görmek istemiyoruz, kafamızı diğer tarafa çeviriyoruz belki de… Avatar bize bunları gözümüzün içine bakarak gösteriyor. Görüp yine derinliklere gömmek veya onlardan bir şeyler çıkartmak sadece bize bağlı. Oradan sonra Avatar’ın yapabileceği bir şey yok. Genelimizin -ben de dâhil- bir şekilde bunları gömeceğini de biliyor ama onun için bu sorun değil. Anlatmış olmak kâfi geliyor. Olduğundan fazla değer biçecek değilim, felsefi bir düzlemde yer alan şeyler değil bunlar. Daha ziyade filmde bolca vurgu yapılan “güçlü” kalple alâkalı şeyler.

Film hakkında “didaktiğin mesel kolu” diyenler çıkacaktır. Öyle olmadığını söyleyemem fakat yalnızca bundan ibaret olduğunu söylemek de acımasızca olur. Avatar’ın yola çıkışının sebepleri farklı fazlarda düşünülmeli. James Cameron fantastik bir hikâye anlatmak isterken, bunu şimdiye kadar yapılmadık biçimlerde yaparak sinemanın gidişatına yön vermek istiyordu. Bu açıdan bakıldığında amacına ulaşmış olduğunu gördüm. Herhangi bir sınıra bağlı kalmaksızın, tamamen hayal gücüne dayalı bir film oluşturabilmiş. Sınırlar olmadığından gönlünce at koştururken, arkasında bulunan gücü de kullanarak kendi zihninde çıktığı yolculuklara bizi ortak etmiş. Örneğin filmde yer alan yarım saatlik bir sekansta Na’vi ırkıyla birlikte olmanın tadına varmaktan, Pandora’nın havasına ve suyuna girmekten -direkt olarak olayın kalbine inmediğini bildiği halde- çekinmemiş.

Korkunun ecele faydası yok!

Büyük korkularla yüzleşmek gerekiyor. Karşımızda senenin en çok beklenen işi yer alıyor. Reklam kampanyalarıyla, makalelerle ve önincelemelerle beklentinin artık tavana çıkartıldığı dönemde ise nihayet “mutlu” sona ulaşıyoruz. Çok iyi tanıdığımız ve sevdiğimiz bir dostu değişmeden bulmak istiyoruz. Değişmemesini istememize rağmen diğer yandan kendi değişimimizi görmezden geliyoruz. Nihayetinde daha önceki örneklerden de bildiğimiz üzere bir tatminsizlik kaplıyabiliyor kimilerimizi.

Bunları dikkate alarak “kişisel” olarak net ve açık konuşmam gerekiyor. Muhteşem görüntülerin yanında bir lanet gibi gelen karton karakterler, basmakalıp hikâye ve hikâyenin anlatım biçimi büyük gülümsemelere gölge düşürüyor… Evet, yine de gülümsüyorum! Hem de kocaman açılmış yaşlı gözlerle… Hangi çocuk çikolata fabrikasına girip gülümsemez ki?

2009_avatar_029.jpg

Güzel şeyler hep kısa sürer!

Süreden yana şikâyetçi olduğumu yazının başında belirtmeye çalışmıştım. Demek istediğim, film çok kısa sürüyor! Burada herhangi bir ironi yok, cidden kısa sürüyor film (reklamsız 162 dakika). Böyle olmasının sebebi pürüzsüz akan, üstün yönetmenlik becerilerle oluşturulmuş “dünyadan” kaynaklanıyor. Karakterlerde yer almayan ayrıntılar, dünyanın yaratımında hayat bulmuş. Bittiğinde orada olmak için can atmamıza sebep olacak bir dünya koyuluyor önümüze.

Nerede, nasıl, kiminle ve niye?

Avatar’ı basın gösteriminde Real D 3D olarak izledim. Şimdiye kadar izlediğim örnekler de ve Avatar da gözümün gördüğü, gönlümü açan güzellikteydi. Lakin bu Real D 3D gözlüklere ve görüntülere alışma nedense diğer teknolojilere göre çok daha uzun sürüyor. İlk yarım saat çok fazla şey kaçırılıyor. Altyazıların hareketli tutulmasının da etkisiyle İngilizce bilmeyen kişiler, bu ilk yarım saatte biraz sıkıntıya girecektir muhtemelen. Sonrasında gözün alışmasıyla birlikte bu sorunun ortadan kalktığını eklersem belki içiniz biraz olsun rahatlar.

JackSully misali çocukluk edip, Neytiri’yi gıcık etme pahasına cumartesi günü IMAX 3D olarak izlediğimde işin görsel boyutunun çok daha netleşeceğine eminim. Filmin tamamen yenilikçi olmasından kaynaklı bir sorun olarak ortaya, Türkiye’deki sinema salonlarının eskikliği ve teknolojik yetersizlikleri geliyor. Yalnızca 3D (Xpand veya Real D 3D) olarak bile olsa bu filmi izlemek isteyen izleyicileri bilet kovalamacalar bekliyor olacak. Çoğu salonda ilk haftanın tüm seansları dolmuş durumda. Bir üst seviyeye çıkıp hem IMAX hem de 3D olarak izlemek isterseniz, bir süre beklemeniz veya hafta içi seansları tercih etmeniz gerekecek. Her halükarda bu zevke varabilecek kitle oldukça kısıtlı kalacak (IMAX sinemaların azlığı? -bir elin parmaklarından azlar-) “yenilik” ve “teknoloji” boyutunu yalnızca detaylarda yakalamak zorunda bırakılacak çoğu izleyici. Demem o ki hala biletinizi almadıysanız elinizi çabuk tutmak isteyebilirsiniz.

Son noktayı koymazdan evvel toparlamak isterim. Avatar birden fazla kulvarda koşan bir film. Koştuğu kulvarları çok iyi analiz etmek ve beklentileri buna göre oluşturmak gerekiyor. Tersi durumlarda bir hayalkırıklığı yaşamak işten bile değil.
Yine de herkesin, bir kez olsun bu deneyimi yaşaması gerekiyor. İster alışıldık büyük perdede, ister 3D, ister IMAX 3D.

Sinemanın geleceğine tanık olurken, çoğu şeyi görmezden gelerek tüm algılarınızın çalıştığını göreceksiniz!

Kategoriler
haber

George Lucas: Avatar Yeni Star Wars Olacak

James Cameron’un ocak ayında gösterime girecek olan ve tüm dünyada merakla beklenen filmi Avatar’ın sinema sanatına nasıl bir etki yapacağı merakla bekleniyor. Daha film gösterime girmeden yapılan bazı açıklamalar filmin yapacağı etkinin ipuçlarını verir nitelikte.

Cameron’ın özel bir gösterimle filmden belirli bölümler izlettiği Steven Spielberg ve George Lucas hayranlıklarını gizlemeyen açıklamalar yaptılar. Spielberg “Kendimi yenilikçi sanırdım. Film benim bile hayallerimin ötesinde” şeklinde konuşurken esas büyük övgü ise Gegorge Lucas’tan geldi.

Star Wars serisinin ve aslında “evreninin” yaratıcısı George Lucas “Dünyada bir filmden yola çıkarak bir evren yaratabilecek kadar deli insan çok azdır. James Cameron’un bunlardan biri olduğunu zaten biliyordum. Avatar ile yaptıkları çok dikkat çekici. Yeni bir Star Wars’ın geldiğini görmek için çok zeki olmaya gerek yok” sözleriyle Avatar’ı ve Cameron’u övdü.

Kategoriler
seçki

Görsel Devrim Yaklaşıyor!!

avatar-1.jpg

Çekimleri ve post prodüksiyon çalışmaları devam eden iki önemli yönetmenin iki ayrı filmi büyük bir ihtimalle aynı kaderi paylaşacaklar. James Cameron’un Avatar’ı ve Tim Burton’ın “Alice in Wonderland”i çekimlerini izleyenler ve iki yönetmenin stüdyo yöneticilerine yaptıkları özel gösterimlerde yer alanlar aynı cümleyi tekrarlıyorlar: “Sinema tarihi değişmek üzere!”

James Cameron, yeni filminde 3D CGI’ın (Bilgisayar destekli üç boyutlu animasyon) tüm sınırlarını zorladı… Amsterdam’daki Cinema Expo’da filminin ilk yarım saatini sinemaseverlerle paylaşan James Cameron ertesi gün tüm gazetelerde “Mükemmel, Gördüğümüz hiçbir şeye benzemiyor, İnanılmaz” cümlelerinin geçtiği yorumları okumanın mutluluğunu yaşadı. Cameron “3 yıl önce 3-D rönesansının yaklaştığını söylemiştim. Bunun ilk adımını Avatar ile atıyor olmak benim için büyük bir mutluluk olacak. Film aralıkta gösterime girecek. Çok sabırsızlanıyorum.” diye konuştu. 300 milyon dolara mal olan film için IMAX üç aylık bir süreyle tüm dünyada programını boşalttı.

avatar-2.jpg

Merakla beklenen diğer bir yapım ise Tim Burton’ın Lewis Carroll klasiği Alice Harikalar Diyarı’nı sinemaya aktaracağı yeni filmi. Filmden henüz sahneler kamuoyuyla paylaşılmadı. Ancak geçtiğimiz hafta içinde basına dağıtılan konsept çalışmalar, yepyeni bir sinema yaklaşımını müjdeliyor. Çalışmalar, Tim Burton’ın da yeni teknikler kullanarak farklı ve daha renkli bir sinema anlayışına doğru kaydığını gösteriyor.

alice4.jpg

alice3.jpg

alice2.jpg