Kategoriler
haber

Bir Behzat Ç. İzleyicisi’nin İtirafları

ÖYS:Uzun süredir Türk dizisi izlemediğini tespit ettik.Neden şimdi Behzat Ç.?

İtirafçı: Doğrudur; fakat yanlış anlaşılmasın, yabancı dizilere de aynı mesafe de duruyorum. Sırf, Cnbc-e dizileri izledikleri için kendilerini çağdaş zanneden tiplere de delleniyorum. Yerli dizi izleyenlerden bir gömlek daha üstünler akılları sıra. Ulan, senin ne farkın var ki, sen de önüne koyulandan ayırt etmeden yiyorsun, sen de bilmem kaç sezon peşinden gidiyorsun bir dizinin. Bana, ‘ama onlar daha kaliteli ayağı’ yapmasınlar şimdi! Tamam, bir kıyaslamaya gittiğimizde onlar birçok yönden daha baskın çıkacaklardır; ancak hepsi mi çok iyi be kardeşim! Ha, bir de şu var: Adamlar, işlerini o kadar iyi makyajlıyorlar ki o makyajı temizleyip gerçeği görmek daha zorlaşıyor.

Ö:Kes traşı, anladık! ”Neden Behzat Ç.?” soruma gel.

İ: İlk bölümüydü sanırım, baktım bir adam delleniyor, bağırıyor-çağırıyor… Yine bilindik bir Türk dizisi (acı, keder, ızdırap, beylik laflar, toplumun hangi tabakasından olursa olsun inanılmaz şeyler yaşayan insanlar…) ile karşı karşıya olduğumu düşündüm ve kanal değiştirdim. Sonra üzerinden bir on bölüm rahat geçmiştir ki yine rastladım ve bu kez ekranda sahici bir şeylerin döndüğünü gördüm. En başta dili öyle geldi ve çekti beni ve o gün bugündür de izliyorum işte.

Ö:Adamlar sürekli küfrediyor ve kafayı çekiyorlar, buna mı sahici diyorsun?

İ:Evet, küfrediyorlar; çünkü küfürleri oraya koyan senarist de, ağzından savuran oyuncular da küfrün aslında hayatımızın bir parçası olduğunu gösteriyorlar. Sorabilirsiniz, ”Hayatımızın her parçasını koyabilir miyiz kurmaca dünyasına?”, bu mümkün aslında, ancak neye ve niçin hizmet ettiğinin bilincinde olmamız gerekir. Üstelik küfürlerden rahatsız olan Eda (Seda Bakan) ve Savcı Esra (Canan Ergüder) var. İsteyen pek ala onlarla özdeşim kurabilir. Ergenlere kötü örnek oluyor, ağızlarına pelesenk oluyor derseniz; o zaman ben de sorunun toplumsal bazda ele alınması gerektiğini söylerim. Biz, bireyler olarak karşımızdakilerini model olarak görmekten vazgeçip kendi şahıslarına münhasır bireyler olarak gördüğümüzde onların ağızlarındakileri de kopyala yapıştır yapmaktan vazgeçeriz. Kötü örnek oluyor, emniyet güçlerinin imajını zedeliyorlar diye sürekli alkol tüketmelerinden de rahatsız oluyorsunuz. Benim gördüğüm ise; alkolün, dizideki karakterlerin benliklerini tamamlayan bir parça olduğu, o kadar. Hatta bir bölümde Behzat (Erdal Beşikçioğlu) bir çok ülkede yasaklı bir içki olan absent içer; sinema filminde de esrar çeker. Şimdi soruyorum size, bu sahneler sırf süs olsun diye mi koyulmuşlardır? Ayrıca sahicilik derken, sadece küfürlerini ve sık alkol tüketimlerini anlamanız bence çok yetersiz kalır. Dizideki neredeyse her karakterin Ankara ağzını kullanmasının yanında bir de kendine özgü bir konuşma üslubu var. Tabi burada oyunculuk güçlerinin de önemli bir yeri var. Dizideki kişiliklerini yansıtır bir biçimde konuşuyorlar. Sözgelimi Harun (Fatih Artman)’un panik halde konuşmaları, Behzat’ın direk konuya geçilmesi için ”saçmasapan konuşma” demesi, Selim (Hakan Hatipoğlu)’in sinsiliğini belli edecek şekilde sinik ve kesik konuşmaları, Hayalet (İnanç Konukçu)’in düpedüz halkın göbeğinden geldiğini gösterir şekilde figüranlarla girdiği diyaloglar, Akbaba (Berkan Şal)’nın, yaralı geçmişinin bünyesinde bıraktığı izlerden dolayı atarlı lafları…

Ö: Mükemmel bir kadro diyorsun yani!

İ: Yok, öyle değil. Romanı da okumuş biri olarak bir çok kusur da buluyorum aslında. Ancak benim gibi düşündüğünü bildiğim bir kitle var ve bu kitle yerli dizilerimizdeki yapay oyunculuklardan, dilden; ajite edici senaryolardan, duygu patlamalarından, bıçkın delikanlılardan, her oyuncunun maymun gibi şebekliklere girdiği komedi bozuntularından, sıradan hayatlara sıradışı maceralar yaşatarak sınıfsal çöplüğe neden olan anlayıştan tiksinmiş ve kendini bu yüzden soyutlamış durumdayken Behzat Ç.’yi bir anlamda da iyi bir tepki olarak izlemeye başladı.

Ö:Yavvv, az önce yabancı dizi izleyenleri de aynı kefeye koyup savurmuştun; şimdi sadece bizimkilere bindiriyorsun.

İ: Dedim ya! Yabancı diziler makyajlı… Onları adamakıllı eleştirmek için ayrı bir soruşturma gerekir. Bizim dizilerin ne olduğu bir kilometreden farkediliyor. Ayrıca eleştirdim ama öyle ayrıntıya falan da girmedim; herkesin bildiği şeyleri tekrar ettim. Yoksa Okan Bayülgen’in yaptığı gibi zaten kendinden defolu olan bazı mankenleri, şarkıcıları, tv programlarını eleştirerek yeni yetmelere “Vay!!! çok zeki adam” dedirtmem kendime.

Ö: Oğlum sen şizofren misin?Ne yeni yetmesi, burda biz bizeyiz.

İ: Ha, pardon!

Ö:Kusur musur bişeyler diyordun, öt bakalım.

İ:Evet, Behzat ve ekibinden bahsediyorduk.Ekibi için Behzat bir baba figürü.Onun bu temsili durumu diğerlerinin (Harun, Akbaba, Hayalet, Eda ve Cevdet) işlerini icra etmesi açısından dizi başladığından beri statik halde kalmalarına neden oluyor. Behzat’a kıvraklıklar bahşedilirken mesela Harun; cinayet mahallinde veya cinayetlerin çözümünde aynı söylemleri tekrar ediyor, Akbaba; ceset analiz ediyor, Hayalet; bulunmak istenmeyenleri buluyor. Oysa ki bu karakterlerin sivil kişilikleri olabildiğince gerçekçi çizilmiş. Sivil ve resmi kişilikleri arasındaki üç boyutlu-tek boyutlu farktan dolayı dizinin polisiye yapısının kısmen de olsa zedelendiğini düşünüyorum. Bir diğer husus da Behzat ve ekibinin bir klan gibi olması… Aralarındaki samimiyete kimseyi dahil etmiyorlar ve dışarıda kalanların bakışları da yansıtılmadığında izleyici tek yönlü bir açıya hapsedilebiliyor çoğu kez. Ercüment Çözer(Nejat İşler)’in olduğu bölümler, ikinci sezon da Ahmet Uğurlu’nun oldukça farklı bir başkomiser karakteriyle diziye dahil edilmesi ve Cevdet (Berke Üzrek)’in bakışından Behzat ve ekibini görmemiz bahsettiğim kısır durumu ara ara da olsa değiştiren etmenler olarak mevcutlar. Yalnız, yiğidi öldürüp hakkını verelim. Hepsi de piyasanın üfürükten kahramanlar yarattığı bir dönemde gerçek birer anti-kahraman olmayı başarabiliyor. Öncelikle, gereksiz yere değerlerin yüceltilmesi işine soyunmuyorlar, cinayetlerin failleri karşısında üstten konuşmalar yapmıyorlar, kendi kişilikleri, algıları nasılsa o kadarını yansıtıyorlar.

Ö: Adam, o kadar derin devlete, amirlerine, mafyaya posta koyuyor. Nasıl da kahramanlık yapmıyormuş?

İ: Tamam, doğru. Derin devlete, siyasetçilere ve mafyaya atarlanıyor ama sadece o kadar. Şu ana kadar bu mecralarda yaşanan herhangi bir olayı çözebilmiş mi ya da çözse de istediği gibi neticelendirebilmiş mi? Hayır! Adaletin kucağına teslim edebildikleri ise sadece adi cinayetlerin faillerinden oluşuyor (Polat Alemdar’ın yaptığı gibi seyirciye suni katharsisler yaşatarak seyircinin gazını almıyor). Böylesi ülkemiz açısından daha gerçekçi değil mi sizce? ”Karanlık güçlere bu denli sataşıp da hala nasıl sağ kalabiliyor?” şeklinde bir sorunuz olsaydı sorunuzu gayet yerinde bulurdum. Söz konusu olan bir senaryo zaafıdır. Karanlık güç odaklarını vurgulamak için ille de Behzat’ın onlarla yüz göz olması gerekmez. Akıllarda artık iyice yer eden ”Behzat’a neden kimse bir şey yapmıyor-yapamıyor” soru işaretinin yarattığı önemli gediği kapayabilmek için Behzat’ın annesi Büyük Patron-Hanımefendi devreye sokuldu Behzat’ı en baştan beri koruyup kollayan kişi olarak. Belki de Emrah Serbes ve Ercan Mehmet Erdem’in en baştan beri düşündükleri şeydi; ancak Hanımefendi’nin birdenbire  seyircinin önüne atılmasını bahsi geçen gediği kapatmak için yapılmış bir kurgu oyunu olarak görüyorum. İlk sezon, romanın sağlam kurgusundan  hareket ettiği için son bölümde Şule’nin katil çıkmasının yadırgatıcı hiç bir yanı yoktu. Ercüment ve Behzat’ın (Habil ile Kabil) kardeş olma, Akbaba’nın ‘kesik parmak cinayetleri’ zanlısı olma ihtimalleri gibi sürprizlere  millet ayılıyor bayılıyor. Bense; bunları, temelleri sağlam olmadığı için masa başı manevraları olarak görüyorum. 3.sezonda kurgu oyunlarına çok bel bağlamamalarını temenni ediyorum; yoksa buz gibi soğurum.

Ö:Kurgu oyunları bu kadar çoksa eğer sen ve senin gibilerin ”bize özgü bir polisiye” lafı havada kalmıyor mu? Sonuçta adamakıllı bir seri katili olmayan bir ülkedeyiz ve cinayet nedenlerimiz de çoğunlukla töre, namus, alacak-verecek meselesi, cinnet geçirme vs.

İ:Haklısınız, ancak bardağın dolu tarafı da var ve o kısım bir dizi film için bence yeterli bir doluluğa sahip; üstelik de polisiye türünde zayıf kalmış bir ülkede yaşıyorsak… Dizide geçen bir çok cinayeti çözebilmek için bırakın çok zeki olmayı dedektif bile olmak gerekmiyor. Malum, cinayet sebeblerimiz adi olunca doğal olarak cinayetlerin çözümü de son derece sıradan olabiliyor. Cinayetlerden birinin soruşturmasında, bilgisine başvurmak için gidilen şahsın evinde, Harun’un gördüğü bir fotoğrafla ilgili kel alaka bir bağlantı kurup ”ahanda katili buldum” demesi ve buna benzer bir çok ayrıntı o bize özgülüğün verileri olarak dizide yer alıyor. Bir de Ankara faktörünü hem bir bürokrasi şehri hem de bir İç Anadolu şehri olarak iyi değerlendiriyorlar. Ayrıca birileri veya bazı çevreler rahatsız olur diye suya sabuna dokunmayan dizilerimiz gibi yapmayarak elini taşın altına koyması, sosyal sorunlarımızı  kurgusunun içine ustalıkla yedirmesi, adli sistemi, emniyet kurumunu ve o kurumdaki şahısları korkmadan eleştirebilmesini dizinin artı değerleri olarak görüyorum.Vatandaş olarak çok bayıldığımız, devlet kurumlarını ve o kurumların başındakileri yüceltme anlayışımıza karşı set çekiyor ve yüceltme mekanizmasının yapılan işle doğrudan bağlantılı olması gerektiğini belirtiyor. Dizideki Emniyet Müdürü’nü kirli ilişkilere girmiş ve makamını bu ilişkiler için kullanan birisi olarak tanıyoruz. Eğer ki ‘müdür’ün özel hayatı gösterilmiş olsaydı yozlaşmış olması kişisel bir nedene bağlanabilir ve kurumu işin içinden sıyrılabilirdi. Aynı şekilde özel yetkili savcının da sadece resmi kişiliğiyle dizide yer alması dizinin sadece şahışlara yüklenmek yerine bir anlayışa ve doğrudan devlet kurumlarına cesurca eleştirisini gösteriyor.

Ö:Şimdilik bu kadar yeter, sonraki sezona kadar tanık koruma programına alındın.

İ:Teşekkür ederim.

Kategoriler
haber

Altın Bamya’nın Ardından

Filmmor Kadın Filmleri Festivali kapsamında önceki gece Hollanda Başkonsolosluğu’nda yapılan törende sinemada erkek egemenliğini eleştirmek amacı ile dağıtılan Altın Bamya Ödülü‘nün sahibi Tolga Örnek’in yönettiği Kaybedenler Kulübü filminin oldu. Film aynı zamanda İzleyici Bamyası Ödülü‘nün de sahibi oldu. Erkek Karakter Ödülü Behzat Ç: Seni Kalbime Gömdüm filmi ile Behzat Ç., Harun ve Hayalet karakterlerinin olurken Handan İpekçi’nin yönettiği Çınar Ağacı’nın tüm kadın karakterleri de Kadın Karakter Ödülü‘ne layık görüldü. Törende dağıtılan diğer ödüller:

Senaryo: Kurtlar Vadisi Filistin
Üç Buçuk Bamya Ödülü:
Kolpaçino Bomba
Jüri Özel Tek Başlı Bamya Ödülü:
Misafir, Ağır Abi ve Günah Keçisi
Eşekarısı Cinsiyetçi Dil Ödülü:
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Dün öğle saatlerinde Twitter’da trending topic haline gelen ödüller, tartışmaları da beraberinde getirdi. Emrah Serbes, Behzat Ç’nin ödül almasını “Şahsen ben kazanmadım ama behzat ç.’ye verilen altın bamya’yı gönderirlerse vitrine koymaya hazırım, eleştiri kültürü adına önemli bir ödül” sözleriyle değerlendirerek olgun bir duruş sergiledi.

Kategoriler
seçki

Gerçekliğin Çöküşü ya da Kayıp Babanın İzinde: Polat Ç.

Konuk Yazar: Diego Nadas

Çöküş Manzaraları

İnsanlığa karşı işlenen suçlar müzesinde adı baş köşeye yazılacak kadar kıymetli biri Ewen Cameron. Kişiliği yeniden yapılandırmak amacıyla, “etkin biçimde nasıl işkence yapılır” meselesini bilimsel olarak ortaya koyan gerçek bir münevverdir kendileri. Cameron’un insanların hayatlarını çaldığı deneylerinin sonucunda ortaya çıkan hakikatlere bakacak olursak; işkence edilmiş birey öz savunma niteliklerini yitirir, direnme gücü azalır, hafızasını kaybeder, çocuksu bir ‘gerileme’ yaşar, otorite figürlerine karşı yatkınlık gösterir.

Naomi Klein, işkencenin sadece bireyler üzerinde etkili olmadığını aynı zamanda toplumun öz savunma niteliklerini yok ederek toplumu yeniden yapılandırabilmek için kullanıldığını anlatır Şok Doktrini kitabında. Kitap boyunca neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilmesi adına toplumları dize getiren işkence panoramalarına tanıklık ederiz. Neo liberal ekonomik planların çöreklendiği ülkelerde, demokrasiyi nasıl askıya aldığını, planları hayata geçirmek adına devletin zor ve baskı aygıtlarını nasıl kullandığını ayrıntılı biçimde anlatır kitap. Anlatılan senin, benim, bizim hikayemizdir. Klein’in kitabında farklı ülkelerle örneklediği ‘şok’ ların nerdeyse tamamını yaşamış bir ülkenin evladı olduğunuz için şansınıza şükredersiniz.

Postmodern fikriyatın kurguyla, olumsallıkla, oyunla neşe içinde kavradığı dünyada, neo liberaller fazlasıyla modern, ziyadesiyle ilerlemecilerdir. Endonezya’dan öğrendiklerini¡ Şili’de, Şili’de öğrendiklerini üstüne katarak başka ülkelerde uygulayan bilimsel bir akılla karşı karşıyayızdır. İlerleyen, halkları zulümle hafızasız bırakarak yeniden kurgulayan bir işkence aklıyla, kendisine yeni piyasalar arayan kapitalizmdir. Kapitalizm öylesine öğrenmiştir ki tarihten, yüz sene önce Irak’ta yapılanlara sömürgeleştirme diyebiliyorken, bugün bir halkın bütün geleceğinin çalınmasına demokrasi götürmek dememiz gerekiyor.

Anti komünist ve piyasacı bir darbe olan 12 eylül darbesi neo liberal ekonomik politikaların hayata geçirilebilmesi adına Türkiye halklarına uygulanmış işkence şokunun adıdır. 12 Eylül’ün, insan hakları ihlalleri ekseninde tartışıldığını, neden ve kimler adına yapıldığının siyaseten cevaplarının verilmediğini, olayın anlamsız bir iyi-kötü ahlakıyla örtüldüğünü görmek gelecek adına çok umut verici. Bütün ihalenin bir avuç generale kalması, toplumsal olarak yüzleşilmesi gereken bir vakanın sadece generallerle sınırlandırılmış sembolik bir davayla halledilmesi de bu ethosun bir parçası elbette. Yüzbinlerce kişi işkenceden geçirilirken buna sessiz kalan milyonların kimliği hiç sorgulanmadı ya da yüzbinlerce kişiye işkence için azımsanmayacak kadar faşiste ihtiyacımızın olduğu da… Kenan Evren, önce kurtarıcıydı sonra şeytanın kendisi oldu şimdi de herkesin günahlarının cezasını çekmesi gereken bir tür apoletli İsa’ya dönüştü.

Neo liberalizmin inşaası Latin Amerika’da nasıl sosyalistlerin, sendikaların, yoksulların kanları üzerinde kurulduysa, bu ülkede de aynı kitlelerin kanları üzerinde kuruldu. Denklem basit: Kenan Evren Pinochet ise Turgut Özal da Friedman’dır. Turgut Özal’ın demokrasi neferi olduğu bir ülkede Kenan Evren’i yargılmanın tek bir amacı olabilir: Evren’i beraat ettirmek. Tıpkı, mahkeme benim suçsuz olduğuma karar verdi diyen Ökkeş Şendiller gibi.

Kemalizmin günahlarından gözü dönmüş genç ve sivil ve iyi niyetli müslüman liberallerin aynı özeni kendi geçmişlerinden esirgemelerinin patolojisi ironik. Dahası, darbe neo liberalizme karşı durabilecek herkesin kafasına balyozunu indirirken, kendilerinin neden pamuklara sarıldığının, en aşırısından en ılımlısına örgütlenebilmeleri için neden teşvik edildiklerinin sırrı da pek karanlık olsa gerek. Ama buradaki en muazzam gerçeklik iflası, zulüm siyasetinin ortağı ve uygulayıcısı olmalarına rağmen, bütün bu geçmişten mazlum siyaseti ve tarihi kurabilmiş olmaları. Gerçeküstü diye ben buna derim! Breton mezarınde kıvranadursun. Oysa hakikat herkesin kendi geçmişine (ailesine) soracağı basit bir soruya bakıyor: 12 Eylül’de ne yaptınız?

Polat Ç

Kurtlar Vadisi, ülkede daha çok pornografik şiddeti ve faşist eğilimleri üzerinden tartışıldı. Aslında dünyadaki muadilleriyle kıyaslandığında şiddet gösterim biçimi açısından bu eleştiriyi hak etmez. Hele şiddetin her türlü gösterimine ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda, çok daha gerçekçi ve katı şiddet manzaralarına şimdiki dünyanın olanaklarıyla ulaşmak mümkünken. Faşist eğilimlere gelince, bin türlüsünü zaten Kirli Harry’den beri kendisini adaleti gerçekleştiren bir ceza aygıtı olarak gören (ki Behzat Ç. de bunun bir versiyonudur) proto-faşist karkaterlerde görüyoruz. Ama bunlar bu yazının konusu değil. Bu yazının konusu, yukardaki girişi yazmaya vesile olan durum: Kurtlar Vadisi’ni izleyen kitle bakımından nasıl algılandığı ve bu algının Behzat Ç. ile ortaklığı.

Kurtlar Vadisi askerde bir ayin gibi izlenir. Başka hiçbir zaman sessiz göremeyeceğiniz bir kitle huşu içinde odaklanarak diziyi izlerler. Dizi bittikten sonra dizideki karakterlerin gerçekte kim olduklarının analizini yapmaya başlar izleyenler. Bu izler kitlenin kendi kendine başardığı bir şey değildir. Kurtlar Vadisi, başladığı günden itibaren gerçekle kurgu arasındaki çizgiyi muğlaklaştırarak, izleyici kitleye bir simülasyon vaadetmiştir ve bu tepkinin altyapısını oluşturmuştur.

Kurtlar Vadisi, Kürt iş adamlarının öldürülmesinden Eşref Bitlis cinayetine kadar bu ülkede yaşanmış gerçek olayları kurgulayarak, kurgunun ötesinde bir gerçeklik algısı yaratmıştır. Bu yanıyla ‘gerçek’ten daha çekici ve kolaydır. Çünkü ‘gerçeği’ kurgulayarak bir bütün haline getirir. Gerçeğin sorularla arasındaki bağı kopararak her şeyin cevabını verir. Düşünsel nitelikleri zedelenmiş bir kitleye, gerçeğe benzeyen bir kurgu vererek yaşadıklarını anlamlandıracak cevaplar yaratmasını sağlar. İşkencelerle, şoklarla siyaset algısı affalatılmış, dumura uğratılmış bir halkın siyaseti ancak Kurtlar Vadisi şeklinde kavrayabilmesi ve siyasete sadece bu biçimde dahil olabilmesidir olan biten. Aktif, katılımcı ve dönüştürücü bireyler yerine pasif, izleyici, uyan çocuksu bir kitle istenmiştir; o kitle de siyasetle bu biçimde ilişki kurmaktadır. Yeri gelmişken söylemeden geçmemeli, demokrasinin bir oy rejimine indirgenmesi de bu durumun başka bir tezahürüdür.

Bu noktada, Behzat Ç. ve Kurtlar Vadisi tamamen farklı kitleler için aynı işleve sahiptirler. Polat Alemdar, muhafazar milliyetçi kitlelerin simülasyonudur. Onların vicdanı ve yumruğudur. Nasıl, Kurtlar Vadisi gerçeklikle arasındaki çizgiyi muğlaklaştırarak kendisini bir diziden çok bir simülasyona dönüştürdüyse bir benzerini Behzat Ç. farklı bir kitle için yapmıştır. Hrant Dink cinayeti, Ahmet Şık’ın tutuklanması, Cumartesi anneleri gibi meseleleri işlediği bölümlerle kurgunun ötesine geçerek, bir dizi olmaktan çok belirli bir kitleye gerçekliği yeniden anlamlandırma ve katharsis olanağı veren bir simülasyona dönüştü. Hatta giderek benzeri tüketim nesneleriyle birlikte bir kimlik ayracı oldu.

Biraz liberal, biraz solcu, biraz kentli, biraz yerli, biraz evrensel her şeyin birazından oluşturulmuş yamalı bohça bir kimliğe sahip bir kitlenin duvara çarpan vicdanıdır Behzat. Ters ikizi Polat gibi muzaffer, yenilmez ve karşı konulmaz değildir. Polat A. yankılandığı kitlenin fetihçi ve kazanan dilinin temsilcisi olarak üç kişiyle ülke basarken, Behzat tezahürü olduğu kitlenin dünyadaki konumunun aynası olur: hakiki bir kaybeden! Sistemin içinde yaşayan ama o sistemin huzursuzluğunu vicdanında hisseden bir kaybeden. Haktan yana vicdanının izinde bir adam. Haksızlıkların karşısındadır ama gidebileceği de çok yer yoktur. Duvara çarpar durur sonunda da kayışı koparır. Ama bu gitme çabası bile bizim gerçek hayatlarımızla göze alamadığımız arzuların temsilcisi yapmaya yeter de artar. Söyleyemediklerinizi sizin için söyleyen biridir ekrandaki. Tutunmaya çalıştığımız hayat dilimizin sınırlarını belirler. Sonunda sadece bir kurguda amirinize “götün yemedi mi?” diyebilirsiniz.

Vicdan Babaları

Polat ve Behzat karakterleri başlı başına otorite figürleridir. Cameron’un deneylerinden çıkan hakikatlerden biri de işkence edilmiş bireylerin otorite figürlerine (baba figürü arayışında oldukları) karşı yatkınlık duymalarıdır. Polat Alemdar’ın milliyetçi muhafazakar kitlelerin ‘sembolik baba’sı olmasında bir acayiplik yok. Ama liberal-sol kitlenin sembolik babasının, “vicdanı temsil edenin bir polis” olması sadece bu toprakların başarabileceği bir ironi. Burada en önemli kavram vicdan. Vicdan o kadar simyalı bir kavram ki sistemin zor aygıtlarından birinin halis bir temsilcisiyken bile sizi bir kahramana dönüştürebilir.

Vicdan, sistemin bütün çarpıklıklarını normalleştiren siyaset dışı bir kavramdır. Tam da vicdan kavramına kullanım değeri yükleyen dünyanın yaşamasını sağlar. Vicdan, birinin maaşı bir diğerinin ayakkabı parasına denk düşenin karşılaştığı anda ortaya çıkar, huzursuzluğu örter ve bize yeniden iyi biri olduğumuzu hissettirerek bütün çıkarlarımızın arasına çöreklenir. İhtiyacımız olan her an elbette kullanılmak üzere. Ece Temelkuran’ın Sınıfsız Domatesler yazısı şahane bir siyaset sürçmesi yazısıydı. Liberal-sol-kentli- vicdanlı bir kitlenin, kendine söyleyemediklerini ya da gizlice söylediklerini apaçık ifade etmişti: Bir eşitsizlik durumunu duygularımızla örtebilir miyiz? Ama herkesin sözsüzce geçiştirdiğini ulu orta söyleyince aynı güruhun biriken huzursuzluğunun cadısı oldu.

Vicdan sözcüğünün bugünlerde bu kadar çok çınlamasında bir acayiplik yok. Başka bir dünyayı kurmanın politik imkanının reel olarak kalmadığı yerde, kendi kişisel yazgılarımızın çıkarlarına tutunmuş olarak yaşadığımızda, elimizde sadece en dolaysız duygular kalıyor. Samimiyet gibi, vicdan gibi. Çünkü sosyalist siyasetin, yaşadığımız hayatları kavramak ve ötesinde değiştirmek için kavramlar üretemediği, ürettiği kavramları kitleselleştiremediği ve bir güce dönüştüremediği bir zamanda herkese kendi vicdanından başka nefes alacak yer kalmıyor. Ama bu cehennemde bir nefesin ötesine geçtiğinde, hayatın nefes alınamayacak kadar vicdana muhtaç olduğunu düşünenler kendi vicdanlarına aşık olduklarında, lanetledikleri dünyanın tabutundan bir çivi daha eksiliyor.

Kategoriler
izlenim

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm: Sinemada Dizi(!) Keyfi

Behzat Ç.’nin sinema filminin yapılacağı haberi tüm Behzat Ç. hayranları gibi beni de heyecanlandırmıştı. Türk dizi tarihinin en aykırı polisi, türk sinema tarihinin en aykırı polis karakteri olmaya da adaydı. Nitekim fazla beklememize de gerek kalmadan film geçen hafta gösterime girdi. Ama bir hayal kırıklığıyla… Durum en azından benim için böyleydi. Çünkü mevzubahis film bir sinema filmi olmaktan çok, sinema salonlarında gösterilen Behzat Ç. dizisinin herhangi bir bölümü olmaktan öteye geçemiyordu.

Dizinin beyazperde uyarlaması sanki arkasından atlı kovalıyormuş gibi çekilmişti, aceleciydi, hikâyesini kotaramamıştı ve hikâyesinde, ona katacağı yenilikler, buluşlar, zekâ pırıltılarından yoksundu. Film, bunun yerine Behzat Ç.’nin televizyondan anımsadığımız anormalliklerine yaslanan, önceden edinilmiş hazır bir izleyici kitlesinin sadakatine güvenen ve hızını buradan almaya çalışan bir yapım olmuş izlenimi veriyordu. Hatta biraz daha öteye gidip televizyon dizisi olan Behzat Ç.’nin bazı bölümlerindeki hikâyelerin sinema uyarlamasında anlatılan hikâyesinden daha parlak olduğu bile söylenebilirdi.

Sinema filminin böylesi bir izlenim oluşturmasının en önemli nedeni daha en başta nadide bir karakter olan Behzat Ç. ve arkadaşlarına daha geniş, bilinenden farklı bir bakış oluşturulamaması. Bu seçim, zaten elde Behzat Ç. gibi hazır bir karakter varken fazla risk almamak ve seyirciyi kaybetmemek adına yapılmış olabilir. Hatta bunu bir yere kadar anlayışla da karşılayabiliriz. Fakat gelin görün ki Behzat Ç.’nin bu defa çözmek durumunda olduğu polisiye vaka, bu film dışında başka herhangi bir polisiye filmde de karşılaşabileceğimiz herhangi bir hikâyeden çok da farklı değil.

Filmde Behzat Ç. kamera önünde o kadar geniş bir yer kaplıyor ki daha filmin ilk sekansında görünen, seyirciden gizlemeden anlatılmasına karar verilmiş olan katil, filmin ilerleyen bölümlerinde giderek arka plana düşüyor, vurgusunu yitiriyor. Bu yüzden hikâye içindeki yeri giderek zayıflıyor. Bir bakıma polisiye filmlerin en önemli öğesi olan katil, film içinde kendine düşen işlevi tam olarak göremiyor. Başka bir deyişle seyirci bu polisiye filmi, filmdeki katilin bağlamından çok filmin “huzursuz” polisi bağlamında seyretmek zorunda kalıyor ki bu da -filmin başkarakterinin daha önceden izleyici tarafından çok iyi tanındığı düşünülürse- hikâyenin kendini tekrar etmesinden başka bir anlama gelmiyor.

“Behzat Ç.: Seni Kalbime Gömdüm” hikâyesinin ne derece etkili, özgün olduğunun sağlaması şu şekilde de yapılabilir: Filmde Behzat Ç. ve arkadaşları gibi aykırı kahramanlar yerine bildiğimiz alelade polis karakterler olsaydı seyircinin aklında filme dair ne kalırdı? Kendi adıma benim zihnimde pek bir şey kalmadığını söylemeliyim.

Sonuç olarak bu film, onu bir dizi filminin devam bölümlerinden biri olarak seyreden televizyon izleyicisini memnun etmiş olabilir ama sinema salonuna bir sinema filmi seyretmek için girenlerin beklentilerini tam olarak karşılayamıyor.