Kategoriler
haber

Christopher Nolan: Batman Üçlemesi Bir Boşluğu Doldurdu

Tom Shore ile birlikte yazdığı “The Nolan Variations” kitabının tanıtımı için Entertainment Weekly’e konuk olan Christopher Nolan, üzerinden geçen neredeyse 10 yılın ardından Batman Begins, The Dark Knight ve The Dark Knight Rises filmlerinden oluşan Batman üçlemesi ile ilgili açıklamalarda bulundu.

Christopher Nolan, kendisinin yönetmenliği yaptığı Batman serisinin çizgi roman ve süper kahraman uyarlamalarında bir ilk olduğunu belirterek, “Batman’in gerçek hikayesi hiçbir çizgi romanda ya da filmde tam olarak anlatılmadı. Hiçbir zaman takip edebileceğimiz belli bir ipucumuz ya da bir çıkış noktamız olmadı. Sinema tarihinde bu konuda bir boşluk vardı. Christopher Reeve ve Richard Donner Superman karakteriyle belli şeyleri anlattı. Ancak bizim anlatmaya çalıştığımız Batman gibi bir versiyon daha önce hiç anlatılmadı. Alışılagelmişin dışında bir karakteri, sıradan bir dünyada anlatmak istedik.” ifadelerini kullandı.

Birlikte çalıştığı stüdyonun kendisine sonsuz yaratıcılık şansı verdiğini de belirten Nolan, “Özgürlüğün yanında bir diğer şansımız ise filmler arasında geçiş süresini uzun tutabilmemizdi. Batman Begins’in ardından Dark Knight’ı yapmamız 3 yıl, Dark Knight Rises ise 4 yıl sürdü. Bu bizim için inanılmaz bir lükstü. Kendimizi hiçbir zaman büyük bir stüdyonun ticari emrinde olan makineler gibi hissetmedik. Bu tür filmler başarılı oldukça, bugünlerde yapım ekiplerinin üzerindeki baskı da gitgide artıyor. Ancak o zaman, bizim için doğru bir zamandı.” açıklamasında bulundu.

Kategoriler
seçki

Sinema Tarihinden 15 Antrenman Sahnesi

Spor, aksiyon, savaş filmlerinde ana karakterimizi genel olarak ilk başka güçsüz, ezilen, yenilmiş veya bir kenara atılmış eski bir kahraman olarak izleriz. Filmin ilk dakikaları böyle geçerken bir usta isim, iyi bir antrenör, iyi bir dövüş üstadı ana karakterimizle çalışmaya karar verir. Ve Antrenman Sahnesi Başlar…

Müziğiyle, motivasyon unsurlarıyla, giderek yükselen temposuyla antrenman sahnesi çekmek yönetmenler için çok da zor değildir. Filmin vites atmasını ve giderek hızlanarak finale ulaşmasını sağlar. Aksiyon içeren hemen her filmde antrenman sahnesi bulunur ama biz sinemanın kurallarını yeniden yazan sahneleri seçtik. Seçtiğimiz sahnelerin bazıları da antrenman sahnelerinin parodisi…

Rocky

Antrenman sahnesi diyince akla ilk gelen doğal olarak Rocky serisinin filmleri oluyor. Rocky Balboa genelde filmin son büyük maçından önce antrenmanlarını, Philadelphia sokaklarından Sibirya’ya uzanan geniş bir coğrafyada, Eye of the Tiger ve bilimum gaza getirici şarkılarla yaptı.

https://www.youtube.com/watch?v=Hj0jzepk0WA

Batman Begins

Christopher Nolan’ın her sahnesini ustalıkla ördüğü Dark Knight serisinde, Batman’in kahramanlığa giden yolunu Batman Begins’te izledik. Genç Bruce Wayne’in içindeki öfkeyi kullanmasını, yönlendirmesini, korkuyu nasıl yeneceğini anlamasını Henri Ducard/Ra’s al Ghul sağlıyor. “To conquer fear, you must become fear” gibi birçok özlü sözün bulunduğu sahnenin sonunda Liam Neeson’ın “I had a wife, she was TAKEN from me” cümlesi de gülümsetiyor.

Star Wars: The Empire Strikes Back

Luke Skywayker, hızlı öğrenen bir Jedi olmasına rağmen, öğreneceği şeylerin fazlalığı onu Yoda ile kampa götürüyor. Tabi doğal olarak sadece fiziksel değil, bilgelik ve sabır gibi önemli değerlerin öğretildiği çok boyutlu bir antrenman izliyoruz.

Karate Kid

İzlediğimiz sahnelerin antrenman olduğunu genelde o anda anlarız. Karate Kid’de izlediklerimizin bir antrenman olduğunu sahnenin sonunda anlıyoruz. “Wax on. Wax off” bu film sayesinde bir antrenman terimi olarak spor jargonuna yerleşti…

Space Jam

Her antrenman sahnesi hırslı, sporcuların giderek geliştiği ve gaza getirici özellikte olmaz. Space Jam’de Michael Jordan’ın basketbolun temellerini öğretmeye çalıştığı sahneler komediyle öne çıktı… Seal’ın “Fly Like an Eagle”ı eşliğinde Majesteleri MJ’i izlemek de sahnenin önemli artılarından…

Chariots of Fire

Paris 1924 Olimpiyat Oyunları’nın koşu/kros mücadelesini izlediğimiz ve tarihin en iyi spor filmlerinden biri olan Ateş Arabaları’nın antrenman sahneleri de sinema tarihine geçti. Vangelis’in müziği eşliğinde bir atletin daha 1924 yılında her ayrıntıya ne kadar farklı yöntemlerle ve ayrıntıya dikkat ederek çalıştığını görebiliyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=jk1p-0J5Q-g

Team America

Antrenman sahneleri film jargonunda “Training Montage” olarak geçiyor. Southpark’ın yaratıcıları Trey Parker ve Matt Stone sinemadaki bu montaj geleneğiyle Team America’da çok güzel dalgalarını geçtiler. Eğer iyi bir sporcu, savaşçı, dövüşçü olmak istiyorsan, tek yapman gereken bir antrenman montajı…

Run Fatboy Run

Simon Pegg’in komedi oyunculuğu, sinemanın her klişesine kendi yorumunu getirecek kadar sağlam… Friends’te Ross karakteriyle tanıdığımız David Schwimmer’ın yönettiği 2007 tarihli maraton filmi Run Fatboy Run’daki antrenman performansı da görülmeye değer.

Full Metal Jacket

Sinema tarihinin en sert, izleyeni en çok sıkıntıya sokan, militarizmin acımasız yüzünü Gomer Pyle üzerinden gösteren filmi Full Metal Jacket’ta Stanley Kubrick askeri eğitimi hepimize yaşattı.

The Matrix

Aslında Matrix’te farklı yeteneklere kendinize program yükleyerek sahip olabiliyordunuz. Ama Neo’nun eğitimi Matrix’in sınırlarını aştığı için Morpheus hocasının antrenmanlarından geçmek durumunda kaldı. Bu sahnelerdeki çekim teknikleri de sinemaya yeni teknikler kattı.

Kung Fu Panda

Kung Fu Panda’da üstad Shifu’nun, Po’nun yemeğe olan düşkünlüğünü anlamasıyla başlayan antrenman bölümü uzakdoğu sinemasını animasyona en iyi taşıyan örneklerden biri oldu.

Kill Bill 2

Kill Bill 2’de Beatrix’in üstad Pai Mai’den aldığı Kung-Fu dersleri filmin akışını değiştiriyor. Uma Thurman’ın Tarantino’nun elinde yeteneklerini sergilediği bir diğer önemli sahne olarak da sinema tarihindeki yerini alıyor.

Leon: The Professional

Leon’un Mathilda’ya adam öldürmenin inceliklerini anlattığı sahneler genelde aksiyon sahnelerine bağlanıyordu.

https://www.youtube.com/watch?v=QLn07lKUXmw

Dünyayı Kurtaran Adam

Antrenman sahneleri söz konusu olduğunda Dünyayı Kurtaran Adam’ı anmamak olmaz. Cüneyt Arkın’ın yeniden ayağa kalkarken kullandığı antrenman teknikleri Kapadokya’nın kısa süre karışmasına neden oldu.

Regular Show

Son olarak biraz daha esprili bir antrenman sahnesiyle bitirelim. Antrenman montajlarında müziğin ne kadar belirleyici olduğunu Cartoon Network’ün Regular Show’undan bir sahneyle anlatalım.

Kategoriler
izlenim

Seriye Zayıf Bir Başlangıç: Man of Steel

Spoiler Uyarısı: Filmle ilgili ciddi sürprizbozanlar içerir!

Ve iki buçuk senedir merakla beklenen, geçen sene gösterime girmesi planlanırken son anda bu karardan dönülüp bu seneye ertelendiğinden her geçen gün merakı daha da arttıran, yıldız oyuncular ve sağlam bir teknik ekiple donatılmış, iyi olmaması için çok az nedeni olan “Man of Steel” filmi gösterime girdi. Yıldız oyuncularla dolu kasttan nasıl bir film çıkmış peki? Şimdi buna değinelim.

1

Hiç uzatmadan söyleyelim. “Man of Steel” bu kadrodan beklenen film değil. Fazlasıyla eksiği-gediği mevcut. Gerçekçi yapayım, Batman’in şablonunu bu filmin de üstünde deneyeyim derken ortaya klişe bir film çıkmış. Bir Superman filmi tam olarak ortaya konamamış. Önce Nolan-Goyer ikilisinin bu evrende yarattığı farklılıklara değinelim. Göze çarpan belli başlı değişiklikler şunlar: Superman gizliliğine hiç mi hiç önem vermiyor. Filmin ortasına gelmeden tüm dünya Superman’in kim olduğunu öğreniyor. Haliyle bütün süper kahraman filmlerinde karşımıza çıkan kimliğinin ifşa olması üzerinden yürütülen gerilim bu filmde es geçiliyor. Ergenken Lana ve kardeşi, onun gerçek kimliğini öğreniyorlar . Daha sonra sırayla Lois, Perry, Amerikan ordusu ve en nihayetinde tüm dünya Superman’in Clark Kent olduğunu öğreniyor. Belli ki Goyer ve Nolan ikilisi için Clark’ın gerçek kimliği olan Kal-El/Superman’i gizlemeye çalışması gereksiz bir çaba. Zira bunu gereksiz bir çaba olarak görmeselerdi karakter daha filmin ortasında kimliğini açıklamazdı. Ama burada şu sorun ortaya çıkıyor: Herkes Clark’ın gerçek kimliğini öğrendikten ve Clark’ın dünyayı (ABD’yi) kurtardığına tanık olduktan sonra Clark bir gözlük takarak kimliğini gizleyebiliyor! Diğer filmlerde de bu hata yapılmıştı şüphesiz ama burada fazlasıyla göze batıyor.2

Diğer değişiklikse “Superman”den pek bahsedilmemesi. Filmde Superman’e sadece iki yerde bu şekilde hitap ediliyor. Superman, tıpkı Batman gibi “Beni dışlıyorlar, insanlar beni hak etmiyor” şeklinde dolanıyor etrafta ağlak bir suratla, lakin bunun da altı hiçbir şekilde doldurulamıyor ne yazık ki. Tabi bunun olacağını biliyorduk. Yalnız bu değişiklik, yani Superman’in melankolik birisine dönüştürülmesinin altı doldurulmadığından, karakterin duygularına yeterince yer verilmediğinden Batman’deki gibi etkileyici olamıyor. Batman’de üç bölüm boyunca Bruce-Batman çatışmasına odaklanan ve ilk filmde karakteri başarılı bir şekilde derinleştiren, orijin öyküsünü de başarıyla anlatan Goyer burada bunu başaramıyor ve Clark’ın çatışmalarının hakkını veremiyor. Hızla geçiştiriyor bu çatışmaları. Dolayısıyla perdedeki Superman/Clark Kent’le özdeşleşemiyoruz, onun hislerini paylaşamıyoruz. Zaten Snyder’ın kurgusu ve aksiyon sekansları buna izin vermiyor. Bu iki duruma (kurgusal sorunlar ve aksiyon sekanslarına) biraz sonra değineceğim.

Jor-El’de de değişiklikler göze çarpıyor. Burada Jor-El, Crowe gibi bir isim yüzünden (ya da sayesinde) aksiyondan aksiyona, dövüşten dövüşe atlıyor. Her zamanki gibi Clark’a akıl veriyor ama insanlarla kapışmaktan daha fazla yapmıyor bunu. Diğer karakterlerdeyse fazla bir değişiklik yok. Hazır, Superman’in değişiminden bahsetmişken filmin finaline de değinmemek olmaz. Zira hiçbir filmde yapılmayan bir şey yapılıyor ve Superman, Zod’ın boynunu kırıveriyor. Sanırsın Rambo filmi izliyoruz! Böyle bir finalin tercih edilmesinin nedeni de aynı “gerçekçi olsun be abi” yaklaşımı mı acaba? Bunu bilemiyorum ama senaristin Superman’i tanıyamadığı belli oluyor. Boyun kıran birisine dönüştürmüş Superman’i. Goyer, Bane’in etkisinde mi kalmış acaba diye düşünmeden edemedim. Ayrıca çizgi-romanı okuyan-okumayan, önceki filmleri ve dizileri izleyen herkes Superman’in kimseyi öldürmediğini bilir. Neticede Superman Hz. İsa’dan ve Hz. Musa’dan yola çıkılarak yaratılmış bir süper kahraman. Dolayısıyla onun “boyun kıran birisi”ne dönüştürülmesi çok büyük, affedilmeyecek bir hata. Öte yandan Zod’ı öldürmesinin Superman’deki değişimlerine de değinmiyor senarist. İkinci filmde de değinmeyecek gibi gözüküyor. Karıncayı incitince üzülen Clark burada boyun kırıyor, sonraki sahnede gayet neşeli. Son değişiklikse kristallerden oluşan ve Clark’ın Jor-El’le konuştuğu, ona içine döktüğü, gizli mabedi olan kalede gerçekleşiyor ve bu kale, filmde kendisine yer bulamıyor, görünüşe göre diğer filmlerde de yer bulamayacak.5

Değişiklikler filme yaramıyor. Ama bu değişikliklerden önce onlarca şey kaliteyi zedeliyor. Mesela yukarıda da belirttiğim gibi Superman’in ve Jor-El’in sürekli bir aksiyon içerisinde oluşları bir süre sonra filme fazlasıyla zarar veriyor. Hikayenin açıkları, boşlukları, karakterlerin derinliksizliği hep bu aksiyon sekanslarıyla kapatılmaya çalışılıyor ama becerilmiyor. Aslında şaşırtıcı da değil. Zira Snyder tıpkı Michael Bay gibi önceki filmlerinde hep hikayeyi ikinci plana atmış, görsellik, efekt (CGI) ve aksiyona haddinden fazla önem vermiş birisi. “300”, “Watchmen”, “Sucker Punch” filmlerinin tümünde senaryo zafiyetleri gözle görünür derecededir. Ama öyle efektler kullanır, öylesine görselleştirir ki hikayeyi bu zaaflar pek önemsenmez. Gerçi ben “Sucker Punch”la ilgili yazdığım eleştiride bu filmde bu “sadece efekt-aksiyon” yaklaşımının işe yaramadığını belirtmiştim. Burada da yaramıyor. “Aksiyon-aksiyon-Clark’ın duyguları-aksiyon-aksiyon-aksiyon” şeklinde ilerleyen film hızla sıkıcı hale geliyor. Halbuki biraz öteki karakterlere, biraz Clark’a değinilseydi ve iki aksiyon sekansı arasındaki süre daha fazla uzatılsaydı bu denli sıkıcı bir film ortaya çıkmazdı. Ayrıca bu aksiyon sekanslarında karakterin duyguları iyice kenara atılıyor. Nolan, Batman’in aksiyon sekanslarında karakterlerin duygularını seyirciye geçirmeyi başarıyordu. Snyder burada bunu başaramıyor ve aksiyon sekansları bitince karakterin ruhsal portresini ortaya koymaya çalışıyor. Halbuki doğrusu aksiyon sekanslarında da karakterin düşüncelerine ve duygularına değinmek.

Kurguda da sorunlar var ne yazık ki. Clark’ın çocukluğunu, ergenliğini ve yetişkinliğini düz/kronolojik bir şekilde anlatması gerekirken flashback tekniği kullanılıyor ve bu da karakterle özdeşleşmeyi, onun hislerini paylaşmayı engelliyor. Aslında flashback tekniği doğru kullanılmış olsaydı filme zarar vermezdi. Lakin önceki filmi “Sucker Punch”ta bu tekniği gayet iyi kullanan Snyder burada epey yanlış kullanmış. Ergen Clark’tan gemide balıkçılık yapan büyümüş Clark’a o denli keskin ve hızlı bir geçiş yapılıyor ki afallamamak zor. Tam bu yetişkin Clark’la özdeşleşeceğiz derken aksiyon giriyor, bu aksiyon bitince geçmişe dönülüp ergen Clark veya ergenliği atlatmış Clark anlatılıyor. Haliyle bu yanlış kurgu/flashback’in yanlış kullanımı yüzünden Clark’ın hiçbir dönemiyle özdeşlik kurulamıyor. Kurgu hataları filme zarar veriyor. Neden-sonucun önemsenmemesini de es geçmemek gerek. Zira bir şeyler oluyor ama bu bir şeylerin nedenleri ve sonuçları pek önemsenmiyor.6

Mizaha değinmeden olmaz. Tabi Nolan-Goyer ikilisinin yapıma dahil olduklarını öğrendiğimizde karşımıza nasıl bir filmin çıkacağını az çok hayal etmiştik de mizahın bu denli önemsenmemesi biraz üzdü doğrusu. Ciddi bir film yapmaya çalışan Goyer sadece iki yerde espri patlatıyor. Onun dışında mizahı hiç mi hiç önemsemiyor. Sanıyorum mizahın önemsenmemesinin diğer nedeni de eski filmlerden daha farklı bir yere konumlanmak istenmesi. Oysa gerek dizide, gerekse eski filmlerde mizah bu Superman filmlerini daha eğlenceli kılıyordu. Mizahın gücünden faydalanmamak hata.

Peki Goyer’ın ve onca kişinin dediği gibi “Man of Steel” daha önce hiç görmediğimiz, tanık olmadığımız bir film/Superman filmi mi? Tabi ki hayır. Yukarıdaki değişiklikler yapılsa da “ben bu filmi daha önce izlemiştim” düşüncesinden uzaklaştırmıyor karşımızdaki film. Artık çizgi-roman uyarlamaları arasındaki farklar hızla yok oluyor. “Man of Steel” de ne yazık ki daha önce tanık olmadığımız bir film olamıyor. Gelelim oyunculuklara. Henry Cavill ikinci filmde o “küçük Emrah” bakışlarını atarsa kendisinden sağlam bir Superman olacak ama tabi ki hiç kimse rahmetli Christopher Reeve kadar etkili olamayacak gibi görünüyor. Amy Adams’tan Lois Lane olurken (aradaki yaş farkını pek umursamadım ben), Michael Shannon en iyi performansı ortaya koyuyor.

Daha fazla uzatmayalım. Ne yazık ki ortada kötü bir film var. Senaryosu da, yönetmenliği de kötü. Karakterler (ve özellikle Clark) derinleştirilememiş durumda. Süresi epey uzun ve aksiyon sekansları pek bir sıkıcı. Gene de ilerisi adına umut vaat ediyor çok kötü olsa da. Zira orijin hikayesi anlatıldı. Bu yükten kurtuldu senarist. İkinci film, bu film gibi aksiyona boğulmaz, kurgusuna ve senaryoya önem verilirse iyi bir film olabilir. İkinci film diyoruz. Zira WB hazırlıklara başladığını duyurdu. Dileğimiz ilki gibi kötü olmaması. Tabi şu Christopher Nolan-David S. Goyer ikilisine de artık çizgi-romanı paslamasalar, Batman’e yaklaşım tarzını olur olmadık her filme uyarlamasalar iyi olacak bence.

Kategoriler
izlenim

Karanlık Kahramanın Yolculuğu Bitti

Popüler kültürün önemli bir arketipinin üçlemesinin sonuna geldik. Her ne olursa olsun kahramanımızın yolculuğu bitti. Nolan adına önemli olan da buydu. Kahraman imgesi, kahraman haline gelirken içerisinden geçtiği süreçler ve fantastik algıyı realize edebilecek bir düzlem. Nolan üçleme boyunca ister kabul edelim ister etmeyelim bizlere “kahraman”ı tanımlamaya çalıştı. O zaman önce biz popüler batı sinemasında kahraman kavramının basit bir biçimde oluşumuna göz atalım.

Christopher Vogler, Joseph Campbell üzerinden yarattığı “kahramanın yolculuğu” (1) paradigmasında popüler sinema filmlerinin kullandıkları hikâye anlatma yöntemini açığa çıkarmaya çalışır. Campbell, Star Wars için George Lucas’a fikir babası olmuş ilkel mitoloji, doğu mitolojisi,batı mitolojisi ve yaratıcı mitoloji üzerine uzman bir büyüğümüz denebilir. Campbell sayesinde bir hikâye anlatım yöntemi ortaya koyan Vogler, uzun yıllardır bilenen mitolojik çevrimi film hikâyesi anlatımında kullanmak üzere yeniden ele alır. Christopher Vogler’ın Kahramanın Yolculuğu (The Hero’s Journey) modeli Campbell’i temel olarak almıştır. Campbell, The Hero with a Thousand Faces(2) isimli çalışmasında mitler üzerine bir anlatım modeli ortaya çıkarmıştır. Vogler, Campbell’ın modelinin ana hatlarından ve terminolojisinden yararlanmıştır. Önce Campbell mitlerde ve sonra Vogler sinemada, kahramanın bir amaç doğrultusunda hedefine giden yoldaki aşamalarını açıklamışlardır. Temelde bir kahramanın varlığı bulunmaktadır. Kahramanların yolculuk amacı ve karşılaştığı olaylar farklılıklar göstermektedir. Fakat aynı aşamalardan geçmektedirler. Olaylar ve olayların oluş sıraları farklılaşsa da temel aşamalar arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır. Bu da evrensel bir özellik göstermektedir. İçeriklerine girmeden bu aşamaları şöyle sıralayabiliriz:

1. Bölüm: Yola Çıkış – Ayrılış (Departure, Separation)
Maceraya Çağrı
Çağrının Reddi
Doğaüstü Yardım
Balinanın Karnı

2. Bölüm: Erginleşme – Geçiş (Descent, Initiation, Penetration)
Sınavlar Yolu (Denenmeler Yolu)
Tanrıçayla Karşılaşma
Baştan Çıkarıcı Olarak Kadın
Babanın Gönlünü Alma (Babayla Uzlaşma)
Tanrılaşma (İlahlaşma)
En Son Ödül (Son İyilik)

3. Bölüm: Dönüş (Return)
Dönüşü Reddetme
Dışarıdan Gelen Kurtuluş (Kurtarılma)
Geri Dönüş Eşiğini Aşma
İki Dünyanın Efendisi
Yaşama Özgürlüğü

Mitoloji ve biraz da William Indick’in Jung teorilerindeki(3) kolektif bilinçdışı kavramından faydalanılarak oluşturulan bu omurga genel itibari ile sinematografik bir kahramanın yol haritasıdır. The Dark Knight Rises’a dönersek, Nolan’ın senaryo ve hikaye bağlamında yenilikçi olmak yerine bu haritaya benzer bir yol belirlediğini ve sonunda kahramanını tanımladığını anlayabiliriz. Hatta üçlemenin ana meselelerini bölüm bölüm ayırırsak ikinci bölümdeki farklılıklar dışında trilojinin şematiğine yüksek oranda uymakta olduğunu görürüz.

Aslında bütün girizgahımın amacı Batman’in bir kahraman olma yolundaki yolculuğuna atıf yapmaktı. İddialı bir sinema filmi yaratırken en önemli sorun, çok fazla kişiyi ikna ve mutlu etmeye çalışmak olacaktır. Özellikle kişisel tarihi boyunuzdan büyük hikayeleri yeniden yaratmak daha fazla dezavantaj getirir beraberinde. Christopher Nolan hangi amaçla, ya da bir amaç doğrultusunda mı başladı trilojisini çekmeye; bilmiyorum. Benim anladığım bu trilojiyi tamamlarken asıl olarak kahramanın yolculuğu üzerinden bir omurga oluşturmaya çalıştığı. Bu yolculuğu da filmin atmosferi olarak, önceki Batman atmosferlerinden yavaş yavaş geçiş ile günümüz ve gerçeğe yakın bir dünyaya geçiş elementi olarak ortaya çıkarıyor. Filmin hikayesinden kendisine yol gösterici olarak Frank Miller imzalı seriyi almış olmasından ötürü atmosferdeki gotik yapının hızlı bir biçimde neo-noir stile geçişi şaşırtmıyor. Fakat Nolan burada durmuyor, karakterin yolculuğu mitolojik (bildik) bir hale büründükçe atmosferi de bir o kadar rasyonel hale getirmeye çalışıyor. Sonuçta gotik ve karanlık bir arka planda merhaba dediğimiz seri, günümüz New York’una birebir uyan Gotham atmosferi ile sona eriyor.

Kahraman, atmosfer derken Nolan’ın bir sonraki sacayağına geliyoruz: Ahlak (etik) ve/veya prensipler. Vicdan, öfke, nefret ve fedakârlık gibi duygusal eksenlerin üzerinde etik paraboller çiziyor ve bir duruş sergilemeye çalışıyor Nolan. “Bir kahraman nasıl doğar”, “hangi duygularla beslenir”, “hangi gerçeklerle yüzleşir” ve sonunda bu “duygu ve gerçekler nasıl bir kimyasal bileşim oluşturur”. En başından beri bu takibin peşinden gidiyoruz. İzleyici aşina olduğu hikayeye yeni bir üslup içerisinde baktığında; gördüğü şey ilgisini çeker. Eğer yeni olan kendi ölçütlerinde özgün ise beğeni kabul oranı da o kadar yüksek oluyor. Bu açıdan Nolan başarılı bir başlangıç yaptı. Dünyanın süper özellikleri olmayan yegâne süper kahramanı Batman’ı yeni bir bakış açısıyla beyaz perdeye getirdi. Mistik ve varoluşçu bir açılış filmi ile kahramanımız balinanın karnına girdi. Yolculuğun ilk evresinin sonunda; bir nevi rahim içerisinde mitini meşru hale getirmeye çaba gösteren Bruce Wayne, intikam duygusu ile başlayan hikayesine adalet sosunu yedirmeyi başardı. Batman Begins sona erdiğinde kahramanımız maceralarına başlamak üzere kimliğinin çatılarını kurmuş oldu.

Serinin burasında bütün filmlere hakim olan anarşi/kaos paradigmasına da göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü serinin kötü karakterleri Ra’s Al Ghul, Joker ve sonunda Bane’nin ortak özellikleri; bir amaç uğruna olsun ya da olmasın kaos yaratmak. Öncelikle hiçbiri kendi hevesleri uğruna büyük paralar kazanmak ve dünyayı ele geçirmek isteyen karakterler değiller. Özellikle Ra’s Al Ghul yozlaşmakta olan ve suçun kanun haline geldiği Gotham’a kaostan doğacak bir tufan bahşetmek niyetinde. Bir nevi tanrı modeli ile hareket ediyor. İnsanlığın reset düğmesine basabilmek için önce tamamen delirerek kendi kendini yok etmesini istiyor. Öte yandan The Dark Knight’ın ve belki de gelmiş geçmiş bütün süper kahraman filmlerinin en kötüsü Joker ise sadece dünyayı yakmak için istiyor anarşiyi. Buradan a clockwork orange, natural born killers ve hatta watchmen’i gözümün önüne getirerek bu anarşist modelini tartmak ve karşılaştırmak istesem de bunun anlamlı olmadığı kanısına vardım. Joker (Heath Ledger’ın efsanevi performansıyla) aslında kahraman mitine denge getiren bir sabit gibi davranıyor. “Neden adaleti sağlamaya çalışıyorsun”a rasyonel bir cevap bulamayan Batman’ın, “neden dünyayı yakıyorsun” sorusuna cevap vermeyecek olan Joker ile olan karşılaşması birbirini sağlıyor. Aslına bakılırsa kahramanın adanmışlığını da bu şekilde meşrulaştırıyor. Son filmde karşımıza gelen olan Bane karakteri ise yine Ra’s Al Ghul benzeri bir şekilde bir amaç uğruna ateşe veriyor Gotham’ı. Aslında filmin başında fikrini zihnimize farklı biçimde ekiyor. Şehit olmayı kabul eden ekip arkadaşı sahnesinde zannediyoruz ki adanmış ve ulvi bir amacın peşinde olacak bir güruh var. Oysa sonuçta karşımıza paralı asker ve serserilerden oluşan bir ordu çıkıyor. Bane her ne kadar İspanya iç savaşı sırasındaki Barcelona benzeri bir şehir kuracak gibi görünse de sonunda bir intikamın güçlü aracı olduğu anlaşılıyor. Bu yüzden de bütün o kaos ve özgürlükçü hareketi boşa gidiyor.

The Dark Knight Rises gösterime girdikten hemen sonra çoğul bir şekilde burun kıvırılan bir film haline geldi. Çoğu kişi özellikle ikinci filmin dinamizmini ve daha önemlisi Joker’ini bulamamaktan şikayetçiydi. Beklentiler çok yükselmiş ve her yüksek beklenti de olduğu gibi karşılanamamıştı. Açıkçası ben bu kadar hüsrana ve burun kıvırmaya katılmıyorum. Eğer üçlemeyi bir bütün olarak kabul edecek olursanız bunun bir kahramanın (mitolojiye atıf yapan) yolculuğu olduğunu anlarsınız. Kötü kahramanların çalışma biçimleri ve üslubundan bakarsanız Nolan’ın popüler sinema janrına muhafazakar bir paralellik barındıran tavrına sahip olursunuz. Fakat bu bir sürpriz değil. Nolan kahramanını yarattı, büyüttü ve öldür-emedi- İşte sorun burada bence. Bu film eleştirilebilirse tek bir yerden eleştirilebilir gibime geliyor. Ana fikir olarak “fedakârlık” sabitini denklemin ortasına koyunca sonunda bunu perçinleyecek bir sonuç görmek istiyor insan. Kandırılmak ya da mutlu son adına filmin kendi kendine ihanet etmesine anlam veremiyor.

Evet, Batman Begins’te gizliden gizliye başlayan, The Dark Knight’ın sonunda açık bir şekilde ortaya çıkan ve düşen kahramana ilham veren duygu: Fedakârlık. Bir kahraman fedakâr olmalı dedi bize Nolan. Karanlık ve mistik bir biçimde başladı anlatmaya. Dünyayı sırf istediği için yakacak olan bir kötünün karşısında bu güç ile durdu kahraman. Sonunda şehir, insanlar ve bizzat kendi mecazi ve gerçek anlamda düşmüşken fedakarlık ayağa kaldırdı kahramanımızı. Bütün o mitolojik ve popüler sinema omurgasına oturan ana fikri böyle belirlemişti Christopher Nolan. Fakat ucuz bir sevimlilik numarası için sonunu bu fedakârlığa yakışacak bir biçimde bağlamadı. Yazının başında, sinemacı çok fazla kişiyi aynı anda mutlu etmeye çalışır demiştim. İşte bu sefer Christopher Nolan daha fazla kişiyi mutlu etmek için bu fedakârlığı yapamadı. Yoksa bana göre senaryosundan, görseline ve güçlü prodüksiyonuna kadar her şeyi ile iyi çalışan bir film oluşturmuştu. Zannımca üçleme kendi hikayesi doğrultusunda doğru biçimde kapanıyordu. Fakat küçük bir detay bütün fikre leke sürdü gibime geliyor.

Filme ve seriye bakış açım, kişisel beğenilerimden bir miktar arınmış olarak buraya nakledildi. Christopher Nolan’ı önce Folllowing ve sonrasında Memento ile sevmiş biri olarak geldiği nokta beni cezbetmekten uzak. Büyük bütçeli filmlerin iş yapacak yönetmeni alanında doktora tezi gibi bir serinin ardından eski güzel günler çok daha uzak görünüyor şimdi.

Arzular, beklentiler ekseninden çıkarak dürüst bir yorum yaparsam The Dark Knight Rises filmi için rahatlıkla iyi bir film diyebilirim. Serinin sonunda formülüne genel anlamda ihanet etmeden güçlü ve estetik bir aksiyon çatısı belirleyen bir film var. Atmosferini gelenekçi fantastik atmosferden çıkararak, gerçekçi bir şekilde şimdiki dünyaya yansıtıyor. Bunu adım adım ve geliştirerek yapıyor. Karanlık bir gecede doğan karakter, güpegündüz ve açık seçik bir şekilde sonlanıyor.

(1) VOGLER, Christopher, http://www.thewritersjourney.com/hero’s_journey.htm

(2) CAMPBELL, Joseph, The Hero with a Thousand Faces

(3) INDICK, William, Movies and the Mind: Theories Of The Great Psychoanalysts Applied to Film

Kategoriler
izlenim

The Dark Knight Rises: Başladığımız Yere Döndük!

Dikkat, yazı spoiler’lar içermektedir.

Batman serisini bu sefer de Nolan’ın ele alacağını öğrendiğimde aklıma gelen ilk soru “neden” olmuştu. Evet, Nolan çok iyi bir yönetmendi. Evet, Nolan sıra dışı işlere imza atıyordu. Ama ortada büyük prodüksiyon bir Hollywood filmi ve bir çizgi kararkterin sinema uyarlaması vardı.

Dünyada varolagelmiş tüm devletler kendi uluslarının ve vatandaşlık bilinçlerinin inşaası için çeşitli şeyler yaparlar. İnsanlara en kolay ulaşmanın yolu ise sanattır. Çünkü, sanat isteseniz de istemesenizde bir şekilde kanınıza girmeyi, zihninizi kurcalamayı başarır. İtalyan ulusunun inşasında kullanılmış olan Edmondo De Amicis’in, Çocuk Kalbi adlı eserinin yine aynı amaçla yeni Türk Devleti için de kullanmış olması çok da şaşılası bir durum değildir. Uzun sözün kısası, ABD’nin en bilinen ve en çok sevilen çizgi karakterlerinden birinin varoluş amacı da Amerikan Devleti’nin temel poltika geleneklerine hizmet etmek olması pek de şaşılacak bir şey olmasa gerek.
Tüm bunları az çok bilen biri olarak Nolan’ın da Batman serisine girişmesinden fazla bir şey beklemiyordum açıkçası. Çok kaliteli aksiyon filmleri ortaya koyacağından, çeşitli akıl oyunlarıyla beğeni kazanacağından şüphem yoktu ama daha fazlasını ortaya koymasını pek de beklemiyordum.

Serinin ilk filmi Baman Begins ile birlikte önyargılı düşüncelerimi az çok kırdı Nolan. Hikayeyi en başına götürürken, sanki yapmak istediğinin saf macera ve Amerikan milliyetçiliğinin pompalanmasından daha fazlası olduğunu düşündürmüştü. İkinci filme sıra geldiğinde ise asıl curcuna kopuverdi. Ben filmi izlemekte biraz geç kalmıştım. Etrafta ise “why so serious?” göndermeleri gırla gidiyodu. Gariptir ki bu replik filmin, hatta Gotham’ın kahramanı Batman’e değil, kötü karakter Joker’e aitti. Joker kaos istiyordu ve bizim aklımıza hemen Fight Club geliyordu. Aslında Joker çok da iyi betimlenmiş bir karakter değildi. Tüm film boyunca, belki Batman’den bile daha fazla gözüküyordu ama neden “kaos” istediğine dair elimizde çok da fazla bir şey yoktu. Kendisi ara ara ipe sapa gelmez hikayeler anlatadursun, bu karakterin çatışmacı kimliğinin altında yatanlara dair çok fazla şey vermiyordu film bize. Tüm bunlara rağmen, kendisi için yazılmış akılcı replikler ve Heath Ledger’ın muhteşem oyunculuğu Joker karakteriyle beraber serinin ikinci fimi Dark Knight’ın da zihinlere kazınmasını sağladı.

Biz serinin son filmini bekleyeduralım, artık önümüzde bir fenomen vardı. Batman, hiç olmadığı kadar griye kaçıyordu. İyi ve kötü kavramlarının altı kalın çizgilerle çekilmemişti bu sefer. Harvey Dent karakteri, yitip giden sevgilisi için karanlık tarafa geçmekte şüphe etmezken. Bir gemi dolusu mahkum, kendi hayatları pahasına karşılarındaki insanların hayatlarını düşünebiliyordu. İyi veya kötü, adalet ya da intikam? Hangisinin doğru olduğunun yanıtı da izleyiciye kalıyordu.
İşte tüm bu düşünceler eşliğinde son filmi beklemeye başladık. Artık biliyorduk ki karşımızda sıradan bir kahramanlık gösterisi yoktu. Her şey siyah ve beyaz değildi. Ne kimse göründüğü kadar iyi ne de kimse göründüğü kadar kötüydü. Hayat ya da içerisinde bulunduğumuz durumlar o kararlarımızı belirleyebiliyordu ki bu güzden kimseyi acımasız bir şekilde yargılamamak gerekirdi.Nolan, zihnimizle oynamıştı, izlediklerimizin bir amerikan hikayesinden fazlası olduğuna bize inandırmıştı.Eğer hazırsanız, sinemseverler için artık rüya bitiyor, Amerikan Rüyası ise tam da şimdi başlıyordu. Kurduğumuz her şeyi yıkma zamanıydı…

Anarşist düşünür Bakunin der ki, yıkıcı tutku yaratıcı tutkudur. Yeniden yaratabilmek için önce yıkmak gerekir. Nolan, hiç Bakunin okumuş mu bilmem ama Dark Knight Rises filmi ile birlikte zihnimde kurmuş olduğu her şeyi yerle yeksan ettiği bir gerçek. İlk 2 filmin aksine tam bir kahramanlık hikayesiyle çıkıyor bu sefer Batman karşımıza. Öyle şaşalı bir hikaye ki onunkisi, sonunda Batman’in heykelini bile dikiyorlar ulu Gotham’a. Evet film aksiyon olarak ne bekliyorsak veriyor. Evet, senaryoda bazı eksiklikler var. Ama film bu sefer her şeyi o kadar yüzeysel ele alıyor ki herhangi bir şeyi kurcalamak bile bana mantıklı gelmiyor. Film öncesi fragmanı gösterilen “The Expendables 2” tadında adeta film. Hiç sıkılmadan izleyeyebileceğiniz ve sinemanın kapısından ayağınızı dışarı attığınız anda unutacağınız bir aksiyon bombası. Diğer yazar arkadaşlarım zaten çoğu karakterin karton kaldığı, filmdeki mantıksal hatalar gibi konulara değinmiş. Ben onlardan bahsetmeye bile gerek durmuyorum. Dediğim gibi, Nolan zihnimde 2005’ten bu yana kendi Batman’i adına ne inşa ettiyse hepsini yıkıyor. Geriye ise Amerikanın kahramanı Batman kalıyor. Bu sefer kötü karakter zihinleri kurcalamayacak kadar saf. Söylenmek istenen de Komünizm ancak böyle mankafalarının düşüncesi olabileceği herhalde. Gotham kentinde her şey yıkılıyor, otorite yıkılıyor ve tüm bunları yapanın aslında sadece aşık bir piyon olduğu ortaya çıkıyor. Bir Amerikan filminden de daha fazlasını beklemek saflık olurdu herhalde. Hele ki işin içinde milyon dolarlar ve yüce Amerikan ulusunun şanlı duyguları varken.
En nihayetinde Nolan 7 yıla yayılan seri boyunca bizi güzel bir gezintiye çıkarıyor ve nereden aldıysa tam da oraya bırakıyor. Aklımızda da en baştaki soru kalıyor, Nolan neden bu seriyi ele aldı ki?
Herkese iyi seyirler.

Kategoriler
izlenim

God Bless GothAmerica: The Dark Knight Rises

DİKKAT: Yazı filmle ilgili ciddi spoiler’lar (sürprizbozan) içermektedir!

The Dark Knight Rises’ın vizyona girişi ile bir üçleme daha sona erdi. Christopher Nolan’ın el atıp dirilttiği, çokça söylendiği gibi kahramana saygınlığını kazandırdığı bu üçleme hakkında çok şey yazılıp çizildi, yazılıp çizilmeye de devam edilecek. Nolan 2005 yılında kotardığı ilk filmle epey olumlu eleştiri toplamış, gişeden de mutlu ayrılmıştı. Batman Begins herkesin yüzlerce kez dediği gibi yapımcıların çizgi-romanlara olan bakışlarını değiştirmiş, bu konuda bir devrim yapmıştı. “Abartıyorsun” diyenler olacaktır, ama abartmıyoruz. Bizzat Marvel’ın CEO’larının yaptığı açıklamalar, diğer stüdyoların ortaya koyduğu çizgi-r0man uyarlamaları Nolan’ın bir devrim yaptığının kanıtıdır. Batman Begins’ten sonra yapılan uyarlamalar izlendiğinde çoğunda bir Batman Begins etkisi rahatlıkla görülür. Yönetmenin 2008 yılında vizyona soktuğu The Dark Knight elde ettiği gişe ve aldığı onlarca olumlu övgü ile kısa bir sürede modern klasiklerin arasına dahil oldu. Tabi o meşhur soru da hemen ortaya atıldı: “Nolan TDK’dan daha iyi bir film çekebilecek mi? Heath Ledger da yok artık. İşi çok zor”.

Çoğu kişi Nolan’a güveniyordu, Joker/Heath Ledger olmasa da Nolan’ın sağlam bir finale imza atacağına emindi. İki Batman arasında kotardığı Inception (2010) da epey beğenilip sağlam bir gişeye imza atınca neredeyse tüm şüpheler yok olmuştu.

Ben ise genelin aksine The Dark Knight’ı başarısız buluyorum. Sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeceğim. Kimileri Burton’ın uyarlamalarını çizgi-romana daha yakın diye sever, kimileri de Nolan’ın uyarlamalarını daha ciddi, sululuktan, komediden uzak, gerçekçiliğin dibine vurulmasından ötürü, içinde (diğer Batman’lerden daha fazla) felsefe ve psikolojik çözümlemeler barındırdığı için daha çok sever. Ben iki üçlemeyi de sevmiyorum. Burton’ın tarzından hoşlansam da ortaya koyduğu Batman’lere katlanabildiğimi söyleyemem. Nolan’ın çektiği son iki Batman’i de çeşitli sebeplerle sevemedim. Nolan’ın üçlemesini bütün defolarına (aslında defodan öte bir durum söz konusu) rağmen çizgi-roman uyarlamalarına getirdiği yeni soluk, Batman’e kazandırdığı saygınlık ve teknik açıdan neredeyse kusursuz olmalarından ötürü önemsiyorum. Başta da belirttiğim gibi The Dark Knight bana göre vasat bir film. İlerleyen satırlarda buna kısaca değineceğim.

Gelelim asıl meselemiz The Dark Knight Rises’a. Yukarıda da belirttiğim gibi herkes Nolan’a güveniyordu. Bense “The Dark Knight’taki o muazzam hataları tekrar etmezse benim için kafidir” diye düşünüyordum. Tabi ben de beklenti içindeydim. Lakin ne yazık ki ama ne yazık ki karşımızda vasat, yer yer vasatın altına dahi inen bir film var. Bunun suçu kimde peki? Nolan’da mı, stüdyoda mı, David S. Goyer’da mı? Neden böylesine ucuz bir filme imza atıldı? Ama daha önemlisi Nolan bu filmi izlediğinde filmindeki mantık hatalarının ve problemlerin farkına varamadı mı? Bu sorulara cevap alacağımızı hiç sanmıyorum. Suçun kimde olduğu pek fark etmiyor. Karşımızda sadece Batman üçlemesinin değil Nolan’ın kariyerinin en kötü filmi var. Ama tüm bu olumsuz yargılara rağmen filmin Joel Schumacher’in Batman’lerini havada karada tokatlayacak kalitede olduğunu söyleyebiliriz. En azından bu açıdan sevinebiliriz.

Yukarıda son Batman için “T.D.K.’nın hatalarını tekrarlamazsa yeter bana” diye yazmıştım. The Dark Knight’ın onca problemleri arasında en göze çarpanı onlarca karakteri ve bu karakterler arasındaki ilişkileri 152 dakikada anlatmaya çalışması olarak göze çarpıyordu. Joker, Harvey Dent ile Joker arasındaki mücadele, Harvey Dent ile Two Face arasındaki çatışma, Batman ile Bruce Wayne arasındaki çatışma, Batman ile Two Face arasındaki mücadele, Joker-Mafya mücadelesi, Bruce-Rachel-Harvey arasındaki aşk üçgeni, Jim Gordon, Batman-Joker mücadelesi, Wayne Co.’daki bir çalışanın Bruce Wayne’i tehdit etmesi ve daha nice karakter, mücadeleler, çatışmalar, olaylar 152 dakikada anlatılmaya ve çözümlenmeye çalışılıyordu. Tabi ki altından kalkılamıyordu. Film başlangıcından sonuna dek odak noktasını yitiriyor, ne anlatacağını, neyi ne kadar anlatacağını şaşırıyordu. Kimi önemli konuların üstünden hızla geçiyor, kimilerini sakız gibi uzatıyordu, dengesiz bir film çıkıyordu ortaya. Bu durum filmi vasat kılmaya yetiyordu da artıyordu. Ne yazık ki Nolan hatalardan ders çıkarmadığı gibi bu hatalara yenilerini ekliyor.

Tıpkı The Dark Knight’taki gibi birden fazla karakteri ve olayları senaryosuna dahil eden Nolan bu karakterler arasındaki mücadelelerde odağını yitiriyor. Bane ile açılıyor film. Tıpkı açılış sekansında olduğu gibi finale dek çoğu sahnede Bane’in acımasız bir insan evladı olduğunu anlatıyor Nolan. Bu sırada Bruce’un ruhsal portresini çıkarıyor, Selina’yı anlatmaya çalışıyor, eski karakterleri tekrar sahneye çıkarıyor, yeni karakterlerden Blake’i tanıtıyor, Miranda Tate’i gösteriyor, Dr. Jonathan Crane’e az biraz odaklanıyor, Jim Gordon’ın Bane ile mücadelesini, Batman’in düşüşünü ve yükselişini, Bruce’un Miranda ile ve Selina ile ilişkisini, darbenin halk üzerindeki etkisini, kapitalizmin yok olmasının sonuçlarını, komünizmi ve nükleer tehlikeyi anlatmaya yelteniyor. Kısacası gene fazla kahraman ve anti kahramanı kısa sürede anlatmaya çabalıyor Nolan. Bu karakterlerin hakkının verilmediğini, bu karakterlerin hakkının verilmemesi de filmi olumsuz yönde etkilediğini söylemek mümkün.

Karakterlerden sözü açtık, öyle devam edelim. Bakın Nolan’ın uyguladığı taktik, yani bir sürü karakteri kısa sürede anlatma taktiği çizgi-romanlarda işe yarayabilir ama sinemada yaramaz. Elbet bir yerden sonra ip kopacak, bazı karakterlere daha fazla süre verilirken bazıları harcanacak, bazı olaylar izleyeni etkileyemeden hızla anlatılacak. The Avengers (2012)’ın, The Dark Knight (2008)’ın, Spider-Man 3 (2007)’nin sorunu da tam olarak buydu. Fazla karakter, daha fazla olay… Bu durum filmde Bane, Bruce, Blake, Selina ve Miranda gibi film için hayati derecede önemli karakterlerin hikayelerinin doğru dürüst anlatılamamasına neden oluyor. Miranda’dan başlayalım. Bizlere Bruce’un şirketinin CEO’su olarak tanıtılıyor. Daha sonra onu gördüğümüz her sahnede yönetmen onu derinleştirmek yerine bambaşka şeylerle meşgul oluyor. Miranda’yı iki üç sahnede gördükten sonra birden bizlere Miranda’nın aslında Gölgeler Birliği’nin lideri Ra’s Al Ghul’un kızı olduğu söyleniyor. Daha Miranda derinleştirilemeden, hikayesi anlatılamadan Talia Al Ghul anlatılmaya çalışılıyor. Aslında anlatılmıyor, sadece söyleniyor. Miranda kendisinin Talia olduğunu söyledikten sonra tüm planı, yani Gotham’a darbe yapıp iktidarı suçluların eline vermeyi kendisinin kararlaştırdığını anlıyoruz. Lakin Miranda’nın derinleştirilememesi, Talia’nın bir addan ibaret olması tüm hikayeyi zedeliyor. Bu durum, yani Miranda/Talia’nın anlatılamaması Bane’i de etkiliyor. Kaslı bir aşıktan öteye gidemeyen bir karakter çıkarılmış oluyor. Bane’in tüm bunları yapmasının altından zekice şeylerin çıkmasını beklerken tam bir klişe olan “Aşkım için yaptım”ın çıkması açıkçası üzüyor.

Sadece Bane de değil anlatılamayan. Selina da doğru dürüst anlatılamıyor. Kendisi hakkında bir kaç bir şey fısıldıyor Nolan kulaklarımıza ama ne yazık ki bu fısıltılar karakterin derinleştirilmesine yetmiyor. Ayrıca Anne Hathaway’in 13 dakikalık ‘featurette’de belirttiği gibi karşımızda Nolan’ın Kedi Kadın’ı duruyor. Nolan’ın tüm karakterlerine yaptığını Selina’ya da yaptığını söyleyebiliriz. Seksi, femme fatale, cazibeli bir Selina yok karşımızda. Kedi Kadın ise hiç yok. Ama buna zaten hazırlıklı idik. Selina’nın çoğu özelliği törpüleniyor ama törpülenenler yerine başka şeyler koyulmuyor ne yazık ki. Gene de Bruce’u uykusundan uyandırması bakımından hikaye için önemli olduğunu söylemek mümkün. Ve gelelim Bruce’a. Bruce’un derinleştirilmediğini söylersek çarpılırız. Ama Bruce’un düşüşü ile yükselişi arasındaki süre çok ama çok kısa olunca ne yazık ki bazı şeyler inandırıcılıklarını yitiriyorlar. Nolan’ın Bruce’un düşüşü ile yükselişine fazla zaman harcayamaması tamamen yaptığı seçimlerden kaynaklanıyor. Örneğin olaylara Miranda/Talia’yı ve hatta Selina’yı dahil etmemiş olsaydı geriye kalan sürelerde Bruce’un düşüşü ile yükselişini daha sağlam bir şekilde irdeleyebilirdi. Kısacası karakterlerde sorun çok. Bu da etkileyici karakterlerin ortaya çıkmamasına neden oluyor. Filmden sonra aklımızda Bane’in sesi kalıyor ve belki görüntüsü ama onlar da hızla siliniyorlar. Peki Joker’i unutan var mı aramızda? Yönetmenin Joker’i oya gibi işlemesi, Batman’in sahnelerinde dahi Joker’i anlatması ile etkileyici bir karakter ortaya çıkıyordu. Nolan aynı şeyi Bane’de ve Miranda’da başaramıyor ne yazık ki. Kötü kahramanları etkileyici olmayan bir film olup çıkıyor The Dark Knight Rises.

Gelelim hikayedeki klişelere. Açıkçası The Dark Knight Rises’a gitmeden önce karşıma nükleer terörü anlatan bir film çıkacağını tahmin etmiyordum. Tabi ki Bane’in Gotham’a olabildiğince zarar vereceğini biliyordum ama bunun daha filmin ortasında nükleer bombaya bağlanacağını düşünmemiştim. Son otuz-otuz beş senede nükleer bomba o kadar çok işlendi ki filmlerde berbat bir klişe haline gelmesi kaçınılmazdı. Nolan gibi filmleri üzerinde epey uğraşan ve klişeler kullanmamaya çabalayan bir yönetmenin böylesi bir klişeyi filmine dahil etmesi ve buradan bir gerilim yaratmaya çalışması üzücü. Tek klişe de bu değil ne yazık ki. Gordon’ın bombayı durduracak aleti bombaya yerleştirecekken düşürmesi, kahramanın şehir zarar görmeden bombayı son anda imha etmesi, bombanın patlamasına bir dakika kala esas kızla öpüşmesi, bombayı yapanın bir Rus olması (kötü Ruslar klişesi), Bruce’un düştüğü hapishanedeki ulvi yaşlı adam ve daha onlarca klişe. Bazıları kolayca göz ardı edilebiliyorlar, ama bazıları ne yazık ki Nolan gibi bir yönetmene yakışmıyorlar.

Filmin politik söylemleri de filmi olumsuz anlamda etkiliyor. Nasıl ki Nolan’dan finali nükleer bombayla yapan bir film beklemediysem “God Bless Gotham/America” gibi bir politik söylem de beklemiyordum. Yönetmenin önceki filmi The Dark Knight ve ilk filmi Batman Begins’te ‘gothic’siz bir ‘Gotham’ mevcuttu. Evet, buraya Gotham demek biraz zordu. Yönetmen gerçekçiliği önemsediği için Gotham’ı da Şikago ve New York’a benzetiyordu ama çizgi-romandaki Gotham’dan da parçalar bulmak mümkündü. Bu filmin ise Gotham’da geçtiğini söylemek mümkün değil. Parçalanmış ABD bayrağı, ABD’nin marşı, Gotham’ın karanlığı yerine New York’un aydınlığının tercih edilmesi ve politik söylemleri ne yazık ki The Dark Knight Rises’tan çok şey alıp götürüyor. Bush’un politikalarının övülmesi, devrimin yanlış tanıtılması ve sistemin kutsanması işin tuzu biberi oluyor.

Oyunculuklara ve aksiyon sekanslarına değinmeden bitirmeyelim yazıyı. Christian Bale Bruce rolünde alışkın olduğumuz performansını sergilerken yönetmenin tutumundan ötürü filmin en kötü performansı Marion Cotillard’a ait oluyor. Kendisinin yapabileceği bir şey yok ne yazık ki. Michael Caine özellikle Bruce’a veda ettiği sahnede ustalığını konuşturuyor, zaten bu sahneden sonra da kendisini ancak finalde görebiliyoruz. Gary Oldman, Anne Hathaway, Joseph Gordon-Levitt de alışık olduğumuz performanslar sergiliyorlar. Tom Hardy’nin performansı ise gene Nolan’dan ötürü heba olup gidiyor. İlk başlarda sağlam performans sergileyen aktör ne yazık ki karakterinin hikayedeki rolü azaltılmaya başlanınca yavaş yavaş etkisini yitiren bir performansa imzasını atıyor. Bu da akılda kalıcı performansın filmde olmamasına neden oluyor. Aksiyon sekansları da keza öyle. İkinci filmdeki sahneler ne güzeldi halbuki! Bu filmdeyse Nolan, Fritz Lang gibi binlerce figüranlı aksiyon sahnelerine imza atmaya çalışıyor. Lakin kusura bakmasın, pek başardığı söylenemez. 1100 figüranın birbirine girdiği o sekansların yönetimi fena halde kötüydü. Karşı çıkacak olanların Martin Scorsese’nin Gangs of New York (2002)’unu izlemelerini öneririm. Şehirdeki yüzlerce figüranlı çatışma sekansları nasıl çekilirin dersini veriyordu Scorsese. The Dark Knight’ın gerisinde aksiyon anlamında da kalınıyor.

Fazlasıyla zaafı, problemi, mantık hataları var filmin. Fakat tüm zaaflarına rağmen film kendisini izlettiriyor. Geçen seneden beri bilinçaltımıza pompalanan “Destansı bir final”den çok uzak bir final karşımızdaki. Gizlilik politikası yerine “çektiğin her sahneyi spot, fragman, featurette şeklinde nete aktar” şeklinde bir pazarlama politikasının güdülmesi de filmden alınacak hazzı azaltıyor. Neredeyse her sahneyi fragmanlarda ve spotlarda gördüğümüzden filmde çok az şaşırıyoruz. Sonuçta belirttiğim gibi yılın en vasat işlerinden bir tanesi The Dark Knight Rises. Nolan üçlemesini bu şekilde bitirmemeliydi.

Kategoriler
seçki

Christopher Nolan’dan Batman’e Mektup…

Alfred. Gordon. Lucius. Bruce… Wayne. Benim için çok önemli isimler haline geldiler. Bu karakterlere ve onların dünyalarına veda etmeme üç hafta kaldı. Oğlumun dokuzuncu yaşgünü. Tumbler’ı (Batman’in arabası) farklı maketlerden aldığımız rastgele parçalarla evimin garajında bir araya getirip yapıştırdığımızda doğdu. Çok zaman geçti, çok değişiklikler oldu. Bir çatışmanın veya helikopterin olağanüstü gözüktüğü setlerden, kalabalık figüran ordularına, bina patlamalarına veya binlerce metre yüksekteki bir kıyamete alıştığımız günlere doğru değiştik.

İnsanlar hep bana “Bir triloji mi planladınız?” diye soruyor. Bu soruya maruz kalmak, “Büyümeyi, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı planladınız mı” sorusuna maruz kalmaya benziyor. Yanıtı komplike. David ve ben Bruce’un öyküsünün kabuklarını kırdığımızda, sonradan gelebileceklerle flört ettik, sonra kendimizi geri çektik ve geleceğe derinlemesine bakmayı istemedik. Bruce’un bilemeyeceği şeyleri bilmek istemedim; onunla yaşamak istedim. David ve Jonah’tan bildikleri herşeyi ilk filmin yapım aşamasına taşımalarını söyledim. Oyuncular ve ekip, elindekilerinin hepsini ilk filme verdiler. Hiçbirşey elde tutulmadı, bir sonraki filme saklanmadı. Bütün şehri inşa ettiler. Sonra Christian ve Michael ve Gary ve Morgan ve Liam ve Cillian şehrin içinde yaşamaya başladılar. Christian, Bruce Wayne’in hayatından büyük bir ısırık aldı ve dibine kadar ilginç hale getirdi. Bizi bir pop-ikonunun beynine taşıdı ve tek bir an bile Bruce Wayne’in hayalperest metodlarının doğasından uzaklaşmamamızı sağladı.

İkinci filmi yapacağımı hiç düşünmemiştim- kaç devam filmi iyidir ki? Niye o zarları atayım ki? Ama öykünün Bruce’u nereye götürdüğünü anladığımda ve bir muhalifin kaçamak bakışlarını gördüğümde, benim için olmazsa olmaz hale geldi. Takımı yeniden toplayıp, Gotham’a geri döndük. Üç yılda değişmişti. Daha büyük. Daha gerçek. Daha modern. Ve kaostan doğan yeni bir güç öne çıktı. Korkutucu palyaço, Heath tarafından dehşetli bir şekilde hayata geçirildi. İlk filmimizde hiçbirşeyi arkamızda saklamamayı tercih etmiştik, ama o zaman yapamayacağımız şeyler vardı – esnek bir boyuna sahip Bat giysisi, Imax’te çekmek ve diğer ürktüğümüz şeyler – Batmobile’i yok etmek, kötü karakterin kanlı parasını konvensiyonel bir motivasyona aldırmadığını göstermek için yakmak. Bir devam filminin sözümona güvenli yanlarını, ihtiyatı rüzgara savurmak ve Gotham’ın en karanlık köşelerine gitmek için ehliyet olarak kullandık.

Asla bir üçüncü film olacağını düşünmemiştim – iyi bir ikinci devam filmi var mı ki? Ama Bruce’un yolculuğunu merak etmeye devam ettim ve David’le birlikte bu sonu keşfettiğimizde, o sonu kendim için görmek zorundaydım. İlk günlerde garajda fısıldamaya bile korktuğumuz yere geri dönmek zorundaydık. Herkesi Gotham’da bir tur daha atmak için geri çağırdım. Dört yıl sonra hala oradaydı. Hatta biraz daha temiz biraz daha cilalı göründü. Wayne Malikanesi yeniden inşa edildi. Tanıdık yüzler geri döndü – hepsi biraz daha yaşlı, biraz daha bilgeydi… Ama herşey göründüğü gibi değildi.

Gotham, temellerinden çürümeye başlamıştı. Yeni bir deccal dipten köpürüyordu. Bruce, Batman’a bir daha ihtiyaç duyulmayacağını düşünmüştü ama hatalıydı, aynı benim olduğum gibi. Batman geri dönmeliydi. Sanırım her zaman geri dönecek.

Michael, Morgan, Gary, Cillian, Liam, Heath, Christian… Bale. Benim için büyük anlamı olan isimler. Gotham’da pop kültürün en büyük ve dirençli figürlerinden biriyle geçirdiğim zaman, bir film yaratıcısının umduğu en zorlayıcı ve ödüllendirici deneyimdi.

Batman’i özleyeceğim. Onun da beni özleyeceğini düşünmek istiyorum ama hiçbir zaman özel bir duygusallık taşımadı.