Kategoriler
bakınıztv

No Time To Die: Fragmanda Dikkat Çekenler

Roger Moore kadar çok filmde (7) oynamasa da 14 yılla en uzun süre James Bond kalan isim Daniel Craig, No Time To Die ile seriye veda ediyor. Bugün fragmanda dikkatimizi çeken ayrıntılar:

– Cary Fukunaga’nın renk paleti, laciverde çalan tonları, hafif karanlık havası, filme yakışmış. Oyuncu yönetiminde de çok başarılı olan yönetmenin performansı serinin genel düzeyinin üstünde olacak gibi…

– Oyuncu kadrosunun zenginliği kağıt üstünde dikkat çekiyordu ama fragmanda görmek iyice heyecanlandırdı. Craig’in yanısıra, Rami Malek, Léa Seydoux, Lashana Lynch, Ben Whishaw, Naomie Harris, Jeffrey Wright, Ralph Fiennes, Rory Kinnear, Ana de Armas, Dali Benssalah, David Dencik, Billy Magnussen bir kez daha bir araya gelebilecek bir kadro değil gibi… Daha ünlü isimlerden kadrolar oluştu ama bu kadar iyi oyuncunun bir araya gelmesi zor.

– Fragmanda haliyle göremediğimiz, Neal Purvis ve Robert Wade’in senaryosu ve Phoebe Waller-Bridge’in öyküye yaptığı katkılar. Ama fragmandaki görüntülerden, diyalog konusunda da zengin bir yapıda olduğunu anlayabiliyoruz.

Kategoriler
haber

Rami Malek, Bohemian Rhapsody’de Mercury’i Oynayacak

Queen grubunun efsane solisti Freddie Mercury’nin hayatını konu alan Bohemian Rhapsody birkaç yıldır çekilmeye çalışılıyor ama bir türlü çekilemiyor. Bu projeyi Sony, Peter Morgan’a yazdırtmış, başrolüyse Sacha Baron Cohen’a paslamıştı. Cohen, Sony’le öykü konusunda anlaşamayınca başrolü üstlenmekten vazgeçmişti. Bunun üzerine rol Ben Whishaw’a, yönetmenlikse Dexter Fletcher’a teslim edilmişti ama proje gene hayata geçirilemedi ve Sony projeyi yapmaktan vazgeçti.

Bugün gelen haberlere göre projeyi Fox yaptıracak. Stüdyo filmi yönetmesi için Bryan Singer’la görüşmeye başladı. Başrolü, yani Mercury rolünü bu kez Rami Malek (Mr. Robot) üstlenecek. Filmin ne zaman çekileceği bilinmiyor. Singer şu sıralar Denizler Altında 20 Bin Fersah uyarlamasının hazırlıklarına devam ediyor. Tahminimizce önce bu uyarlama filmi çekecek.

Kategoriler
izlenim

The Lobster: Bekarlık Hayvanlıktır…

Lobster, Cannes Film Festivali’nden En İyi Senaryo ödülüyle döndüğünde kimse şaşırmadı. Çünkü filmin hikâyesi duyurulduğundan beri, aslında filmin bu ödülü alacağı açık bir şekilde belliydi. Yönetmen Yorgos Lanthimos’un önceki referansları “Dogtooth” ve “Alps”, filmin beklentilerin de üstünde orijinal bir senaryoyla seyirciye sunulacağının işaretiydi. Bunun sonucunda da, beklenen oldu ve Lobster bu yılın en özgün hikâyesiyle sinemaseverlere selam vermeye başladı.

Filmin hikâyesini bir hatırlayalım: Bekârlığın yasak olduğu bir dünyada, bir grup insan bekâr otellerine tıkılırlar. Verilen süre içerisinde ruh eşlerini bulmak zorundadırlar. Aksi takdirde seçtikleri bir hayvana dönüşüp yaşamlarına devam edeceklerdir.

IMG_2135.CR2

Filmekimi kapsamında Türkiye’de ilk kez görücüye çıkan Lobster, Yunan Sinemasınınson döneminde Lanthimos’un başlattığı akımın uluslararası arenaya transfer olmuş hali olarak özetlenebilir. Çünkü film Hollywood oyuncuları ve Avrupa’nın önde gelen oyuncularıyla beraber muhteşem bir kadroya sahip oluşuyla bile dikkati üzerine çekmeye başarıyor.

Filmi iki bölüm olarak düşünebiliriz. İlk bölüm kendi kuralları olan, bekârlık dışında neredeyse her şeyin serbest olduğu bir dünyada geçiyor. İkinci bölüm ise ilk bölümün anti tezini sunmaya çalışıyor. Ancak her iki bölüm de aslında kuralcılığa ve baskıcı rejimlere dair zekice bir taşlama olarak dikkat çekiyor.

Kara mizah olarak da adlandırabileceğimiz yapım, yarattığı dünyayla seyirciyi gerçeklikten kopararak başka dünyalara açılmasına olanak sağlıyor. Üstelik hazırladığı unutulmaz mizansenler sayesinde akılda kalıcı olmayı başarıyor. Oyuncuların genelde bilinçli bir şekilde yapay olduğu filmdeki hikâye örgüsü, tek kelimeyle usta işi olarak beğeniyi hak ediyor.

lobster2-xlarge

Filmin içindeki karakterlerin karikatürize edilerek filmin dünyasına yedirilmesi, günümüz dünyasının otoriter dünyasına referansları, reenkarnasyonun bir nevi kuralların parçası olmasına evrilmesi ve özgürlüğe dair eleştirileri dört dörtlük denilebilir.

Ünlü oyuncuların Lanthimos evreninde akla hayale gelmeyecek şeyleri yapması bile bu filmi izlemek için bir neden olabilir. Finali kimilerince muğlak bitse de, aslında film kendine yakışanı yapıyor ve kendine has bir üslupla beyaz perdeden ayrılıyor.

Sonuç olarak kendine has kara mizahıyla, kendi kurallarıyla yarattığı dünyasında insanların kurallara karşı verdiği tepkilere karşı harika bir taşlama… Filmi izlerken dünyadan kopup, adeta başka bir evrene yolculuk ediyorsunuz. Yer yer seyirciyi çok güldüren, yer yer de yerinden oynatacak sertlikteki sahneleriyle modern bir başyapıt. Yorgos Lanthimos büyüsünü devam ettirirken, şimdiden yeni yapacağı filmleri merak ettiriyor.

Kategoriler
haber

Bond 24’ün Kötüsü Chiwetel Ejiofor

Sam Mendes’in kotardığı Skyfall iyi eleştiriler alıp iyi bir hasılat elde edince yapımcılar bu uzun soluklu seriye Mendes’le devam etmeyi kararlaştırmışlardı.

Mendes ile Skyfall’un senaristi John Logan’ın iki senedir devam eden senaryo çalışmaları bitme arifesine geldi. Çekimlere sonbaharda başlanacağından kadro da oluşturulmaya başlandı.

james-bond-23-moving-forward

Filmin kötü kahramanına, Bond’un düşmanına 12 Years A Slave ile ünlenen Chiwetel Ejiofor hayat verecek. Filmin başrolünü Daniel Craig üstlenecek. Bu iki aktöre Moneypenny rolünde Naomie Harris, M rolünde Ralph Fiennes, Q rolünde Ben Whishaw eşlik edecekler.

Film 2015 sonbaharında gösterime girecek.

Kategoriler
haber

The Lobster: Lanthimos, Yeni Filmine Hazırlanıyor

Yunan yönetmen Giorgos (Yorgos) Lanthimos kariyerine Amerika’da devam etmeye hazırlanıyor. Memleketi Yunanistan’da çektiği “Alpeis”, “Kynodontas” filmleriyle dikkatleri üzerine çeken Lanthimos, Amerika’da “The Lobster” adını verdiği filmini çekecek. Lanthimos geçen sene bu filminin başrollerini belirlemişti.

Giorgos Lanthimos

Lea Seydoux, Ben Whishaw, Olivia Colman ve “Alpeis”in başrol oyuncusu Aggeliki Papoulia filmde yan rollerde yer alacaklar. Daha önce Jason Clarke’a teklif edilen rolün Colin Farrell’a paslandığı, Farrell’ın filmdeki bir diğer başrolü Rachel Weisz ile paylaşacağı açıklandı. Filmin konusu kısaca şu şekilde: Distopik bir gelecekte bekarlık yasaklanmıştır. Eş bulamayanlar devlet tarafından Hotel’e yerleştirirler ve bu kişilerden 45 gün içinde eş bulmalarını isterler. Kahramanımız kurallara karşı çıkıp Hotel’den kaçacak ve sistemle mücadele etmeye başlayacaktır.

Kategoriler
haber

Freddie Mercury’ye Ben Whishaw Hayat Verecek

Queen solisti Freddie Mercury’nin 1970-1985 yılları arasındaki hayatı perdeye taşınacak. Daha önce bu ünlü isme Sacha Baron Cohen’in hayat vermesi planlanıyordu. Cohen karakteri biraz daha değiştirilip Oscarlık hale getirilmesini istiyordu. Ama yapımcılar bunu onaylamayınca Cohen de projeden ayrıldı. Yapılan resmi açıklamaya göre rol İngiliz aktör Ben Whishaw’a teslim edildi. Yapımcılar bu sene aktörle deneme çekimi gerçekleştirdiler ve rol için uygun olduğuna karar verince rolü de ona pasladılar. Filmi Dexter Fletcher yönetecek. Senaryoyu başarılı senarist Peter Morgan kaleme aldı.

Ben-Whishaw

Kategoriler
haber

Yorgos Lanthimos Filmine Yıldız Oyuncuları Dahil Etti

Yunan sinemacı Yorgos Lanthimos ya da daha bilinen adıyla Giorgos Lanthimos’u 2009 yılında gösterime girdiğinde olay yaratan Kynodontas ve benzer çizgide ilerleyen Alpeis filmlerinden hatırlayabilirsiniz. İki senedir film çekmeyen Lanthimos setlere sağlam bir oyuncu kadrosuyla dönecek.

Amerikalı aktör Jason Clarke, ingiliz aktör Ben Whishaw, fransız aktris Lea Seydoux, ingiliz aktris Olivia Colman, The Lobster’ın başrollerini üstlenecekler. Lanthimos bu filmini de Efthymis Filippou ile birlikte kaleme aldı. Filmin çekimlerine mart ayında İrlanda’da başlanacak. Çekimler İngiltere’de devam edecek, Yunanistan’da sona erecek.

Film, distopik bir gelecekte yaşanan bir aşka odaklanacak.

Kategoriler
haber

Steven Spielberg Robopocalypse’ın Prodüksiyonunu Durdurdu

Aralık ayında gösterime giren ve epey beğenilen biofilm “Lincoln”dan sonra Steven Spielberg çok sevdiği bilim-kurgu janrına geri dönmeye hazırlanıyordu. Daniel H. Wilson’ın “Robopocalypse” adlı romanının sinema haklarını roman henüz yazım aşamasında iken satın alan Spielberg tahmin edileceği gibi bu romanı perdeye taşımayı çok istiyordu. “Lincoln”ı bitirdikten sonra bütünüyle bu projeye odaklandı ve filmin kadrosunu belirlemeye başladı. Chris Hemsworth, Ben Whishaw ve Anne Hathaway gibi üç yıldız isimle başroller için anlaşmaya vardı.
Steven Spielberg
Filmin vizyon tarihini de hemen 25 nisan 2014 olarak belirledi. Tüm bu olumlu ve sevindirici gelişmelerden sonra Spielberg filmin prodüksiyonunu durdurduğunu açıkladı. Robopocalypse çekilecek ama ne zaman çekilecek belli değil. Spielberg’in açıklamasına göre hem senaryo henüz hazır olmadığından, hem de prodüksiyonun giderleri çok pahalı olduğundan proje ertelenmeye karar verilmiş. Spielberg ve senaristi Drew Goddard senaryo üzerinde çalışmaya devam edecekler.

Kategoriler
izlenim

Cloud Atlas: Bütün Bir Varoluşun Diyalektiği

2000’lere güzel girmemizi sağlayan Matrix kardeşler(Wachowskiler) ve nadir iyi kitap uyarlamalarından Parfüm: Bir Katilin Hikayesi’nden hatırladığımız Tom Tykwer’ın ortak yapımı Bulut Atlası, “Yoksa yeni bir Matrix mi geliyor?” telaşı içinde sinema izleyicisi tarafından soluksuz bir beklentiye yol açmıştı. Bu beklenti bazıları için bir ‘başyapıt’ bazıları için de ‘hiçbir şeyin anlaşılmadığı’ bir hayal kırıklığı olarak son bulmuş görünüyor. Film hakkındaki kafa karışıklığının haklı nedenleri olsa bile şu kadarını söyleyelim, abartıldığı kadar değil.

Filmden önce biraz kitabından bahsedelim;
David Mitchell’in Man Booker Ödülüne aday olduğu kitabı Bulut Atlası, değişik zaman ve mekanlarda geçen altı hikayenin, birbirlerine ucundan kıyısından temas ettiği ya da edecekmiş gibi yaptığı bir anlatım tekniğine sahip. İşi var olduğundan ‘anlaşılmaz’ hale getiren de bu yapı aslında. Birbirinin içinde anlatılmaya başlanan öyküler diğerini kesecek şekilde aktarılıyor; zaten şaşırtmacası da orada.

1850, Yeni Zelanda: Köle ticareti ile uğraşan noter Adam Ewing’in, Kaliforniya’daki evine dönüş yolunda yazdığı anıların, 1931 senesinde Belçika’da dahi müzisyen Ayrs’ın nota katipliğini yapan homoseksüel besteci Robert Frobisher tarafından okunduğunu görüyoruz.
Frobisher’ın sevgilisi Rufus Sixsmith’a yazdığı aşk mektupları ise 1975 senesinde Kaliforniya’da bir nükleer santrali araştırırken hayatı tehlikeye giren gazeteci Luisa Rey’in eline geçiyor…
Tüm bağlantıları açık etmeden diğer hikayelerden de bahsedelim,
2012, İngiltere: Kendini zengin eden yazarın mafya kardeşlerinden kurtulmaya çalışan yayıncı Timothy Cavendish
Gelecek zaman, Kore: Sisteme isyan ederek ölüme mahkum edilen sonradan üretim garson kız Sonmi 451
Gelecek belirsiz bir zaman, Pasifikte bir ada: Bilim ve uygarlığın çöküşüne tanıklık edecek bir yerli, Zachry.

Bu zaman ve kişilerin kesiştiği yer ne olabilir?

İzleyici, karşılaştığı bu iç içe girmiş hikayeleri takip etmeye çalışırken yönetmenlerin bambaşka bir sürpriziyle karşılaşıyor; ana karakterler makyajla değiştirilerek tüm hikayelerde farklı rollerde yer alıyorlar. Kadın, erkek, genç, yaşlı demeden tüm tiplemelerin iyiden iyiye karışması filmin çözülmesini güçleştiren (ya da anlamlı kılan) başka bir unsur oluveriyor. (ve de makyajda ne noktaya gelindiğini gösteriyor…)

Hatırladığım kadarıyla ilk kez kötü adam olarak gördüğümüz Tom Hanks, sonunda iyi bir projede görebildiğimiz Halle Berry, 70’ine gelmeden romantik aşık dışında bir karaktere bürünen Hugh Grant, özlediğimiz Hugo Weaving, Jim Sturgess, Ben Whishaw, James D’Arcy, Doona Bae, Susan Sarandon, Jim Broadbent tüm bu isimler mükemmel performanslarıyla filmin çıtasını yükseltiyor.

Konu olarak baktığınızda Matrix’ten çok uzağa düşmeyen film, nihayetinde ‘farkındalık’ ‘özgür irade’ ‘iyilik-kötülük’ sorgusu yapıyor. “Hayatlarımız bize ait değildir, başkalarına bağılıyız” cümlesini herhalde hatırlarsınız… Bu açıdan bakıldığında Bulut Atlası, bütün bir var oluşun diyalektiğine işaret ediyor; hayatların diğer hayatlara olan etkisinden dem vuruyor, ‘ölümü’ yeni bir kapı olarak tanımlıyor. Filmin ayrışan kısmı ise bir öykü yerine pek çok kişinin iç içe girdiği bir kurgu ile anlatması. Matrix’de ‘sistem revizyonu’ vardı. Burada ise çöken sistemin ardından ‘kaçış’ var. ‘Seçilmiş kişi’ yerine ‘kişisel başkaldırı’ var. Her iki filmde de değiştirici özelliği olan ‘sevgi bağının’ altı çiziliyor.

Bulut Atlası, kendinden beklenen büyük beklentiyle şımarmamış; rotasından sapmamış; yönetmen egoları altında ezilmemiş; mükemmel senaryosu; saçmalaşmayan finaliyle herhangi bir filmin gölgesinde kalmadan sinema tarihindeki yerini alıyor.

Anlaşılmama korkusuyla “Hepimiz eşitiz” “Güç sende artık” tarzı ifadelerin filmin sonuna doğru fazlalaşmasını hoş görebilirsek aksamadan/sıkmadan izlenen Bulut Atlası, 2,5 saati aşan süresinde mükemmel bir sonla tüm hikayeleri birbirine bağlamayı başarıyor.

Her kurulu düzenin bir çeşit devrimin sonucu olduğu; bilinçli veya bilinçsiz her isyanın bir sisteme, her kahramanın bir ikona dönüşeceği; her eşitlik arayışının eninde sonunda kendi eşitsizliğini doğuracağı gerçeğini gözler önüne sererken ‘umut verici’ olmasa da en azından izleyiciyi aptal yerine koyan içi boş bir reçete fırlatmamış oluyor; saygı uyandırıyor.

Kategoriler
haber

Bond’ta 3 Yeni İsim

James Bond serisinin 23.’sünün çekimleri çok yakında başlayacak ve film 9 Kasım 2012’de vizyona girecek. Bir sürü engel atlatıp iptalden dönen Bond’un kadrosu da hızla oluşturuluyor. Daniel Craig ve Judi Dench rollerini korurlarken filme Ralph Fiennes, Javier Bardem ve Naomie Harris dahil olmuştu. Serinin yirmiüçüncü filminin yönetmenliğini Sam Mendes yapacak. Bugün kadroya üç oyuncunun daha katıldığı haberi geldi. Ben Whishaw, Helen McCrory ve Bond kızı rolünde Berenice Marlohe filme katılan üç oyuncu.  Daniel Craig’in son kez Bond’u kotaracağını ve açılış sahnesinin İstanbul’da çekileceğini, tıpkı diğer iki filmde olduğu gibi en az 15 dakika olacağını da belirtelim.