Kategoriler
haber

Bourne ve Sexy Beast Filmleri Dizileştirilecek

Universal stüdyosu film serisi Bourne‘u bu kez dizileştirecek. Önce Matt Damon‘lı üçlemeye imzasını atan, ardından Jeremy Renner‘ın başrolünde spinoff filmini çektiren, en sonunda da Damon’ı seriye döndürüp şansını tekrar deneyen Universal son film çok iyi eleştiriler alamayınca bu kez TV’nin yolunu tuttu. Yeni dizinin adı Treadstone oldu. Tim Kring‘in kaleme aldığı, Ramin Bahrani‘nin pilot bölümünü çekeceği dizi süper ajanlar yetiştiren ama bu ajanları kirli emelleri için kullanan Treadstone programına olacak. Jason Bourne’a yer verilip verilmeyeceğini, film serisinin bazı oyuncularını dizide görüp göremeyeceğimizi bilemiyoruz. Bildiğimiz şey, Damon’ın diziyle yapımcı/senarist/oyuncu olarak bağı yok. Bourne’a yer verilirse ajanı başkası oynayacak. Diziyi USA Network kanalı yayınlayacak.

Bugün duyurulan diğer diziyse Sexy Beast filmiyle alakalı. Jonathan Glazer‘ın yönettiği, Ben Kingsley‘le Ray Winstone‘un başrollerini üstlendiği bu yavaş tempolu gerilim filmi, emekliliğe ayrılmış, yeni bir hayata başlamak isteyen kasa hırsızı Gal’ın eski ortağı Don Logan’ın son bir iş teklifini reddedip durmasını ama en sonunda teklifi kabul etmesini, lakin işlerin planlandığı gibi gitmemesini konu alıyor. 2000 yılında vizyona girdikten sonra kendisine sıkı bir hayran kitlesi edinen bu film de TV’ye taşınacak. Dizi, filmin öncülü olacak, yani filmin öncesinde yaşananları (Gal’la Don’ın ortaklığını, Gal’ın Teddy için çalışmaya başlamasını ve sevdiği kadın DeeDee’yle tanışmasını) anlatacak. Senaryoyu The Sopranos‘un senaristlerinden Michael Caleo kaleme alacak. Diziyi Paramount stüdyosu çektirecek. Henüz kanal belirlenmedi.

Kategoriler
haber

Ben Kingsley ve Monica Bellucci, Spider in the Web’in Başrollerini Üstlenecekler

Ben Kingsley’le Monica Bellucci’nin Spider in the Web adı verilen casus geriliminin başrollerini üstlenecekleri duyuruldu. İsrailli aktör Itay Tiran da ikiliye eşlik edecek. Daha önce The Lemon Tree, Zaytoun ve Haluk Bilginer’li Shelter filmlerini çeken İsrailli yönetmen Eran Riklis filmin yönetmenliğini üstlenecek. Riklis çekimlere ilkbaharda Belçika’da başlamayı planlıyor. Çekimlere Hollanda’da devam edilecek. Kingsley gizli bir ajan olan Adereth’i oynayacak. Adereth bir süre sonra kimyasal silahların Ortadoğu’daki bir diktatörlüğe satıldığını keşfedecek. Bellucci ise hedefteki esrarengiz bir kadını oynayacak. Tiran Mossad ajanı Daniel’ı oynayacak. Gidon Maron’la Emmanuel Nakkache’nin kaleme aldıkları film 2019’da vizyona girecek.

Kingsley’i casus filmleri The Red Sea Diving Resort‘te ve Operation Finale‘da da izleyebileceğiz. Bellucci şu sıralar korku-komedi türündeki Nekromancer filminde rol alıyor.

Kategoriler
izlenim

War Machine: Tüm Gerçekliğiyle Askeriye Müsameresi

Günümüzde özellikle ABD’nin dahil olduğu savaşlar ve çatışmalar büyük bir PR projesi olarak sahneleniyor. Ortalama veya daha düşük zekaya sahip amerikan halkına sunulacak “haklı nedenler” ve “mazeretler” silah ticaretinin devam etmesine, petrol havzalarına el konulmasına veya Afganistan’da olduğu gibi eroin ticaretinin kontrolüne yarıyor. Filmin isminde de aktarıldığı gibi War Machine bu halkla ilişkiler çarkıyla beraber çalışıyor.

ABD’nin genellikle cumhuriyetçilerden çıkan Reagan ve baba-oğul Bush’lar gibi şerif tipli başkanları, bu PR tiyatrosunu pek takmıyordu. Clinton ve Obama gibi demokratlar ise içeride oy kaybetmemek için en azından takıyor gibi görünmek zorundalar. Amerikan ordusu dünyada cinayet işlemeye, birçok coğrafyayı kan gölüne çevirerek El Kaide ve IŞİD gibi kanserli hücrelerin çoğalabileceği alanlar yaratmaya devam ederken herkesin yalan olduğunu bildiği müsamere de devam ediyor.

Dünya üzerinde savaşlar, anneler, aileler, toplumlar “Yeter artık. Benim oğlumu savaşa gönderme. Kendi iktidar hırsların, çıkarların, hayallerin için benim çocuğumu bozuk para gibi harcama” çığlıkları yükselince biter. Oğlunun niye öldüğünü, çocuklarının başka insanların çocuklarını niye öldürdüğünü sorgulamayan toplumlar kan kaybetmeye ve kan dökmeye mahkumdur. Devletler anneler ve ailelerin “Yeter artık” dememesi için “haklı nedenler” yaratmaya çalışırlar. Bu bazen bir terör saldırısı olur, bazen hiç durmadan devam eden şehit sömürüsü. Hamaset ile PR taktikleri birbirine geçer. Ekonomi ve siyasi çıkarlar için değil de vatan-millet-şehit edebiyatıyla kutsal değerler için savaşıldığı topluma pompalanır. Dediğimiz gibi, bu edebiyatı afiyetle yiyen toplumlar, kan kaybetmeye ve dökmeye mahkumdur.

Tabi bir de bu yalan çarkının askeriye tarafı var. Ordular bu vatan-millet edebiyatını daha ilk düşünmeye başladığından itibaren yiyen ve benimseyen insanlardan kurulur. Onlara göre kendi tarafları haklıdır, yaptıklarının her zaman yüzde yüz geçerli nedenleri vardır. Her savaş kirlidir ama onların savaşı tertemizdir. Ordular dünyanın dört bir yanında insan öldürürken “doğruluk, iyilik, dürüstlük, kardeşlik, barış, özgürlük” gibi insan öldürmeye en uzak kelimeleri utanmadan en çok kullanan kurumlardır. İşin temelinde intikam, çıkar, işgal ve ganimetçilik yatar. Orduları oluşturan bireyler bunun tam tersine inandırılır.

Brad Pitt’in yapım şirketi Plan B ile çektiği, başrolünde kendisinin oynadığı ve gerçek bir yaşam hikayesinden alınan “War Machine” merkezine savaşın ve ordunun kutsal olduğuna inanmış, başarılı bir askeri Stanley A. McChrystal’ı alıyor. McChrystal, Irak’taki başarılarından (!) sonra Afganistan’daki Barış (!) gücünün başına getirilmiş ve yaşadıkları ciddi bir kara mizah örneği haline gelmişti.

(Yazının bundan sonrası spoiler içerir)

Filmde general Glenn McMahon olarak izlediğimiz McChrystal, Afganistan’daki savaşın koca bir müsamere olduğunu anlamadığından veya anlasa da kendi çıkarı için inanmış gibi göründüğünden sonunda kovulmaya giden bir sürece giriyor. Filmin isminden veya Brad Pitt’in daha önceki savaşkan rollerinden bunun bir savaş/aksiyon filmi olduğunu düşünebilirsiniz ama değil. Film aslında gerçek bir savaş filmi… Sivilleri öldüren, işgal ettikleri topraklarda halka yalanlar söyleyen, bambaşka çıkarlar için savaşırken özgürlük ve barış nutukları atan mekanizmayı, gerçek ABD ordusunu daha iyi tanımanızı sağlıyor. Şahin bakışlı, sivil öldürürken üzülen, daima doğruluk için mücadele eden kahraman generaller ve askerler bu filmde yok. Aslında gerçek hayatta da böyle karakterler yok. O hikayeleri yiyorsanız ve o filmleri seviyorsanız, yazının başında iki kez tekrarladığımız gibi kan kaybeden ve kan döken toplumlarda yaşamayı sürdüreceksiniz.

Askerliğin gerçek yüzü generalimizin Rolling Stones’tan bir muhabiri, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Michael Hastings’i PR’ı güçlensin diye aralarına alması ve onun da tüm gerçekleri bütün çıplaklığıyla yazmasıyla ortaya çıkıyor. Daha sonra The Operators isimli bir kitaba da aktarılacak izlenim yazısı yönetmen David Michod ve Brad Pitt tarafından 4 yıldır filme alınmaya çalışılıyordu.

Animal Kingdom’dan tanıdığımız dingin ama stresli ve kasvetli havayı bu filmine de taşıyan Michod, son zamanların en gerçekçi savaş filmlerinden birini ortaya çıkarmış. Brad Pitt, biraz karikatürize bir canlandırma tekniğiyle karakterini ele almış olsa da fena oynamamış. Tilda Swinton’ın, Ben Kingsley’in ve hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkacak Russell Crowe’un oyunculukları kısa ama çok etkili.

Kısacası dünyanın 4 bir yanının saran savaşların nasıl bir yalan ve müsamere olduğunu izlemek istiyorsanız, War Machine izlemenizi tavsiye edeceğimiz bir film.

Kategoriler
seçki

19 Mayıs 2017 Vizyon Filmleri: Yine Ortalama Bir Hafta

19 Mayıs 2017 Vizyon Filmleri, avrupa filmlerinin kalitesiyle ve yerli filmler açısından yine kayıp bir hafta olmasıyla dikkat çekiyor.

Le Jeune Karl Marx

Yönetmen: Raoul Peck
Oyuncular: August Diehl, Stefan Konarske, Vicky Krieps, Olivier Gourmet, Hannah Steele

Notlar ve Beklentiler: Fikirleriyle dünyayı değiştiren Karl Marx hakkında sinema hep ketum davrandı. Raoul Peck’in filmi hem türünün ender örneklerinden biri, hem de çok iyi eleştiriler aldı. Sinemada izlenilmesi gereken bir yapım.

Their Finest

Yönetmen: Lone Scherfig
Oyuncular: Gemma Arterton, Sam Claflin, Bill Nighy, Jack Huston, Rachael Stirling

Notlar ve Beklentiler: Haftanın iyi yönetmenli, iyi senaryolu, iyi oyunculu filmlerinden biri. Christopher Nolan’ın Dunkirk’ünün arka planında yaşananları filmden önce öğrenmek istiyorsanız mutlaka gidin.

Scare Campaign

Yönetmen: Cameron Cairnes, Colin Cairnes
Oyuncular: Meegan Warner, Ian Meadows, Josh Quong Tart, Olivia DeJonge, Steve Mouzakis

Notlar ve Beklentiler: Türkiye’de dağıtımcılar her konuda seçici davranırken, korku filmleri konusunda rafta ne varsa sepete dolduran müşteri gibiler. Korku filmlerinin her zaman standart sayıda bir alıcısı bulunduğu için pek kalite ve ülke farkı gözetmeden gösterime girebiliyorlar. Neyse ki Scare Campaign en azından eli yüzü düzgün, downunder’da korku sinemasında neler oluyor merak ediyorsanız gidebileceğiniz bir yapım.

https://www.youtube.com/watch?v=pwW8gkJTsYQ

The Ottoman Lieutenant

Yönetmen: Joseph Ruben
Oyuncular: Michiel Huisman, Hera Hilmar, Josh Hartnett, Ben Kingsley, Haluk Bilginer

Notlar ve Beklentiler: Kendimiz Osmanlı filmi çektiğimizde gereksiz hamaset, başka ülkeler çektiğinde ise oryantalist bakış açılarıyla dolu oluyor. Sanırız kimse Osmanlı’nın tam olarak ne olduğunu merak etmiyor ve bu yönde sanat yapmıyor. IMDB’de 8.8 alırken, Rotten Tomatoes’da %20’de kalması trollerimizin işbaşında olduğunu da gösteriyor. Büyük bir olasılıkla Anadolu’da veya Japonya’da çekilse birşey fark etmeyecek bir aşk hikayesini “Oh oh, ecdadımıza film çekmişler” diye bayıla bayıla izleyecek yüzbinler çıkacaktır.

Hızlı ve Tüplü

Yönetmen: Yusuf Güven
Oyuncular: Haldun Boysan, Selahattin Taşdöğen, Yağmur Nazlı Genç, Özgür Teke, Bilal Akif Yörük

Notlar ve Beklentiler: “Tek bir espriden film çıkmaz” prensibini hala idrak edememiş yapımcılarımızın olduğunu görmek üzücü… Filmde Tofaş Şahin’iyle lüks arabaları geçen bir gencin hikayesini izleyeceğiz, büyük bir olasılıkla başını belaya sokup sonra mutlu sona ulaşacak. “Vaaay, Şahin demek” diyecek kadar düşük bir şaşırabilme kapasiteniz varsa filmi izleyebilirsiniz.

Bahtiyar Bahtıkara

Yönetmen: Ergin Yılmazer
Oyuncular: Kadir Çöpdemir, Yeşim Salkım, Yakup Yavru, Gülnihal Demir, Metin Zakoğlu

Notlar ve Beklentiler: Klişe ve seksist espriler toplama albümü gibi duruyor. Bu tip filmleri çeken yapımcılar, hedef kitlelerinin filmleri sinemada değil, kötü korsan kopyalardan izlemeye meyilli olduklarını ne zaman anlayacaklar bakalım?

Xi you ji zhi da sheng gui lai

Yönetmen: Tian Xiao Peng
Seslendirenler: Jackie Chan, James Hong, Nika Futterman, Roger Craig Smith, Nickie Bryar

Not ve Beklentiler: Çin animasyoncular teknik olarak ilerleseler de hikaye anlatımı biçimi olarak fazla Hollywood özentisi olmayı sürdürüyorlar. Yanları başındaki Japonya’yı örnek alsalar ve daha özgün işler çıkarsalar daha izlenebilir olacaklar.

https://www.youtube.com/watch?v=2OMILCJIjJI

Diary of a Wimpy Kid: The Long Haul

Yönetmen : David Bowers
Oyuncular: Alicia Silverstone , Tom Everett Scott , Chris Coppola , Jason Drucker , Courtney Lauren Cummings

Notlar ve Beklentiler: Tatil yaklaşdıkça giderek artan çocuk filmlerinden biri…

Herşey Mümkün

Yönetmen: Alper Babayağmur
Oyuncular: Yetkin Dikinciler, Azra Akın, Levent Ülgen, Mehtap Bayri, Goncagül Sunar

Notlar ve Beklentiler: Haftanın en azından oyuncu kadrosu ve sürprizli senaryosuyla izlenebilecek filmleri arasında görünüyor.

New York Masalı

Yönetmen: Doğan Özmekik
Oyuncular: Esin Varan, Ahmet Bodur, Peyman Umay, Ferhat Daştan, Derya Çelikkol

Notlar ve Beklentiler: Zayıf haftanın türk yapımlarından… Belirli bir hedef kitlenin hoşuna gidebilecek özellikler taşıyor.

Kategoriler
seçki

Hugo: Sinemanın Büyüsü Gururla Sunar

Sinema büyülü bir sahnedir. Bu büyüyü değerli sinemacılar ve ekipleri gerçek kılar. Küçük bir çocukken, sinemalar insanlara o büyüleyici atmosferlerini tattırdıklarında, o çocuğun vizyonu şekillenmeye başlar. Kimileri sinemaya bağlanıp bunun üzerinden yürürken, kimileri de hobi olarak devam ederler. İşte bu tutku belki de insanların hayatının şekillenmesine yol açar. Günümüzde bu işle uğraşan usta ya da değil tüm yönetmenlerin içlerinde yaşayan bu sinema sevgisi sayesinde bu günlere geldiler. Bu yüzden de ilk filmleri yapan insanlara teşekkür borçlu olduklarını hissederler.

Martin Scorsese de bu bağlamdan yola çıkarak, minnetini perdeye yansıtarak saygı duruşu denilebilecek bir şekilde “Hugo”, uzun ismiyle “The Invention of Hugo Cabret”i sinemaya yansıttı. Aslında eskiden 3D teknolojisi yoktu. Bu yüzden film iki boyutlu yapılabilirdi. Ancak günümüzde 3D filmler, seyirciye daha çok ulaştığı için olsa gerek, bu hikâyeyi daha çok seyirciye ulaştırmak istedi.

Bizleri bir sinema tarihi yolculuğuna çıkarırken, diğer yandan da bazen gözden kaçırdığımız büyülü kareleri tekrar görebilmemizi sağladı. Hugo bu bağlamda bizlere sinemayı sevdiren bu ilk ustaları büyük bir saygıyla hatırlamamız için imkan tanıyor. Ne de olsa onlar olmasaydı, sinema olmazdı…

Hugo Martin Scorsese

Filmi izlemeden önce herkesin ilk izlenimlerinde aynı ifade yer alıyordu ve aynı soruları soruyorlardı: “Bu bir çocuk filmi mi?” Cevap kısmen evet denilebilir. Çünkü filmin genel içeriğinde geçmişe bir yolculuğa bilet kazanıyorsunuz. Belki de daha önceden izlediğiniz şeylerin, sinemaya renkli yansımasına şahit oluyorsunuz. Sizi çocukluğunuza, belki de gençliğinize götürüyor. Ama peşin hükümlü davranırsanız, filmin bir çocuk filminden çok bizleri yani seyircileri anlattığını anlayamazsınız. Scorsese bu deneyimi bu yüzden herkesin bakabileceği bir açıdan ele almaya çabalamıştı. Her insan sinemaya ilk önce izleyici olarak başlar.

Peki bu deneyimin konusu nelerden bahsediyordu? Kısaca açıklamak gerekirse şöyle bir açıklama yapılabilir. İstasyonda yaşayan bir çocuk var. Adı Hugo Cabret… Bu çocuğun tek hedefi var. Babasından kalan otomaton adı verilen ilk robotlardan birini çalıştırmak. Bu yüzden de yedek parçalara ihtiyaç duyuyor. Babadan kalma bir iş olan saatçiliği icra ederken, bir şeyleri tamir etmek onun hayattaki amacını temsil ediyor. İstasyonda yaşamaya çalışan bu çocuğun yedek parçaları temin etmek için gözüne kestirdiği bir oyuncakçı dükkanı var. Bu dükkândan çeşitli parçalar yürüterek robota hayat verme derdinde olduğundan, orası onun uğrak yerlerinden biri olarak konumlanıyor. Ancak bir seferinde tam bir oyuncağı yürütecekken yakalanıyor. Bunun üzerine çaldıkları karşılığında dükkanda çalışması gerekiyor. Bu dükkanda çalışması da ona yeni bir dünyayı aralıyor.Hugo54

Çok da fazla detaya girmeden filmin konusu ancak bu kadar özetlenebilir. Filmin yapısı içinde karakterlerin çokluğu dikkat çekiyor. Özellikle de filmin büyük bir çoğunluğunun bir tren istasyonunda geçtiğini düşünürsek; dükkan sahipleri, görevliler ve oraya gelen insanlarla kalabalık bir oyuncu kadrosunu hayal etmek çok zor değil.

Bu kadroda belli başlı karakterler öne çıkıyorlar. Usta oyuncular tek tek yan karakterler olarak görücüye çıkıyorlar. Christopher Lee kitapçı olarak, Emily Mortimer çiçekçi, Sacha Baron Cohen istasyon şefi, Ben Kingsley oyuncakçı, Frances de la Tour pastaneci, Jude Law baba rolünde, Ray Winstone Hugo’nun amcası olan saatçi rolünde seyircileri selamlıyorlar. İşte bu noktada Martin Scorsese gibi bir yönetmenin böylesi insan ruhuna hitap eden bir öyküyü, ancak bu kadar göz kamaştıran bir oyuncu kadrosuna emanet edebileceğini anlıyoruz.

Baş roldeki çocuk oyuncu Asa Butterfield kocaman mavi gözleriyle yönetmenlerin hayali olan dokunaklı yüz ifadesini bunca usta oyuncunun yanında keşfedilmeye bekleyen oyunculuğunu tüm ürkekliğiyle sergilediğini fark ediyoruz. Ona eşlik eden güzel kız, Kick Ass ile özellikle çıkışa geçen ve bu filmde biraz daha büyüdüğünü fark ettiğimiz Chloe Grace Moretz filmin masumiyet temsillerinden biri olarak dikkat çekiyor. Hatta öyle ki, bu kadar geniş bir kadronun içinde bu iki ufaklık bir nevi gelecek kariyerlerini inşa etmek adına, okul gibi bir filmin içinde endamlarını gösteriyorlar. O dönemin maceracı ve yeniliğe aç tavrını bu oyuncularda buluyoruz. Keşfetmeye olan tutku, karakterlerin ruhlarını sarmış durumda filmdeki karakterlerine hayat veriyor. Artık onlar sadece oyuncular değil, peliküllerdeki sihir tozunun bir parçası haline geliyorlar.

hugo_05

Hugo, günümüzde de pek çok kez uygulanan üç boyut teknolojisine deyim yerindeyse çağ atlatıyor. Bir filmi 3D yapınca filmin güzelleşmediğini, tam tersi üç boyut doğru kullanıldığında sinemaya katkı yapabileceğini bizlere göstermeye çalışıyor. Üç boyut teknolojisi son yıllarda kullanılan en görkemli haliyle bizleri karşılıyor. Amaç ille belli parçaları insanın gözüne sokmak olarak kullanılmamış, tam tersine hikâye anlatımına katkıda bulunsun diye kullanılıyor. Sinema dünyasında gezintiye çıkarken, bir nevi 3D şekilde de büyülenmeniz hedeflenmiş gibi. Bu yüzden de Avatar’dan beri ilk defa 3D seyirciyi rahatsız etmiyor.

Hugo, Scorsese gibi bir yönetmenin çocukluğuna dair ağıt gibi bir film denilebilir. Sinema sanatının en büyük ustalarından George Melies adanmış bir film… Melies öyle bir adam ki, kamera sadece bir görüntüleme aracı olarak kullanılıyorken, o sinemayı günümüzdeki anlamındaki telaffuzuna ulaştıran bir avuç insandan biri olarak saygıyı sonuna kadar hak ediyor. Özellikle tiyatrodan sinemaya geçiş sürecindeki sancıları sonuna kadar yaşamış bu figürün hayatından kesitler sunarak, Hollywood’un ve temel sinemanın köklerine dair saygı duruşu niteliğinde bir başyapıt olarak sinema tarihine adını yazdırıyor.

Hugo bir anlamda insanlara şu mesajı veriyor. Geçmiş geleceği şekillendirendir. Geçmişi unutamayız. O cesur insanları hatırlamalıyız ki, onlara olan şükran borcumuzu en layıkıyla ödeyelim. Sonuçta onlar olmasaydı, o çok sevdiğimiz sinemada bugünkü haline gelemezdi. Saf sinema, yedinci sanatın ruhumuza dokunan en kıymetli değeri diyebiliriz. Melies de o değerlerden biri. Tıpkı diğer emekçileri gibi. Bu yüzden Hugo bu referansların izinden giderek Scorsese’nin en saf haline giden sinema bileti kadar değerli bir örnek oluyor. Büyünün kendi dokusuna kapılıyoruz.

Sinema da bu değil midir zaten? Kendi hikâyelerimizi, başkalarının hayatlarında görmek ya da hiç görmediğiniz birisinin yaşadıklarını kendi içinizde hissetmek… Büyü dediğimiz şey budur. Aklımıza kazınan şeyler budur. Scorsese de bunu bizlere sunmaya çalışır. Küçük bir çocukken inanırsanız, o çocuğun hedefleri hep sizi hedefe ulaşana kadar taşır.

Hugo sinemayı yeniden keşfetmeniz için bir neden olabilir. Çünkü tarihte yapılan yolculuk belki de kendinizi bulmaya yarar. Hikâye anlatmaya çalışan bir sinema… Belki de özlenen şeylerden biri de budur…

Büyüyü sinemanın tarihinde dolaşırken yakalayın…

“Hugo”da yakalayın.

Kategoriler
bakınıztv haber

The Walk: 5 Dakikalık IMAX Fragmanı

James Marsh’ın son yılların en iyi belgesellerinden biri olarak gösterilen Man on Wire isimli filmi Philippe Petit ve ailesinin İkiz Kuleler’in arasında yürüme denemesini anlatıyordu.

Robert Zemeckis, bu farklı hikayeyi kurgu sinemaya aktarmaya karar vermişti. Film “yükseklik” hissini daha iyi verebilmek adına 3D ve IMAX teknolojilerini de kullanıyor.

Joseph Gordon-Levitt’in başrolü oynadığı filmde Ben Kingsley, Charlotte Le Bon ve James Badge Dale diğer önemli rollerde yer alıyor. Film ABD’de bu haftasonu gösterime girecek.

Kategoriler
izlenim

Self/less: Bedenime Sahip Olabilirsin Ama Ruhuma Asla!

Hollywood ilk dönem filmlerinde başarı sağlamış yönetmenleri sipariş filmleriyle memur yönetmen olarak kullanmaya devam ediyor. Geçmişteki işlerinden dolayı seyircinin umutla baktığı yönetmenlerden biri olan “The Cell” ve “The Fall”un yönetmeni Tarsem Singh merakla beklenen yeni işiyle vizyondaki yerini aldı. Self/less yapımcıların yürüttüğü gizlilikle insanlarda merak uyandırsa da, beklentileri karşılayabilecek miydi? Sorunuza bir yazıyla yanıt vermeye çalıştık:

selfless

Öncelikle filmin konusuna bir göz atalım. Damian bencil ve zengin bir iş adamıdır. Kanser dolayısıyla ölüme çok yakındır. Gizemli bir şirketin kartıyla ölüme meydan okumaya karar verir. Bu şirketin teklifi basittir. Düşüncelerini yeni bir bedene transfer edip, yeni bir kimlikle yeni hayatına başlayacaktır. Ancak zamanla baş ağrıları çeken Damien, transfer olduğu bedenin benliğinden anılar görmeye başlayınca, aslında pis bir dünyanın içine adım attığını fark eder ve mücadeleye girişir.

Hikayemizden de anlayacağımız üzere çok da özgün bir senaryo olduğu söylenemez. Sinema dünyasında beden transferleri konusu çokça yer alan konulardan biri olmuştur. Hatta örneklendirmemiz gerekirse gişede pek iş yapmamış ve videoya düşmüş 1993 yapımı “Secret Contract” ya da 2008 yapımı “Human Contract”yine beden transferi sonucunda oluşan problemlere parmak basmıştır. Hatta ünlü oyuncu Paul Giamatti’nin 2009 yapımı bağımsız filmi “Cold Souls” da benzer bir konuya ruh transferine odaklanarak diğer örneklere göre orijinal bir hikaye anlatarak hatırı sayılır bir başarı elde etti. Buradan anlayacağımız gibi daha önceki filmlerin net başarısının olmaması sebebiyle bu konu hakkında bir film daha çekilmeye karar verilmiştir.selfless-3

İşte bu noktada başarıya endeksli bir sinemaya piyasasında mantıklı bir hikaye kurma arayışı sekteye uğrayarak, iskambil kağıtlarından bir kule inşa edilmeye çalışılmış. Filmin başında verilen karakter dinamizmi ve iç dünyası, Hollywood kurallara entegre etme arayışı ve karakterin film içinde ilerleme kaydetmesi pahasına yıkılmaya çalışılmış. Bu zayfı iskambil kule yanlış davranış seçimleri ile yıkılmış. Ryan Reynolds’in verilen metni düz bir şekilde oynayarak derinlik katamaması, yönetmen Tarsem’in bu noktada hızlı kurgu seçimleriyle filmi iki boyuta indirgemesi sonucunda vasat bir filmden öteye gidememiş maalesef.

Buna rağmen filmin kurgusundaki akıcılık sayesinde ortalama seyircinin beklentisini az da olsa karşılayabilecek bir filme dönüştüğü gerçeği de hesaba katmak gerekiyor. Fakat bu da Tarsem Singh filmografisindeki zayıf halkalardan biri olmasını engelleyememiş görünüyor.selfless (1)

Filmdeki diğer oyunculara göz atalım. Çoğu izleyicinin “Under the Dome” dizisinden tanıyabileceği Natalie Martinez kimilerince anaç tavrıyla takdir toplasa da, bana göre karakterin değişimlerinde sınırlı tepkileriyle rolünün hakkını veremiyor. Özellikle kocası ile Damien ikilimi arasında kalırken sığ oyunculuğuyla filmin zayıf halkalarından biri olarak dikkat çekiyor. Ben Kingsley ise sanki rolünü ezberleyip, ben paramı alıp gideceğim mantığıyla her zamanki oyunculuğunu bu filme de yansıtmış, ekstra bir çaba gösterdiğini söylemek güç gözüküyor. Filmin belki de en iyi oyuncusu diyebileceğimiz Matthew Goode, tekinsiz bakışları ve karizmasıyla filmin gerilim yükünü tek başına üstlenerek filmin artısı olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak çok fazla beklentiyle gidilmediğinde anlık keyifler yaşayabileceğiniz vasat bir film Self/less… Muhtemelen filmden çıktığınızda filmin etkisi zamanla hafızanızdan çıkıp gidecektir. Vizyonda iyi bir film olmadığı takdirde denenebilecek, aksi takdirde zamanınızın ne kadar değerli olduğunu sorgulayabileceğiniz bir aksiyon – bilim kurgu sizleri bekliyor.

Kategoriler
izlenim

Exodus: Gods and Kings: Ne İsa’ya Ne Musa’ya…

Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: “Exodus” ortalama bir film. Ama bu sevindirici bir haber. Zira uzunca bir süredir dört başı mamur bir film ortaya koyamayan, vasat/vasatın biraz üstünde filmlerle karşımıza çıkıp duran, yaşı ilerlediğinden olsa gerek artık senede iki film çekip Woody Allen’ın hızını da aşan Ridley Scott söz konusu olunca yeni filminin kötü olmaması sevindirici. Dediğim gibi bir süredir hayal kırıklığı yaratan filmlere imzasını atıyor Scott. Tekrar epik, tarihi anlatılarına döndüğü “Exodus” filmi önceki filmlerinden daha çarpıcı olmayı başarsa da bayağı, hem de bayağı eksiği olan bir film de aynı zamanda.

exodus gods kings

Lafı uzatmadan eksilerden başlayayım. Göze çarpan ilk eksiklik filmin yan karaktersizliği. Ben Kingsley, Aaron Paul, Sigourney Weaver gibi ünlü isimlerin canlandırdıkları karakterler hakkında neredeyse hiçbir şey söylenmiyor. Bu oyuncuların canlandırdıkları karakterleri tanıyamıyoruz. Ramses’in annesinin, Musa’dan neden nefret ettiği açıklanmıyor, bu mevzu havada kalıyor. Öte yandan Ramses’in de, Musa’nın da eşlerini tanıyamıyoruz. Gerçi Musa’nın eşi ile ilgili bir iki kelam ediyor senarist ama ortaya da “Ya Tanrın ya ben! Beni bırakma,” diyebilen bir kadın karakter çıkıyor. Halkını özgürleştirmeye giden Musa’ya “Gitme!” diyen bir kadın karaktere sahip bir film. Belli ki senarist sadece iki karaktere, kardeş gibi büyüyüp düşman olan Ramses ile Musa’ya odaklanmak istemiş. Neyse ki iki karaktere de çok iyi olmasa da odaklanabiliyor senarist/yönetmen. Ama yan karakterlerin derinleştirilmemesi, buradaki yan öykülerin umursanmaması filme zarar veriyor kanımca.

Öte yandan Scott’ın fantastik filmden çok gerçekçi bir film yapma isteği de filmin en büyük sıkıntısını oluşturuyor. Scott kutsal kitaplardaki mucizelerin çoğunu es geçiyor. Musa’nın Kızıl Deniz’i asasıyla iki yarması, Tanrı’nın gazapları hep değiştirilmiş; mantığa oturtulmaya çalışılmış. Mesela doğal afetler, böcek-kurbağa-sinek-timsah saldırıları normalleştiriliyor, doğa olayı gibi gösteriliyor filmde. Bu sahnelerden önce Tanrı gösterilse de dolunun yağdığı, böceklerin sarayı işgal ettiği sahnelerdeki olağanüstülük es geçiliyor. Kızıl Deniz de bizlere anlatıldığı, filmlerde işlendiği gibi ikiye ayrılmıyor. Bu sahnelerin mantığa oturtulmaya çalışılması filmin etkileyiciliğini fazlasıyla azaltıyor. Kanımca bu mucizelerin olağanüstü taraflarının törpülenmesi son derece yanlış bir karar olmuş “epik” bir film için. Halbuki Musa’nın denizi Tanrı sayesinde ikiye ayırması son derece çarpıcıdır, etkileyicidir. Bunun doğruluğuna inanılmasa bile çarpıcı olduğu kabul edilir herhalde. Sonrasında Firavun’un bu denizde boğulması da tüyleri diken diken eder. Ama Scott bu olayın olağanüstülüğünü törpüleyip normalleştirmeye çalışınca açıkçası sahnenin epik tarafı da yok oluyor. Öte yandan Musa’nın peygamberliği de törpüleniyor, ki bu da yanlış bir karar olmuş. Neden? Musa peygamber olduktan sonra halkını özgürleştirmek ister. Ama Scott son zamanlardaki peygamber portrelerine uygun bir Musa portresi yapmak istediğinden Musa’yı halkından, herkesten soyutlar, onun acı çekmesine, günah işlemesine, Tanrı’ya kafa tutmasına odaklanır. Nedenini de Musa’nın bir süreliğine kendisini İbrani olarak görmemesi olarak açıklar. İyi, hoş da Musa’nın halkıyla ilişkisi es geçildiğinden film gene zarar görüyor. Halbuki Musa’nın halkıyla ilişkisine odaklanılmalıydı. Böylelikle İbranilerin Musa’nın peşinden gitmeleri anlam kazanırdı. Peygamberliği de, mucizeleri de es geçilmemeliydi bence. Zira bu mucizler ve peygamberlik, öykünün epik tarafını güçlendirebilirdi.

Bu paragraftan anlaşılacağı üzere karakterlerde de, öykünün işlenişinde de sorun çok. Dolayısıyla klasik bir Musa filmi bekleyenleri üzebilir bu film. Ama “Gladiator” kadar epik, bolca savaş içeren bir film bekleyenleri de üzecektir, ki filmdeki savaş-çatışma sekansları çok az. Dolayısıyla başlıkta belirttiğim gibi muhtemelen ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranabilecek bu film. Filmin güçlü taraflarına da değinmek gerek. Filmin en başarılı tarafları bolca efekt içeren sahneleri. Mesela timsahların insanlara saldırdığı ve denizin kana boyandığı, ardından gelen kurbağa, böcek, sinek saldırıları, dolu fırtınası, finale doğru Ramses’in Musa’ya saldırmaya yeltendiği Kızıl Deniz sahnesi, baştaki savaş sahnesi… Bu sahneler çok iyi çekilmiş, kurgulanmış, efektlendirilmiş. Oyunculuklarda ise sadece iki kişiden söz edebiliyoruz: Christian Bale ve Joel Edgerton. İki oyuncu da rollerinin hakkını vermişler. Edgerton, Ramses rolünde izleyeni sinirlendirebiliyor. Bale de Hz. İsa’dan sonra Hz. Musa rolünde de inandırıcı oluyor. Müzikleri de başarılı, görüntü ve sanat yönetmenlikleri de. Mısır’a tanrısal bakış açısından odaklanılan planların da etkileyici olduğunu belirtmeliyim. Kısacası Scott aksiyon konusunda beklentileri boşa çıkartmıyor ve bu tür filmlerin adamı olduğunu kanıtlıyor. Ama işte iş, yan karakterlere ve öykü anlatmaya geldiğinde dediğim gibi film epey yara alıyor. Scott bir kez daha ortalama bir senaryonun kurbanı oluyor.

exodus

Filmin tartışma yaratabilecek/yaratan taraflarına de değinmek gerek. Martin Scorsese’nin Hz. İsa filminde (“The Last Temptation of Christ”) beri peygamberler düşmüş, aciz olmuş, günahlar işlemiş insanlar olarak resmediliyorlar. Darren Aronofsky de bu sene “Noah”ta Hz. Nuh’un sözde kötü taraflarına odaklanmıştı film boyunca. Tabii bize (İslam) göre peygamberler günahsız olduklarından, Allah’a tevekkül ettiklerinden bu şekilde yansıtılmaları doğru gelmeyebilir. Dediğim gibi bu film de Musa’yı bu şekilde yansıtıyor. Bu tarafı tartışma yaratabilir. Diğer tartışma yaratacak tarafı ise Tanrı’yı bir çocuğun bedeninde göstermesi. Musa film boyunca bir Tanrı’yla konuşur. Biz de Tanrı’yı bu sahnelerde görürüz (gerçi o çocuğun melek mi, Tanrı mı olduğunu anlayamadım). Daha önce pek yapılmış bir şey değildi bu. En çok tartışma yaratan tarafı ise ırkçılığı ve Mısırlıları beyazlardan ibaret göstermesi. Ki göze hemen çarpıyor bu durum. İyi ve kötü beyazlara karşılık bütün siyahlar kötü gösteriliyor. Doğru bir tutum değildi bu.

Scott ve ekibi, Musa’nın öyküsünü akla uygun hâle getirmeye çalışınca filmin çarpıcılığı azalıyor. Dolayısıyla keşke böyle bir karar alınmasaydı. Bir de Musa’yı aciz bir insan olarak değil de bir peygamber gibi görmek daha güzel olurdu. Yan karakterlere de, yan öykülere de daha fazla alan açılsaydı film ortalamanın üstüne çıkabilirdi. Ne yazık ki efektli sahnelerinin muhteşem, geri kalan sahnelerin ortalama ve bazen bir hayli sıkıcı olduğu bir film olmuş “Exodus”. Scott önceki işlerinden daha etkileyici bir film yapmış yapmasına da gene dört başı mamur bir filme imza atamıyor. Bundan sonra imza atabilir mi tartışılır. En azından Woody Allen gibi hep aynı türde, aynı öyküleri, aynı karakterleri anlatmıyor diyebiliriz. Filmin sonunda beliren “Kardeşim Tony Scott’a” yazısının filmin tamamından daha fazla üzdüğünü de belirtmeliyim.

Kategoriler
izlenim

Stonehearst Asylum: Poe’nun Yatıştırıcı Sistemi

Yazı filmin zevkini kaçıracak düzeyde spoiler içermektedir, filmi izlemeden okumanız önerilmez.

Birçok farklı uyarlamasıyla karşımıza çıkan yazar Edgar Allan Poe’nun “The System of Doctor Tarr and Professor Fether” adlı kısa hikayesinden esinlenerek üretilen 2014 yapımı bir film Stonehearst Asylum.

Yönetmenliğini 2004 yapımı “The Machinist” ve 2008 yapımı “Transsiberian” filmlerinden hatırladığımız Brad Anderson üstleniyor. Oyuncu kadrosunda Kate Beckinsale, Jim Sturgess, David Thewlis, Brendan Gleeson, Ben Kingsley ve Michael Caine gibi tanınmış isimleri içeren film iki saate yaklaşan uzunluğunda, zaman zaman izlemeyi psikolojik açıdan zorlaştırsa da film bitiminde kötü bir tat bırakmıyor.

Genç doktorun da başta tarif ettiği gibi, hastalıkların en kötüsü olarak kabul edebileceğimiz akıl hastalıkları ile ilgilenilen bir hastanede yaşananları içeren filmin temposu çoğu zaman yüksek seyrediyor. Akıl hastalıklarını kullanarak gerilimi de yüksek tutulmaya çalışılan bir film olarak görebiliriz. Sanat yönetmenliği açısından da tatmin edici bir film. Yeni bulunan icadın görünüşü de buna örnek olarak gösterilebilir. İlk hasta kontrolünde kendisine ısındıran film belki de en akılda kalıcı bölümünü de bu sahnede gösteriyor.

Poe’nun hikayesinde “system of soothing” terimiyle bir yöntem geçmektedir. Türkçe’ye “yatıştırıcı sistemi” olarak çevirebileceğimiz bu yöntemi, hastaları zorlamak yerine, onları sahip olduklarını düşündükleri özelliklerine uyum sağlatmak şeklinde açıklayabiliriz. Örnek vermek gerekirse; bir hasta kendisini tavuk olarak görüyorsa hasta mısır ile beslenmektedir.

Filmde ise bu yöntem kendisini at olarak gören bir hasta üstünde uygulanmaktadır. Hastalarla çalışanların yer değiştirdiği hastaneye yeni bir umut olarak gelen bir doktora bel bağlanmıştır. Genç doktorun sevgi duyduğu Eliza adlı hasta ile birlikte kaçma planını gerçekleştirme serüveni, filmin sürpriz finaliyle seyirciyi kazanmak istiyor.

Ayrıca başhemşire rolünde oynayan Sinéad Cusack’ın Türk oyuncu Serpil Tamur’a olan benzerliği de dikkat çekiyor. Zamanınızın boşa gitmediğini düşünerek izleyebileceğiniz bir film olarak son sözü söyleyebiliriz.

Kategoriler
izlenim

Death and the Maiden: Bir Zamanlar Totaliterizmle Yönetilen Bir Ülkede

Roman Polanski’nin Ariel Dorfman’ın çokça sahnelenen “Death and the Maiden/Ölüm ve Bakire” adlı oyunundan uyarladığı aynı adlı filminde daha önce defalarca kez yaptığını yapar: Merkeze güçlü bir kadın yerleştirir ve tek mekanda, az karakter/oyuncuyla filmini çeker. Sıkça güçlü kadınlara can veren Sigourney Weaver’ın başrolü Ben Kingsley ve Stuart Wilson’la paylaştığı film kendisini hep tehditte hisseden, bu yüzden elinden silahını düşürmeyen Paulina (Weaver) ile açılıyor. Paulina kapıda kocasının (Wilson) bir adamla (Kingsley) konuştuğunu duyuyor. Daha sonra bu adamın sesini tanıyor. Derken Paulina, Miranda adındaki bu adamı etkisiz hale getirdikten sonra kocasına Miranda’nın kendisine tecavüz ettiğini açıklıyor, olaylar gelişiyor.
death and the maiden1
Gemide geçen “Noz w wodzie”, Apartman Dörtlemesi olarak adlandırılan filmleri “Repulsion”, “Rosemary’s Baby”, “Le Locataire” ve “Carnage”, tiyatro sahnesinde geçen “La Venus a la fourrure” ile Polanski, tek mekanda geçen gerilim filmlerinde enfes bir performansa imza atabileceğini kanıtlamıştı. “Ölüm ve Bakire”de de bu durum değişmiyor. Baştan sona Escobar çiftinin evinde geçen ve bütünüyle ikili ve üçlü diyaloglarla ilerleyen filmin tansiyonu ve gerilimi hiç düşmüyor. “La Venus a la fourrure”nin aksine oyunculuklar da tiyatral hale gelmiyor. Polanski üç oyuncusundan, ama bilhassa Weaver’dan sağlam bir performans almayı başarıyor.

Tek mekânı başarıyla kullanıp gerilimi düşürmeyen Polanski bu filminin zamansızlığını ve mekânsızlığını sağlamasıyla da ayrı bir takdiri hak ediyor. “Ölüm ve Bakire”, diktatörün devrildiği ve yeni gelen başkanın diktatörün döneminde işlenen suçları cezalandıracağı bir dönemde geçiyor. Ama ülke hangi ülke, zaman ne zaman, diktatör kimdi, bilemiyoruz. Dolayısıyla “Ölüm ve Bakire” filmini (zamanı ve mekânı açıklamayı tercih etmediği için) zamansız ve mekânsız filmlere dahil edebiliriz kolaylıkla. Bu tercih öykünün tek bir ülkeye ve zaman aralığına sıkışıp kalmasını da engelliyor, öykünün evrenselleşmesini sağlıyor. Öykünün evrenselleştirilmesi de diktatörlüğün ülke neresi olursa olsun aynı acılara sebep olacağını ve kendine hakim olamayan erkeklerin erke sahip olur olmaz yozlaşacaklarını ifade etmesi açısından önem taşıyor. Öte yandan diktatörlük ve faşizmi sorgulatan bu film, geçmişte sistemli bir şekilde tecavüze uğrayan bir kadın için adaletin ne olacağını sorguluyor.
dam3
Güçlü bir öykü kaleme alan senarist aynı performansı karakterlerde de ortaya koyuyor. Bir tarafta Miranda’nın kendisine tecavüz eden ‘o adam’ olduğuna emin olan, güçlü ve kindar olduğu kadar duygusal da olan Paulina; öte tarafta kibar ve centilmen birisi mi, tecavüzcü birisi mi belli olmayan Miranda… Film bu çatışmadan finale kadar besleniyor. Polanski’nin de etkili yönetmenliği sayesinde finale kadar Miranda’nın gerçek kimliğini öğrenmiyoruz. Paulina gerçekleri mi söylüyor, yoksa yaşadığı ağır şeyler yüzünden Miranda’yı tecavüzcüsüne mi benzetiyor? Film boyunca bir Paulina’ya inanıp Miranda’nın tecavüzcü olduğunu düşünüyoruz, bir Miranda’ya inanıyoruz. Bu ikilem, filmin geriliminde epey önemli bir role sahip. Paragrafın başında güçlü karakterlerin yaratıldığını belirtmiştim. Paulina kendisine tecavüz edenden intikam almaya çalışan birisi. Öte yandan Miranda da “güçlü” birisi. Normalde yapamayacağı şeyleri (misal sistemli bir şekilde tecavüz edip bundan keyif almak ve kimseye hesap vermemek, suçunun cezasını çekmek zorunda olmamak) diktatörlük sultası sayesinde yapan birisi. Şu sıralar sıkça TV’de, gazetelerde, İnternet’te karşımıza çıkan normalde beş para etmeyecek onlarca insan(!)dan birisi.

“Ölüm ve Bakire”, diktatörlüğün ve faşizmin kadınlar üzerindeki etkisini işleyen etkileyici bir film.

Kategoriler
haber

Exodus’tan Set Fotoğrafları

Önce bu ay Amerika’da, gelecek ay ülkemizde gösterime girecek mafya gerilimi “The Counselor”ı yöneten, ardından televizyon için gene enfes bir kadroyla 2014’te yayınlanacak dini gerilim filmi “The Vatican”ı çeken Ridley Scott fazla dinlenmeden büyük bütçeli yeni filmi “Exodus”ın çekimlerine başladı eylül ayında. Çekimleri hızla devam eden film adından da anlaşılacağı üzere Hz. Musa’nın Ramses’le mücadelesine ve Musa’nın halkını Ramses’ten kurtarma çabalarına odaklanacak. Filmde Musa’ya neredeyse her filminde birilerini, bir ülkeyi, bir kavmi kurtarmayı alışkanlık haline getiren Christian Bale, Ramses’e Joel Edgerton hayat veriyor. Onlara Sigourney Weaver, John Turturro, Aaron Paul, Ben Kingsley ve ispanyol aktris Maria Valverde eşlik ediyorlar. Aralıkta gösterime girecek film için umarız sağlam bir senaryo kaleme alınmıştır.

1

2

3

Kategoriler
haber

Isabel Coixet’nin Another Me’sinden İlk Kare Yayınlandı

“Elegy”nin İspanyol yönetmeni Isabel Coixet bu sene karşımıza “Another Me” (filmin IMDB’deki adı “Panda Eyes”) filmiyle çıkacak. Ülkemizde gösterime girip girmeyeceği bilinmeyen bu filmin ilk gösteriminin Roma Film Festivali’nde gerçekleştirileceğini belirtelim. “Another Me”nin başrolü Game of Thrones’la ünlenen Sophia Turner’a teslim edilmişti. Ona Jonathan Rhys Meyers, Claire Forlani, Gregg Sulkin, Rhys Ifans, Geraldine Chaplin ve Leonar Watling gibi sağlam bir oyuncu kadrosu eşlik etti. Dram türündeki film, ergen bir kız olan Fay’in muhteşem yaşamının tanıştığı bir çift yüzünden gün geçtikçe katlanılmaz hale gelmesini anlatıyor.

coixet

Bu filmi gösterime hazır hale getiren Coixet yeni filminin hazırlıklarına devam ediyor. Daha önce belirttiğimiz gibi yönetmen, “Elegy”nin başrollerini üstlenen Ben Kingsley ve Patricia Clarkson ile tekrar çalışacak. “Learning to Drive” adını verdiği filminde İkinci Dünya Savaşı devam ederken bir kadının otomobil kullanmayı öğrenmesini anlatacak. Öğretene Kingsley, öğrenene Clarkson hayat verecek. Film 15 Ekim 2014’te gösterime girecek.

Coixet’nin diğer projesi ise “Nobody Wants the Night” adını taşıyor. Gerilim türündeki “Nobody Wants the Night” filminin kadrosuna önemli isimler dahil edildi. Birbirlerinden çok farklı iki kadının bambaşka bir coğrafyaya, Norveç’e gitmelerinden sonra burada hayatta kalmaya çalışmalarını anlatacak “Nobody Wants the Night”ta bu iki kadına Juliette Binoche ile Rinko Kikuchi hayat verecekler. Filmde bu iki aktrisin yanı sıra Willem Dafoe da rol alacak. Filmin çekimlerine “Learning to Drive”dan sonra başlanacak. 

Kategoriler
haber

Hollywood’tan Cast Haberleri

ELLEN PAGE’DEN AJAN FİLMİ: X-Men’in çekimlerini tamamlayan Ellen Page yeni projesini belirledi. Aktris “Queen & Country” filminde Bourne’a benzeyen bir kadın ajana hayat verecek. Film, Fox stüdyosunun parasıyla kotarılacak. Yönetmen belli değil.ellen-page

BRUCE WILLIS AKSİYONA DOYMUYOR: Aktör Lionsgate’in “The Prince” adlı filminin başrolünü üstlenecek ve tahmin edileceği üzere aksiyondan aksiyona koşacak. Filmi Sarik Andreasyan yönetecek. Film kızı kaybolan bir adamın kızını bulma çabalarını anlatacak. Willis’in bu adama değil, adamı hava alanında karşılayan eski bir gangstere hayat verecek.

TIM ROTH “KEYS”DE: Christopher Nolan’ın senaryosunu tamamladığı uyarlama filmi “The Keys to the Street”te Gemma Arterton ile Max Irons’ın başrolü paylaşacağını belirtmiştik. Julius Sevcik’in yöneteceği filme Tim Roth da dahil edildi. Film aynı adlı romandan uyarlanacak.

THE FORGER’A SAĞLAM KADRO: Philip Martin’in yöneteceği filme John Travolta, Tye Sheridan ve Christopher Plummer dahil edildi. Film gelecek ay çekilecek. Plummer-Travolta ikilisi baba-oğul rollerinde karşımıza çıkacaklar. Film, bu babayla oğlunun hırsızlıklarını anlatacak.

MICHAEL DOUGLAS THE REACH’TE: Michael Douglas, Jean-Baptiste Leonetti’nin yöneteceği “The Reach”in başrolünü üstlenecek. Ona “War Horse” ile ünlenen Jeremy Irvine eşlik edecek. Film, Robb White’ın “Deathwatch” adlı romanından uyarlanacak. Çekimler eylülün sonunda başlayacak.
Michael-Douglas1
ROB COHEN’DEN “ADORE 2”: Yaşlı bir kadınla genç bir erkek arasındaki aşka odaklanan bir film daha çekilecek. “The Boy Next Door” adı verilen filmi Rob Cohen yönetecek. Filmde Jennifer Lopez rol alacak ve belirttiğimiz gibi oğlu yaşındaki birisiyle aşk yaşayan bekar bir anneyi canlandıracak. Bakalım Cohen, Anne Fontaine’in Adore ile yapamadıklarını yapabilecek mi?

WILLEM DAFOE, “FAULT”TA ROL ALACAK: Şu sıralar çekimleri devam eden roman uyarlaması “The Fault in Our Stars”ın kadrosuna Willem Dafoe de dahil edildi. Aktör karşımıza Dr. Peter rolünde çıkacak. Filmin başrolü Shailene Woodley’e teslim edilmişti. Film iki ergenin kanser hastalarına yardımcı olmalarını anlatacak.

JOEL EDGERTON BU KEZ YÖNETECEK: Aktörlüğü kadar senaristliği ile de dikkatleri çeken Joel Edgerton ilk kez yönetmenlik koltuğuna oturacak. Beş mekanda geçen ve altı karakterden oluşan “Weirdo” gelecek sene California’da çekilecek. Edgerton yardımcı rollerden birisini üstlenecek. Okul arkadaşıyla karşılaşan ve geçmişle ilgili ona sürekli ve sürekli yalan söyleyen bir adamın hikayesi anlatılacak.

MOMENTUM’A İYİ OYUNCULAR: Stephen Campenelli’nin yöneteceği “Momentum”a Morgan Freeman, Olga Kurylenko, Vincent Cassel ve Shia Whingham dahil edildi. 13 ocakta çekimlere başlanacak. Film, iki hırsızın (Kurylenko ile Cassel) suikastçılarla mücadelesine odaklanacak.

LONDON FIELDS’IN BAŞROLLERİ BELLİ OLDU: Gelecekte işlenen gizemli bir cinayeti anlatan “London Fields”ın prodüksiyonuna bugün başlandı. Filmin başrolleri Amber Heard, Jim Sturgess, Billy Bob Thornton ve Theo James’e teslim edildi. Film, Martin Amis’in aynı adlı romanından uyarlandı. Roman ülkemizde “Londra’da Bir Park” adıyla yayınlanmıştı.

YELLOW BIRDS ROMANI DA UYARLANACAK: “Ain’t Them Bodies Saints” adlı bağımsız filminden hatırlayabileceğimiz David Lowery, Kevin Powers’ın kaleme aldığı ve Irak Savaşı’nı anlatan “Yellow Birds” adlı romanı sinemaya uyarlamaya karar verdi. Lowery önce Casey Affleck’in başrolünü üstleneceği bilim-kurgu türündeki “To Be Two”nun çekimlerine başlayacak. Bu filmden sonra “Yellow Birds”ü kotaracak.

PABLO ESCOBAR ROLÜ JOHN LEGUIZAMO’YA: Bu sene iki Pablo Escobar filmi çekiliyor. Çekimleri tamamlanan ilk filmde bu mafya babası/uyuşturucu kaçakçısına Benicio Del Toro hayat verdi. “King of Cocaine” adlı filmdeyse karaktere Oscar Isaac’in hayat vermesi planlanıyordu. Planlar değişti, rol John Leguizamo’ya gitti. Filmi Brad Furman yönetecek.

GAMBLER’IN BAŞROLÜ WAHLBERG: The Gambler yeniden çevriminde planlar tekrar değişti. İlk plana göre kumar borcu yüzünden başı derde giren adamı Leonardo DiCaprio canlandıracak, filmi Martin Scorsese yönetecekti. Daha sonra film Todd Philips’e paslandı. Şimdi ise başrol Mark Wahlberg’e, yönetmenlik koltuğu ise adı sürekli başka projelerle anılan Rupert Wyatt’a paslandı. Film, 1974 yapımı aynı adlı filmin yeniden çevrimi olacak. Senaryoyu William Monahan kaleme almıştı. Wyatt’ın henüz anlaşmayı imzalamadığını belirtelim.

KIRSTEN DUNST “BACHELORETTE”İN YÖNETMENİYLE ÇALIŞACAK: Aktris Kirsten Dunst ile yönetmen Leslye Headland kısa bir aradan sonra ikinci kez aynı filmde çalışacaklar. İkiliyi ikinci kez biraraya getirecek filmin adı “Sleeping With Other People”. Dunst’a eşlik edecek isimse Jason Sudeikis. Bu film de romantik komedi türünde olacak. 2014’te gösterime girecek film.
Kirsten-Dunst
ZEMECKIS CHAOS WALKING’İ YÖNETEBİLİR: Charlie Kaufman’ın senaryosunu yazdığı “Chaos Walking” filmini Robert Zemeckis yönetebilir. Henüz yönetip yönetmeyeceği kesinleşmiş değil. Kaufman filmi Patrick Ness’in “The Knife Never Letting Go” adlı romanından uyarladı. Paramount stüdyosu filmin iyi bir gişeye imza atması halinde bir üçlemeye imza atmayı planlıyor. “Chaos Walking” adlı roman serisi uzaylıların gezegenindeki hasta insanlara odaklanıyor.

SYMPATHY FOR MR. VENGEANCE’IN YÖNETMENİ BELLİ OLDU: “Paradise Now” ile ünlenen, bu sene Cannes Film Festivali’ne “Omar” filmiyle katılan İsrailli yönetmen Hany Abu-Assad, Park Chan Wook’un “Sympathy For Mr. Vengeance” adlı filminin yeniden çevrimini yönetmeyi kabul etti. Abu-Assad kariyerinde ikinci kez İngilizce bir film çekecek. Filmin başrolü hatırlanacağı üzere Charlize Theron’a teslim edilmişti. Theron’ın filmde rol alıp almayacağı şimdilik bilinmiyor.

KIM RAVER 24’TE: En son 6.sezonda rol alan, daha sonra çekilen iki sezonda rol almayan Kim Raver dizinin 9.sezonuna dahil oldu. Raver’ın canlandıracağı Audrey karakteri için yapımcı “Çinlilerin onu kaçırmasından ve kurtarılmasından sonra psikolojisi iyice çökmüş, ama gene de evlenmeyi ve çoluk çocuğa karışmayı başarmış, hayatına devam etmeye çalışan” bir şekilde karşımıza çıkacak. Ne yazık ki 24 sekiz sezonun aksine sadece 12 bölümle karşımıza çıkacak.

FRANKENSTEIN’IN ESAS KADINI BELLİ OLDU: Fox stüdyosu yeni Frankenstein uyarlamasının hazırlıklarına devam ediyor. Doktor Frankenstein’a James McAvoy’un, Igor’a Daniel Radcliffe’ın hayat vereceği geçen aylarda açıklanmıştı. Filmi Paul McGuigan yönetecek. Filmin esas kadınına kimin hayat vereceği de belli oldu: İngiliz aktris Jessica Brown Findlay filmin üçüncü başrolünü üstlenecek. Çekimlere yakında başlanacak.
Jessica
MARK STRONG IMITATION GAME’DE: İngiliz aktör Mark Strong bu sene çekeceği filmlere “Imitation Game”i de ekledi. Morten Tyldum’ın yöneteceği filmde Benedict Cumberbatch, Keira Knightley ve Matthew Goode de rol alacak. Film bilim adamı Alan Turing’in hayatına odaklanacak.

ELEGY EKİBİNDEN BİR FİLM DAHA: “Elegy” filminin yönetmeni Isabel Coixet bu filmin başrollerini üstlenen Ben Kingsley ile Patricia Clarkson’la bir film daha çekecek. “Learning to Drive” adlı film New Yorker’da yazılar kaleme alan Katha Pollitt’ın bir denemesinden uyarlanacak. Clarkson araba kullanmayı öğrenen birisini, Kingsley de ona ders veren bir eğitmeni canlandıracak.

MICHAEL SHANNON 99 HOMES’DA: Bu sene pek de iyi eleştiriler alamayan “At Any Price” ile karşımıza çıkan bağımsız sinemacı Ramin Bahrani kariyerine “99 Homes” ile devam edecek. Bahrani geçtiğimiz aylarda bu filmin başrolü için Andrew Garfield ile iletişime geçmiş, neticede aktörü kadroya dahil etmeyi başarmıştı. Yönetmen filmin ikinci başrolü için Michael Shannon’ı tercih etti. Çekimler gelecek sene başlayacak.

FRANÇOIS OZON YENİ FİLMİNİN HAZIRLIKLARINA BAŞLADI: Fransız sinemasının önemli isimlerinden François Ozon hızını kesmeden kariyerine devam ediyor. Ozon “Je Suis Femme” adını verdiği yeni filminin çekimlerine çok yakında başlayacak. Ozon bu filminin başrollerini Romain Duris, Anais Demoustier ve Raphael Personnaz’a pasladı. Filmi gelecek sene izleyebileceğiz.

Kategoriler
haber

Exodus’ın Kadrosu Genişliyor

Ridley Scott çekimlerine birkaç hafta içinde başlanacak Exodus filminin oyuncu kadrosunu oluşturmaya devam ediyor.

Daha önce belirttiğimiz gibi Hz.Musa’nın Firavun’la mücadelesini ve büyük göçünü anlatan bu dönem filminde Hz.Musa’ya Christian Bale, Firavun’a Joel Edgerton hayat verecek. Bu iki aktöre kimlerin eşlik edeceği de açıklandı: Breaking Bad dizisiyle ünlenen Aaron Paul (filmde Joshua adındaki İsrailli bir köleyi canlandıracak), Sigourney Weaver ve John Turturro (iki oyuncu, Ramses’in ebeveynlerini canlandıracaklar) ve dönem filmlerinin vazgeçilmezi Ben Kingsley (âlim rolünde karşımıza çıkacak).

Filmin çekimlerine İngiltere’de başlanacak. Çekimler İspanya ve Fas’ta devam edecek. Exodus’ın gösterim tarihi ise aralık 2014.

Kategoriler
izlenim

İki Film Birden: Aksiyon Peşinde Bir Akşam

Bazen kendinizi bu dünyanın dışına atmak istersiniz, böyle zamanlarda sinema iyi bir yalıtım sağlar dışarısı ile sizin aranızda… Film seyretmek için birçok yol mevcut, televizyon ekranında, lap top’unuzda, dvd’den veya bilgisayarınıza satın aldığınız filmi indirerek ve benzeri birçok yoldan (ücretli film siteleri ve kanalları gibi) izlemek istediğiniz filme ulaşabiliyorsunuz… Ama hiçbir deneyim sinemada izlemenin keyfini ve yarattığı duyguyu size vermiyor. Bu nedenle geçen ay Side Effects ve Oblivion ile başladığım iki film birden gösterimlerime bu ay iki aksiyon filmiyle devam ettim. Aslında izlenebilecek bayağı iyi filmin olduğu bir ay Mayıs ayı (Almadovar’dan Ozon’a) ama ilk cümlemde söylediğim gibi bazen hiç yorulmak istemez zihniniz… Her şey belli olsun, bildiğiniz şeyler olsun ve yüzlerce kez izlediğiniz aynı hikaye bir kez daha sizi dışarıdan uzağa götürsün istersiniz.

olympus 3
İlk izlediğinizde sizi heyecanlandıran , mutlu eden, şaşırtan o duyguyu tekrar tekrar yaşamaya çalışırsınız. Dizi izleyicilerinin hep aynı hikayelere prim vermesi de yapımcıların hep aynı şeyleri anlatma kaygıları da bu duygumuzdan yola çıkar… O yüzdendir çocukken size babanızın okuduğu masalı ona her gece yeniden anlattırmaya çalışmanız…

Olympus Has Fallen

Hollywood sanırım iyi senaristlerden çok iyi psikologlarla çalışıyor. Kod Adı: Olympus tam anlamıyla yüzlerce kez izlediğiniz bir hikayenin yeniden ama iyi bir çevrimi olmayı başarıyor. Öyküyü anlatmak istemiyorum. Çünkü zaten öyküyü biliyorsunuz: Beyaz Saray, Kuzey Kore, Teröristler, işinden uzaklaşmış bir polis, saldırı, çocuk ve ABD başkanı… Bu kelimeler arasındaki boşluğu doldurmak size kalmış…

Bile bile bu filme ben neden gittim diye soruyorum kendime. Neden Bruce Willis ve Zor Ölüm serisini hala izlemeye devam ediyorsam o nedenden… Bir biçimde her şey hızla değişiyor gibi yaparken aslında hiçbir şeyin değişmediğini görmek için… Bunun dışında aslında Training Day (2001) ile beni etkilemeyi başarmış Antoine Fuqua’nın neler yaptığını da görmek istemem önemli bir etken oldu. 2009’da çektiği Brooklyn’s Finest’ten beri görmediğimiz yönetmeni bir kez daha beyaz perdede görme şansını da yakalamış olduk. Bu tip aksiyon filmlerinde yönetmeni ya sizi sürekli şaşırttığı için hatırlarsınız, ya da su gibi akıp giden türün tüm klişelerini uygulayan bir film yaptığı ve kendisini hiç hissettirmediği için takdir edersiniz. Fuqua ikinci şıkkı tercih etmiş o yüzden Training Day gibi bir film beklemeyin.

olympus 2

Gerard Butler aynı zamanda yapımcıları arasında olduğu filmin ana figürü, kurtarıcısı, her şeyi… Sadece Yippee– ki-yay demeyerek beni şaşırtmış olması ajan Mike Banning’in performansı açısından eksi puan hanesine yazıldı. Gerard Butler bıraktığı yerden aksiyona devam ediyor. Bruce Willis’in o bildik ironisini yüzünde taşımadığı için de aksiyon sadece aksiyon olarak kalmaya mahkum… Neden sürekli Zor Ölüm’e gönderme yaptığımı açıklamam lazım çünkü senaryo rahatlıkla Zor Ölüm’ün devam filmlerinden biri olabilirmiş…

Aaron Eckhart, başkan rolünde sırıtmamış, Angela Basset’i bayağıdır izlemiyordum (DC fiyaskosu Green Lantern’den beri) onu gördüğüme memnun oldum, Morgan Freeman tıpkı Oblivion’da olduğu gibi akil adam rolüyle arzı endam eyliyor beyaz perdede… Gerisi kurşunlar, kurşunlar… Çekik gözlü olmak dışında kötü adam olmayı beceremeyen Rick Yune’yi de anmadan geçemeyeceğim. Kötü adamın başarısı filmi de biraz daha yukarı çeken önemli bir unsurdur. Ama Yune bunda başarılı olamıyor. Bu aralar izlediğim ikinci Yune performansıda vasatı aşmayı başaramıyor. Akıllara zarar Russel Crowe’lu The Man with The Iron Fists adlı filmde Yune gene durağan bir oyunculuk sergiliyordu. Gerçi filmin elle tutulur tek bir yanı yoktu.

olympus 1

Canınız sıkıldıysa, bildik bir öyküyle zaman geçirmek istiyorsanız Creighton Rothenberger ve Katrin Benedikt’in türün tüm klişeleri ile bezeli senaryolarından, iyi bir yönetmen ve oyuncu kadrosunun elinden çıkma Kod Adı: Olympus’u tavsiye edebilirim size…

Iron Man 3

Bu yıl adında demir olan ikinci filmim Iron Man oldu. İlki yukarıda sözünü ettiğim The Man with The Iron Fists olmuştu. Russel Crowe’un hatırına sonuna kadar seyrettiğim film bir faciaydı…

Çizgi roman dünyasının çok sevilen karakterlerinden biri olmayı hiç başaramayan Iron Man sinema izleyicisinin gönlünü fethetmeyi başardı. Bunda en büyük pay hiç kuşkusuz Robert Downey Jr.’ın Tony Stark’a yakışan oyunculuğunda gizli…

Iron Man 3 hakkında bir dolu yazı okuma şansına sahipsiniz… Iron Man 3’ü tekrara düşmeden anlatabilmek açıkçası pek mümkün değil. Çizgi roman ve sinema konusunda daha detaylı yazma hakkımı saklı tutarak film ile ilgili küçük değerlendirmelerde bulunmaya çalışacağım.iron man 3 1

Marvel çizgi roman karakterleri genellikle daha arızalı, daha hayata karşı negatif bakan tipler olmuştur genelde… Tony Stark karakteri de bu bakış açısından nasibini almıştır. Tony’nin bir anlamda bugüne dek yaptıklarını ve bundan sonra yapacaklarını bir terazide tartıp karar verme aşamasına geldiği bir anın öyküsü işleniyor filmde…

Bu durum film boyunca başarıyla işleniyor, bir uyarlamadan beklenemeyecek kadar derinleşerek yapılıyor hem de… Bu iç hesaplaşma senaristlik geçmişi yönetmenlik geçmişinden daha kalabalık duran Shane Black’in elinde oldukça iyi bir biçimde seyirciye yansıtılıyor. Hiçbir zaman Iron Man’den bir Batman derinliği yaratamazsınız belki ama gene de Marvel’in son dönemde çektiği filmlerin en derini rahatlıkla diyebiliriz Iron Man 3 için… Man of Steel’i izlediğimiz de de göreceğimiz gibi DC karakterleri daha fazla kahraman olmak için doğmuş tiplerdir, kahramanlık içseldir onlarda… Marvel’de ise kahramanlığa direnilir, özel hayat hep öne geçer. Spiderman kahramanlıktan istifa etmeyi hep düşünür, Superman bunu aklına bile getirmez.

iron man 3 2

Filmin kötü adamı Guy Pearce iyi bir performans sergilerken, çakma Mandarin olarak karşımıza çıkan Ben Kingsley büyük bir usta olduğunu bir kez daha gösteriyor. İkisinin göründüğü sahneler filmin politik göndermelerinin de olduğu anlar oluyor aynı zamanda…

Burada Ty Simpkins’in hayat verdiği Harley Keener adlı çocuk karaktere de ayrı bir yer açmak istiyorum. Filmin en eğlenceli anları Tony Stark’ın çocukla geçirdiği dakikalar bunda Ty Simpkins doğallığının büyük etkisi var.

Iron Man 3 ailecek izlenebilecek iyi, sizi yormayan, üzmeyen bir Hollywood tadımlığı… Tadını çıkarın…

Bu arada yapımcılar 3D film yapıyor, biz sıkıcı gözlüklerimizi takıyoruz ama film bittiğinde 3D izlemekle 2D arasında hiçbir fark bulamıyoruz. O zaman bu eziyete ne gerek var. Iron Man 3‘de bu 3D fiyaskosundan payını alan filmler kervanına katılıyor. O yüzden gözlüksüz izleyin hiçbir şey kaçırmazsınız ama izlemezseniz çok şey kaçırırsınız diyerek huzurlarınızdan ayrılıyorum efendim.

Kategoriler
haber

Ender’s Game’den İlk Teaser

Bu sene gösterime girecek iddialı bilim-kurgu filmlerinden “Ender’s Game”den ilk teaser ve poster yayınlandı. “Hugo” ile ünlenen Asa Butterfield’ın başrolünü üstlendiği filmde Butterfield’a etkileyici isimler eşlik etti. “Hugo”nun diğer başrolü Ben Kingsley, Harrison Ford, genç aktrisler Abigail Braslin ile Hailee Steinfeld ve Viola Davis filmde rol alan isimlerden bazıları. En son hiç beğenilmeyen “X-Men Origins: Wolverine” filmine imzasını atan Gavin Hood filmi kotaran isim. Büyük bütçeli bu gişe filmi, Orson Scott Card’ın romanından uyarlandı. Kitap hakkında daha fazla bilgi için bkz. Filmin ABD gösterim tarihi 1 kasım.

Ender's Game Preview ile Flixgr
enders_game-620x968

Kategoriler
haber

Michael Caine ve Ben Kingsley Aynı Filmde

Genç yönetmen Oren Peli’nin yapımcılığını, Brad Anderson’ın yönetmenliğini üstleneceği yeni korku-gerilim filmi “Eliza Graves”in başrolü için Peli ile Anderson iki büyük aktörü ikna etmeyi başardılar. Mayıs ayında karşımıza “Now You See Me”de çıkacak olan Michael Caine ile “Iron Man 3″nin kötüsüne hayat veren Ben Kingsley bu korku-gerilim filminde başrolleri üstlenecekler. Filmde bu iki büyük aktör dışında Jim Sturgess ve Kate Beckinsale de rol alacak. Film, Edgar Alan Poe’nun “The System of Doctor Tarr and Professor Fether” adlı hikayesinden uyarlanacak. Filmin çekimlerine haziran ayında başlanacak.
caine

Kategoriler
haber

Stüdyolar Dine Geldiler: Meryem’in Hayatı da Anlatılacak

Stüdyolar dünyaya gelen her peygamberin hayatını tekrar tekrar anlatmaktan vazgeçmiyorlar. Bu kez bir peygamberin değil, onun annesinin hayatı anlatılacak. İsa’yı doğuran Meryem’in hayatı bir kez daha perdeye aktarılacak. Film Mel Gibson’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği, gösterildiği dönemde olaylar yaratan “The Passion of the Christ”ın önbölümü (prequel) olacak. Adı da “Mary Mother of the Christ” olarak belirlendi.

“The Passion…”ı kaleme alan Benedict Fitzgerald bu filmin de senaristliğini üstlenecek. Filmin başrolleri için gerçek karakterlere sıkça hayat veren ve 1995’te çektiği TV filmi Moses’da Hz.Musa’yı oynayan Ben Kingsley, Peter O’Toole, Judi Dench, Odeya Rush, Julia Ormond ve Hugh Bonneville’in adları geçiyor. Kingsley’e Kral Herod, O’Toole’a Symeon, Rush’a Meryem, Ormond’a Meryem’in kuzeni Elizabeth, Dench’e Anna adlı kadın peygamber (Luka İncili’nde bahsi geçer) ve Bonneville’e Şeytan rolleri teklif edildi. Filmi yönetmesi için James Cameron’ın yapımcılığını üstlendiği Sanctum’la ünlenen Alister Grierson’la anlaşıldı. Film Meryem’in oğlu İsa’yı kötü Kral Herod’tan korumaya çalışmasına odaklanacak. Kingsley’nin rolünün daha önce Al Pacino’ya teklif edildiğini hatırlatalım.

Kategoriler
haber

Roman Polanski’den Prada Reklamı

Yeni projesi “D.” (ayrıntılar için bkz.)için hazırlıklara başlayan Polanski boş durmadı ve Prada’nın bir reklamına imzasını attı. Bu reklamda ona Ben Kingsley ile Helena Bonham Carter da eşlik etti. Bir psikologun odasında geçen reklam “markayı anmadan, reklamını yapmadan markayı tanıtan, reklamını yapan” başarılı bir reklam olarak göze çarpıyor.

Kategoriler
haber

Ben Kingsley’nin Projeleri

Cannes Film Festivali’nin önemli olmasının bir nedeni Film Market bölümündeki senaryoların yapımcılara satılıp oyuncu kadrosunun hemen ayarlanabiliyor olmasıdır. Son zamanlarda bakiniz.com’daki film projeleriyle ilgili haberlerin artmasının nedeni de budur. Her gün senaryolar satılıyor ve yapımcılar filmleri için oyuncularla anlaşıyorlar. Bu kez haberimiz usta oyuncu Ben Kingsley ile ilgili. Aktör iki projede rol almayı kabul etti.

Aktörün Iron Man serisinin son filminde rol alacağını daha önce belirtmiştik. Kendisi ayrıca bilim-kurgu-komedi karışımı Convention, suç gerilimi Cut Bank, Ortaçağ’da geçecek The Physician’da rol almayı kabul etti. Gelelim ayrıntılara…

Cut Bank belirttiğimiz gibi suç gerilimi olacak. Ben Kingsley’ye başrollerde genç oyuncular Michael Sheen, Terresa Palmer ve Armie Hammer ile usta oyuncu John Malkovich eşlik edecek. Filmin senaryosunu Roberto Patino kaleme aldı. Patino’nun kaleme aldığı bu senaryo yılın en iyi senaryolarından biri olarak gösteriliyor. Filmin yönetmenliğini Mad Men ve House dizilerini de yöneten Matt Shankman üstlenecek. Çekimler bu sonbaharda başlayacak.

The Physician’da Kingsley’ye Stellan Skarsgard, Tom Payne ve Olivier Martinez eşlik edecekler. Filmi “Young Goethe in Love”ı yazıp yöneten Philipp Stölzl yönetecek. Film Noah Gordon’ın aynı adlı romanından uyarlanacak. Kitap ülkemize “İbni Sina’nın Talebesi Hekim” adıyla çevrildi. Kitap adından da anlaşılacağı üzere İbni Sina’nın talebelerinden Rob J. Cole’u anlatıyor. Kingsley filmde İbni Sina’yı canlandıracak. Çekimlere gelecek ay başlanması planlanıyor.

Convention ise bilim-kurgu ve komedi karışımı bir film. Jennifer Aniston ve Mark Duplass’ın da rol alacakları filmin yönetmenliğini Justin Reardon üstlenecek. Çekimlerin ne zaman başlayacağı açıklanmadı.

Bu seneye yoğun geçirecek olan Kingsley şu sıralar Ender’s Game’in çekimlerine devam ediyor. Epic, Crossmaglen ve Henrik Ibsen’in oyunundan uyarlanacak olan A Doll’s House’ın çekimlerine sene içinde başlayacak.