Kategoriler
izlenim

35. İstanbul Film Festivali Kısa Kısa Günlükler – 3

750px-Ekin

İstanbul Film Festivali’nde izlenen filmlere dair kısa kısa günlüklerde son perdeye de geldik. Günlükler üçüncü ve son bölümüyle karşınızda bulunuyor.

Siyah Karga: Kusursuz görüntü yönetimi ve akıcı kurgusuyla teknik anlamda gönülleri fetheden film, başrol oyuncusu Şebnem Hassanisoughi’nin sessiz ama derinden harika performansıyla şahlanıyor. Diğer oyuncuların da doğal performansları eklendiğinde, bazı arada uzatılan kısımları saymazsak son derece sürükleyici bir filme dönüşmüş. Belli ki bu yılın en iyi Türk filmleri listelerinde adını duymamız muhtemeldir. Filmin en büyük hatası ise filmin festival kitapçıklarındaki konusunu birebir karşılamaması olduğu söylenebilir. Yönetmene sorulan soruyu, ben sadece zeki izleyiciye film yapıyorum getirmesi ama bunu direkt olarak söyleyememesi de düşündürücü bir nokta denilebilir. Halbuki bu açıklamalar yerine filmin direkt konusu yazılsa eksi bir yön katılmazdı.

Eva’ya Huzur Yok: Denis Lavant sayesinde ayakta duran yapım, politik gerçekçiliğini belli karakterlerin üzerine yığarak Eva Peron’un cesedi üzerinden Arjantin’in geçmişiyle hesaplaşmasını vurgulamaya çalışıyor. Kısaca özetlersek tiyatro oyunu görselliği ile tam bir art house film olmuş. Filmin pazarlama tekniklerinde bolca Bernal’i kullanması ise tam bir reklam çalışmasıymış. Çünkü Gael Garcia Bernal, filmin açılışında ve kapanışında çıkıyor sadece diyebiliriz.

Fısıldayan Yıldız: Bu yılki festivalin arızalı film boşluğunu dolduran yapım, mayınlı bölgeye yakışır şekilde izlenmesi zor bir işe dönüşüyor. Bunun başlıca faktörlerinden biri, dar alana sıkışan mizansenlerinin, seyirciyi yormak adına şekillenmesi denilebilir. Belli ki yönetmen Sion, önceki filmiyle gürültüyü deneyimledikten sonra, şimdi de sessizliğin gücünü denedi. Monotonluğu kelime anlamıyla birebir sinemaya uyarlayan yönetmenin, böyle bir çabaya girmesinin anlamsızlığını kelimelere sığdıramıyorum. Genel hatlarıyla baktığımızda ses tasarımı ve görsel tercihleri arızalı bir beynin ürünü olarak görünüyor. Daha çok fetiş zevklere hitap eden bir iş olmuş.

Şehrin Şarkısı: Sorunlu genç kızlar ve onları topluma kazandırmaya çalışan gönüllü idealist bir kadın… Bu tip arınma filmlerinde kullanılan neredeyse tüm klişeler kullanılırken, bu sefer arkadaşlık kavramına dair insanları düşündürmeye çalışan bir filmle karşı karşıyayız. İngiliz yapımı film, müziklerle harmanlanmasıyla beraber orta karar bir dram olarak sinema sahnesindeki yerini alıyor.

Doğru Zaman: Güney Kore’nin Woody Allen’ı olarak tanınan yönetmenin yeni filminde, yine bir kadın erkek ilişkisi irdeleniyor. Sliding Doors filmindeki gibi farklı açılarla ele alınan aynı karşılaşmayı izleyicilerine sunuyor. Özellikle samimi tavrı ve insan ilişkilerine dair doğru tespitleriyle, yönetmen kendine has görsel anlatımıyla tatmin edici hafif bir seyirlik sunuyor. Film sırasında yoğun ilgi olmasına rağmen izleyicilerin çoğu filmin yarısında salonu terk etti. Anlam vermek elde değil.

Kosmos: Yakın zamanda kaybedilen yönetmen Zulawski’nin ölmeden önce kotardığı son film Kosmos, çılgın karakterleri, yer yer tiyatro oyununa dönen yapay mizansenleri ve adeta tımarhaneden çıkan atmosferiyle, tam bir delilik örneği denilebilir. Bu tip filmlerdeki ince çizgi olan dozaj ayarlanmadığında insana afakanlar bastıran işlere dönüşüyor. Bu film de öyle bir yapım olduğundan eğlenmekten çok izleyicilerine acı çektiren bir filme dönüşüyor. Sonuç olarak yönetmenin son delilik hallerini resmettiği söylenebilir. Aksi takdirde başka açıklaması olamaz.

Kıyıdakiler: Türk sinemasının yetenekli yönetmenlerinin yaptığı kısa filmlerden oluşan yapım, ne yazık ki anlık mutluluklar derdi bir toplu gösterim tadında kotarılmış. Her filmin 20 saniyelik vurucu bölümlerini filmden çıkardığımızda, elimizde 59 dakikalık bir hiç kalıyor. Bu süre içerisinde bulundukları noktada boş boş gezinip sonlarını bekleyen karakterleri gözlemliyoruz. Bir anlamda zamanı harcayıp, uzun metraj olmak için kendini zorlayan bir film söz konusu olmuş.

Rüzgarda Salınan Nilüfer: Seren Yüce, ulusal ve uluslararası büyük başarılara imza atan ilk filmi “Çoğunluk”tan sonra beklentilerin üst seviyede tutulmasına neden olmuştu. Nitekim yeni filmi de bu doğrultuda ilk filmi aratmayan bir performansla seyirciyi tatmin etmeyi başarıyor. İlk filmde zengin şuursuz bir gencin üzerinden toplum eleştirisi yapılırken, bu filmde hali vakti yerinde ama şuursuz bir ailenin üzerinden Türkiye değerlendirmesine girişiliyor. Seren Yüce’nin iki filminin de en güçlü yanı olan, gerçekçi tespitleri ve insanların kendilerini kandırma süreçleri akıcı bir şekilde seyirciye sunuluyor. Bu bağlamda 2016 yılı yerli yapımlarda üst sıralardaki yerini alan bir filmi görüyoruz.

Gelecek Günler: Isabelle Huppert’in performansıyla ayakta duran yapım, felsefik tartışmaları ve yalnız bir kadın olmanın doğası adına kendince iyi tespitlerde bulunuyor. Ancak vasat sınırını çok fazla aşamadan, dengeyi bozan Fransız dramlarının arasına giremiyor. Bir anlamda mesleği ile aile arasında mekik dokuyan bir kadının, yalnızlık kavramının özgürlükle ilişkilendirmesi adına ilginç tespitlerde bulunabiliyor. Sonuç olarak izlediğinizde pişman olmayacağınız ama izlemediğinizde de bir şey kaybetmeyeceğiniz bir film ortaya çıkıyor.

Ejderha Uyanıyor: Son derece ilginç bir deneme olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Film en başta Hollywood özentisi orta doğu soslu bir detektiflik filmi gibi başlıyor. Ancak aniden araya belgesel – kurmaca arasında giden bir yapıyı besleyici röportajlar koyuluyor. O anlarda sıkıcı bir monotonluğa hapsolmak üzere filmden kopmazsanız sizi çok garip bir filmin beklediğini söyleyebilirim. Çünkü film aniden mistik öğelerle süslü bir korku filmine dönüşüyor. Son derece gerilim dozajının yükseldiği filmde, müzik kullanımın abartılı hali insanı yorabiliyor. Sonuç olarak belki çok iyi bir film göremiyoruz ama farklı bir deneyimin kapıları izleyiciye açılıyor. Vizyonda pek göremeyeceğiniz tarzda bir filme seyrediyor.

Ara: Yunan yeni dalgasından izleyicilere sunulan yapım, yaptığı toplum eleştirisiyle, aslında Yunan tragedyalarının günümüzle bağlantısının hala güncel kaldığını açıkça resmediyor. İnsanların şiddete bağımlılığının ve buna seyirci kalışlarının tüyler ürpertici yanını açıkça ifade ediyor. Oyunbaz bir film görünümüne rağmen çarpıcı tespitleriyle ilgi çekici bir yapıma dönüşüyor.

Semptom: Korku filmi görünüşünü bir kanara bırakırsak aslında hikayesinde yatan dramın peşinden koşan bir yapım olarak izleyicisini ürpertmeye çalışıyor. Film üç bölüme ayrılmış bir şekilde senaryoya aktarılmış. İlki filmdeki geçen korku figürüne karşı halkın hazırlanma sürecine odaklanırken, ikinci bölümde flashback yardımıyla tüm olanların dram yüklü gerçeklerine mercek tutuluyor. Son bölümde ise ilk iki bölümde anlatılanları harmanlayarak izleyicisini filmin sonuna hazırlamayı tercih etmiş. Genel olarak baktığımızda Semptom, küçük bir yapım olmasına karşın şaşırtıcı olmayı başarıyor.

Kasap Havası: Yeşilçam ezgilerini filmin her noktasına serpiştiren yapım, bazı açılardan Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerini hatırlatıyor. Oyunculukların gerçekçi sergilenmesiyle güç kazanan film, özellikle Şenay Gürler’in oyunculuğuyla ilgiyi hak ediyor. Türk sinemasında özlenen hikayelerden birine imza atılıyor. Belki görkemli ya da yapı bozucu bir işlevi olmasa da, Türkiye’nin namus profilini işleyişiyle de film misyonunu sonuna kadar yerine getiriyor.

Çırak: Problemli bir karakterin üzerinden ilerleyen film, bir ilk filme göre temiz işçilik çıkarıyor. Özellikle karakterin patlama anlarındaki atmosfer, yönetmenin gelecek filmleri açısından gerçekten de umut verici olarak nitelendirilebilir. Ancak filmin içinde döngü ve final sıkıntısı filmin kademe atlamasını engelleyen faktörlerden biri olarak dikkat çekiyor. İyi niyetli, ortalama bir yapım olarak Türk sinemasındaki yerini alıyor.

Born to be Blue: Chet Baker’ın hikayesi sinemasal anlamda ortalamaya takılsa da, filmin atmosferine yayılan hüzün tüm içinizi kaplıyor. Ethan Hawke inişli çıkışlı performansını bir yana bırakırsak, fiziksel olarak gerçekten de fazlaca karakterine benzemesi filmin artı puanlarından biri olarak not edilebilir. Filmin içinde diğer önemli bir figür olan Miles Davis daha çok tipleme gibi filme dahil olsa da, bir müzisyenin, hele ki bir jazz müzisyenin acıklı hikayesi duyguları tamamiyle ele geçirecek şekilde dizayn edilmiş denilebilir.

News From Planet Mars: Kendini iyi hisset filmi olarak tasarlanan film, sorunlu aile bireyleriyle başı dertte olan babanın, aile ve arkadaşlık üzerine yaşadığı karmaşayı neşeli bir şekilde seyirciye sunmaya çalışıyor. Ancak film yaratıcı bir film olmaya çalışırken, kendi ayağına çelme takarak filmin benzerlerine takılmasına neden oluyor. Bu da bunun sonucunda izlemesi zevkli ama çok üst nokta bir sinemanın çıkmamasına neden oluyor. Kafa dağıtmalık hafifi bir seyirlik isteyenleri tatmin edecektir.

Mr. Sim’in Çok Özel Hayatı: Komedi filmlerine ayrılan “antidepresan” bölümünde neşeli insanı bile depresyona sokacak bir film daha sizlerle… Ağlanacak halimize gülüyoruz kıvamında kotarılan film, birkaç sağlam espriyi kenara ayırırsak, bir kaybeden filmi denilebilir. İşleri sürekli ters giden bir adamın acınacak haline tanıklık ederken, içinizin burkulması elde değil. Film 70 dakika rayında ilerlerken, aniden karakterin babasının hikayesine 20 dakika ayırıp filmin doğru giden temposunu rayından çıkartıyor. Film belki 15-20 dakika kısa olsa, belki tam dozunda bir komedi – dram ile karşılaşabilirdik. Yine de bu haliyle bile festivalin programında iyi işlerden bir tanesi denilebilir.

Evrim: İlk filmi “Masumiyet”ten tam 10 yıl sonra yeni filmiyle çıkagelen Lucile Hadzihalilovic, Darwin bile izlese sevebileceğini bir filme imza atıyor. Ütopik bir evrim tasviri sunan film, görsel anlamda renklerle ve kadrajlarla etkileyici olmanın yanında, usta işi yönetmenliği ile takdiri hak ediyor. Mayınlı bölge’de yer alan film, bazı operasyon sahneleri dolyısıyla her kesime hitap etmeyen bir film olarak dikkat çekiyor. Gerçeküstü öğelerle bezenmiş senaryosu, kendi yarattığı evrenin içinde açığa çıkarken, bu yılın en iyi filmlerinden birine imza atılıyor.

Kategoriler
seçki

Müziği ve Müzisyenleri Anlatan 2016 Çıkışlı 11 Yapım

Bu yıl müzisyenleri, şarkıcıları ve müzik endüstrisini konu alan yapımların yılı olacak galiba. Yılın ilk altı ayında müziği ve müzisyenleri merkeze koyan birkaç film ve dizi karşımıza çıkacak. Bu yazıda bu yapımlara kısaca değinelim istedik.

born_to_be_blue_h_2015_0

Born to be Blue: Robert Budreau’nun yazıp yönettiği “Born to be Blue”, caz müzisyeni Chet Baker’ın 1960’lardaki hayatına odaklanan bir yapım. Budreau, Baker’ın bütün hayatını yansıtmaktansa hayatından bir kesiti alıp anlatmayı tercih etmiş. Baker ’60’larda uyuşturucuya bulaşmış, zaman zaman kötü eserlere imzasını atmış, bu on yılın sonlarına doğru serserilerin saldırısına uğramış, saldırıda dişleri dökülmüştü. Fakat daha sonra kariyerini biraz da olsa toparlamıştı. Geçen yıl bir iki festivalde gösterilen film genelde olumlu yorumlar aldı. Filmde Baker’ı Ethan Hawke canlandırdı. Hawke’ın performansı da beğenildi. Aktöre Carmen Ejogo eşlik etti. “Born to be Blue”, ABD’de 25 Mart’ta gösterime girecek.

o-don-cheadle-miles-davis-facebook

Miles Ahead: Adından da anlaşılacağı üzere caz efsanesi Miles Davis’in müzik endüstrisiyle çatışmalarına, ilişkilerine, sağlığına, pek tabii sanatçı kimliğine (trompet çalışı, ressamlığı) odaklanıyor. Don Cheadle’ın yazıp yönettiği ve başrolünü üstlendiği “Miles Ahead” geçen yıl New York Film Festivali’nde gösterildi ve fena olmayan yorumlar aldı. Cheadle’ın Davis performansı da övüldü. Bu yıl cazseverleri caza doyuracak ikinci film konumunda. Çünkü ABD’de “Born to be Blue”dan bir hafta sonra, 1 Nisan’da gösterime girecek. Cheadle’a Ewan McGregor ve Michael Stuhlbarg’ın eşlik ettiklerini de belirtelim.

Nina: Çekimleri bir buçuk sene önce bitmesine rağmen halen gösterime giremedi. Bu yıl gösterime girmesini umuyoruz. Film caz müzisyenlerinden Nina Simone’un ünlenmesine ve menajeri Clifton Henderson’la ilişkisine odaklanıyor. Nina’nın eserleri kadar piyanist kimliğine de değinildiği söyleniyor. Filmin henüz hiçbir yerde gösterilmediğini notlarıma dahil edeyim. Filmin başrolleri, yani Nina ile Clifton rolleri Zoe Saldana ve David Oyelowo’ya teslim edilmişti. Filmi Cynthia Mort yazıp yönetti.

ISawTheLightBanner

I Saw the Light: Tom Hiddleston ve Elizabeth Olsen’ın başrollerini üstlendikleri bu film, Hank Williams’ın hayatına odaklanıyor. Filmin senaristi ve yönetmeni olan Marc Abraham, Williams’ın hayatını kronolojiyi bozmadan anlatıyor. Williams’ın ünlenmesi, şöhret zamanı yaşadıkları, eserleri,  sağlığının bozulması işlenmiş. Eşi Audrey Williams’la ilişkisine de önem verilmiş. Film geçen yıl festivallerde gösterildikten sonra kötü eleştiriler almıştı ne yazık ki. Bunun üzerine Sony filmi Oscar yarışından çekmişti. Film 25 martta -“Born to be Blue” ile aynı gün- gösterime girecek. Konu olarak tatmin etmeyebilir ama country müziğe doyuracağını umuyoruz.

florence-foster-jenkins

Florence Foster Jenkins: İngiliz yönetmen Stephen Frears’in yönettiği “Florence Foster Jenkins”in başrollerinde Meryl Streep ile Hugh Grant yer alıyorlar. Bu iki oyuncuya Rebecca Ferguson, Nina Arianda, Simon Helberg eşlik ettiler. Film opera şarkıcısı olmaya çalışan ama berbat sesi yüzünden istediği kariyere sahip olamayan, insanların gülmek için izledikleri Florence Foster Jenkins’e odaklanıyor. Bir dönem filmi de olan bu film ne yazık ki kulaklarımızı şenlendirmeyecek. Çünkü Jenkins’in sesi gerçekten de kötüydü. Yapım şirketi bu filmi İngiltere’de 6 mayısta gösterime sokacağını açıkladı. Bizde ve ABD’de ne zaman gösterileceği, Streep için Oscar kampanyasının yapılıp yapılmayacağı bilinmiyor.

Viena and the Fantomes: İngilizce’de “Roadie” denen, bizim “yol adamı” diyebileceğimiz, sanatçılara turlarında eşlik eden, sanatçıların sorunlarını halleden kişilere odaklanan bir müzik filmidir. “Miss Bala” ile dikkatleri çeken Gerardo Naranjo’nun yazıp yönettiği film, ’80’lerde geçiyor. Filmin merkezinde Viena yer alıyor. Viena arkadaşlarıyla birlikte bir punk grubunun turuna katılır, olaylar gelişir. Yukarıdaki üç filmin aksine bir biofilm değil. Tamamen kurmaca yani. Fakat fragmanın pek umut vermediğini de belirtmeliyim. Filmin başrollerinde Dakota Fanning, Evan Rachel Wood, Jeremy Allen White, Zoe Kravitz, Frank Dillane, Jon Bernthal yer aldılar.

Weightless: Terrence Malick, “Knight of Cups”ı tamamlar tamamlamaz bu filmi çekmişti. Filmle ilgili bilgilerimiz halen sınırlı. IMDb’de yazıldığına göre Austin Müzik Festivali’nde geçecek ve iki aşk üçgeninin çatışmalarına (ihanetlere, tutkuya, aşka ve müziğe) odaklanacak. Bazı yerlerde filmin türü müzikal olarak geçiyor ama bunun doğru olmadığını söyleyebiliriz. Neticede Malick’in filmlerinde karakterler bırakın şarkı söylemeyi pek konuşmazlar, filmlerin çoğunda iç seslerine yer verilir. Bunda da bu durumun değişeceğini sanmıyorum. Malick bu filmi için sağlam bir cast oluşturmuştu. Ama kaçının son kurguyu atlatacağını bilemiyoruz. Filmde Christian Bale, Rooney Mara, Cate Blanchett, Ryan Gosling, Michael Fassbender, Natalie Portman, Benicio Del Toro, Patti Smith, Haley Bennett, Val Kilmer rol aldılar. Ama çoğu oyuncuyu çok kısa göreceğimizi Malick’in önceki filmlerini izleyenler biliyorlardır. Hatta Bale’i bile fazla göremeyeceğiz. Zira aktör sette sadece dört gün geçirdi. Filmin gösterim tarihi henüz belli değil.

sing-street-sundance-2016Sing Street: “Once” ve “Begin Again” filmlerinden hatırlayabileceğimiz yönetmen John Carney arayı açmadan yeni filmi “Sing Street” ile sinemalara döndü. Müzikal türündeki bu yeni filmde “Game of Thrones”tan Aidan Gillen, yükselişe geçen aktör Jack Raynor ve “Orphan Black”ten Maria D. Kennedy yardımcı rollerde karşımıza çıkacaklar. Filmin tanıdık tek simaları bu üç aktör. Carney “Sing Street”te İrlanda’nın Dublin kentinde büyüyen bir oğlanın ailesinden kopup Londra’ya gitmesi ve orada bir müzik grubu kurması anlatılıyor. İlk gösterimi Sundance Film Festivali’nde geçen ay gerçekleştirilen film buradan genelde fena olmayan eleştirilerle döndü.

Rock’n’ Roll: Fransız aktör, senarist ve yönetmen Guillaume Canet’nin yeni filmi. Komedi türündeymiş. Filmin plotu pek umut vaat etmiyor aslında: “Kadın, adamı yeterince rock’n’ roll olmadığı için terk eder. Adam da sevgilisiyle arasını düzeltmek için şarkıcı Johnny Hallyday’den ders almaya başlar”. Çekimleri devam eden film, Fransa’da kasımda gösterilecek. Canet’nin filmde oynayıp oynamadığı bilinmiyor. Eşi Marion Cotillard ise bu filminde de oynadı. Ama ekran süresinin az olduğu söyleniyor. Öte yandan Fransa’nın sevilen şarkıcısı Hallyday başrolde yer alıyor ve kendisini oynuyor. Bakalım film yeterince rock’n’roll olup türe doyurabilecek mi?

sing

Sing: Matthew McConaughey, Scarlett Johansson, Taron Egerton, Reese Witherspoon, Seth MacFarlane, Nick Offerman, John C. Reilly gibi sağlam bir seslendirme castına sahip olan bir animasyon filmi. Garth Jennings’in yazıp yönettiği bu animasyon, “O Ses Türkiye” ve “American Idol” gibi şarkı yarışmalarına odaklanıyor. Tek farkla: Animasyonun merkezinde hayvanlar yer alıyor. Animasyonda 85 popüler şarkıya yer verildiği açıklandı. Animasyon 21 Aralık’ta gösterime girecek.

ennio-morricone

The Glance of Music: Usta yönetmen Giuseppe Tornatore’nin çekmeye başladığı belgesel. Tornatore sıkça çalıştığı efsane müzisyen Ennio Morricone’un hayatına, bestelerine, müziğe bakışına odaklanıyor. Morricone hayatını bizlere anlatacak. Merakla beklediğimiz bu belgesel İtalya’da (bir değişiklik olmazsa) 30 Nisan’da gösterilecek.

maxresdefault

Vinyl: İki yıldır merakla beklediğimiz Martin Scorsese/Mick Jagger/HBO yapımı “Vinyl” sonunda yayın hayatına başladı. Scorsese bu kez bizleri 70 ve 80’lere götürüyor. Scorsese ve senarist Terence Winter dönemin müzik sektörüne bir prodüktörün gözünden odaklandılar. Kameranın arkasında Jagger’ın da oluşu ile müziğe, rock’n’ roll’a doyacağımızı tahmin ediyoruz. Dizinin başrollerinde Bobby Cannavale, Olivia Wilde, Juno Temple, Ray Romano yer aldılar.

roadies-showtime

Roadies: Cameron Crowe kariyerinin en ünlü filmi “Almost Famous”ı serbest bir şekilde dizileştirdi. Filmi hatırlarsınız. Bir çocuk hayranı olduğu gruba eşlik ediyordu. Crowe müziğe, gruba, ilişkilere odaklanırken çocuğun bu uzun tur sürecinde büyümesine de değiniyordu. Showtime’da yayınlanacak “Roadies”in merkezinde ise çocuk yok, birkaç genç var. Bu “roadie”ler bir müzik grubuna eşlik edecekler, olaylar gelişecek. Carla Gugino, Imogen Poots, Luke Wilson, Luis Guzman, Machine Gun Kelly, Rafe Spall yapımda yer alan isimlerden bazıları.

TheGetDownBar640

The Get Down: HBO ve Showtime müziğe odaklanan diziler çekerler de Netflix boş durur mu? Netflix de müziğe odaklanan bir dizi çektirdi. Dizinin pilot bölümü dahil üç bölümünü Baz Luhrmann çekti, ki yönetmenin önceki filmlerini izleyenler müziğe ve şarkılara epey önem verdiğini bilirler. Dolayısıyla soundtrack açısından tatmin edici bir yapım olacaktır. “The Get Down”, “Vinyl” gibi ’70’lerde geçiyor ama “Vinyl”ın aksine beyaz yetişkinlere değil, Bronx’ta yaşayan siyahi ergenlere ve onların ilişkilerine odaklanıyor. Gene “Vinyl”ın aksine rock’n’ roll’a değil, rag türüne değiniliyor. Dizinin tanıdık yüzleri Giancarlo Esposito, Jaden Smith, Shameik Moore. Dizinin 13 bölümlük ilk sezonunun altı bölümü 12 Ağustos’ta Netflix’te yayınlanacak. Muhtemelen bir hafta sonra da kalanı yayınlanacak.