Kategoriler
haber

Brian De Palma, Newton 1861 Adlı Bir Dizi Hazırlıyor

Usta yönetmen Brian De Palma bir yıl önce Danimarkalı yapımcılarla Domino filminde çalışmış ama son açıklamalarına göre bu işbirliği kabustan farksızdı. Ekipten çoğu kişinin parasını alamadığını, filmi istediği gibi kurgulayamadığını dile getiren De Palma bu filmin onun son Danimarka yapımı filmi olduğunu da söylemişti. Bu filmin tanıtımları devam ederken De Palma da yeni projelere yelken açtı. De Palma, İç Savaş döneminde geçen bir dizi hazırlamaya başladı.

Newton 1861 adlı dizi A French Village adlı başka bir diziden uyarlanacak. Fransa’da yayınlanan A French Village büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Bu dizi 2. Dünya Savaşı zamanında geçerken Amerikan uyarlaması Amerika’nın iç savaşı zamanında Kentucky’de geçecek. Dizinin hazırlıkları devam ediyor. Bu arada De Palma tacizci Harvey Weinstein‘i konu alan Predator adlı bir filmin, Wagner Moura‘lı gerilim filmi Sweet Vengeance‘in de hazırlıklarına devam ediyor. Önce hangi yapımı çekeceği ise belli değil.

Kategoriler
izlenim

Karakter Analizi: Tony Montana ve Carlito Brigante

Karakter analizimde bu iki karakteri seçmemin nedeni doğal olarak iki filmin yönetmeninin de Brian De Palma olması ve iki filmde de rolü Al Pacino’ya teslim etmesi… Scarface her zaman Carlito’s Way’den daha popüler olmuş bir film… Ancak bu satırların yazarı için Carlito’s Way’ın yeri her zaman ayrıdır. Her Al Pacino hayranına göre de Carlito Brigante, Tony Montana’nın hapise girip akıllanarak çıkmış hali gibidir. Karakterlerin aynı camianın insanı olmalarına rağmen nasıl zıt olduklarını okumaktan zevk alacağınıza eminim. Öyküleriyle birlikte Tony Montana ve Carlito Brigante karşılaştırması…

Tony Montana 1947 – 1983

Tony Montana, 1947 yılında Küba’da doğar. Gençliğinden itibaren antikomünist fikirlerden etkilenen Tony, önce küçük suçlar işlemeye başlar ve ardından hapiste bulunduğu sırada 1959 Küba Devrimi olunca Castro hükümeti tarafından sınır dışı edilen 250.000 mültecinin arasında Amerika’nın yolunu tutar. Amerika’da askerlik arkadaşı Manny Rivera ile birlikte bir kafede bulaşıkçı olarak işe başlayan Montana’nın aklında hep yükselmek ve istediği her şeyi elde etmek vardır. Bir gün Rebenga adlı siyasi suçluyu öldürme emri alır. Manny ile birlikte Rebenga’yı öldürürler ve Miami’nin meşhur uyuşturucu kaçakçılarından Frank Lopez’in dikkatini çekerler. Lopez’in sağ kolu olan Omar Suarez bir sabah Tony ile Manny’nin çalıştığı kafenin önüne gelir ve onlara yeni bir iş teklifinde bulunur. İşe göre Tony, Hector adlı kişiden kokain satın alacak ve ona parayı verecektir. Yanına da Manny ile birlikte 3 arkadaşını daha alan Tony Hector’un evine gider. Ancak teslimatta sorun çıkar ve Hector eve Tony ile birlikte gelen arkadaşını öldürür. Tony’yi de neredeyse öldürecekken Manny içeri girer ve Hector’un adamlarını öldürür. Kaçmakta olan Hector’u da öldürür ve para ile kokaini Frank Lopez’e teslim etmeye giderler.

Frank ile iyi anlaşan Tony, onun sevgilisi olan Elvira Hancock ile tanışır ve ona aşık olur. Hep beraber gittikleri gece kulübünde de onunla dans eden Tony, arabada Manny ile konuşurken hayattaki amacını söyler :

Manny : Peki sen ne istiyorsun Tony?
Tony Montana : Dünyayı dostum ve içindeki her şeyi.

Ardından işler oldukça iyi gider ve Tony artık işe iyice ısınmaya başlar. Frank’in Bolivya’daki büyük ortaklarından olan Kolombiyalı Alejandro Sosa ile görüşmeye giden Tony, büyük bir sürprizle karşılaşır. Sosa’nın yakın koruması olan Alberto, toplantıya Tony ile birlikte gelen Omar Suarez’in muhbir olduğunu söyler ve Suarez yemeğin sonunda helikopterden sallandırılarak öldürülür. Bunu gören Tony, Sosa’yı muhbir olmadığına ikna eder ve onunla kendi adına iş anlaşması yapar. Miami’ye döndüğünde ise Frank ile büyük bir tartışmaya girerler ve ardından Tony, Frank’in ofisinde hışımla ayrılır. Bu arada Tony’nin çok sevdiği kız kardeşi Gina’da kokaine başlamış ve Tony’nin gittiği gece kulübüne gitmeye başlamıştır. Bir gece Tony’ye yakalanan Gina, ondan ağır bi tokat yer ve kendisini eve bırakan Manny ile ilişki yaşamaya başlar ancak Tony bunu bilmemektedir. Aynı gece Frank Lopez’in tuttuğu iki kiralık katil Tony’yi öldürmeyi başaramayınca Tony ertesi gün Frank’i ofisinde ziyaret eder ve onu Manny’ye öldürterek işleri tek başına üzerine alır.

Sosa ile işler tıkırında gitmekte ve Tony servetini büyütür. Elvira ile de evlenerek özel hayatını da düzene sokan Tony için her şey oldukça güzel gitmekte iken artan kokain bağımlılığı yavaş yavaş onu esir almaya başlar. Karısı Elvira da hem kokain hem alkol bağımlısıdır ve bu yüzden araları da oldukça açılır. Bir gün yine Bolivya’da Sosa ve onun ortaklarıylas biraraya gelen Tony, yeni bir iş alır. Görevi uyuşturucuya savaş açan bir politikacıyı arabasına bomba koyarak öldürmektir. Aldığı işin ardından Miami’ye dönen Tony, Manny ve Elvira ile yemeğe gider. Restoranda Elvira ile şimdiye kadar ki en sert kavgalarını ederler ve Elvira Tony’yi terkeder. Politikacı New York’ta öldürülecektir ve bu yüzden Sosa, adamı Alberto’yu da New York’a yollar. Buluşan Tony ve Alberto, politikacının evinin önünde beklerlerken politikacının karısı ve kızının da ona eşlik edeceğini görürler ancak Alberto için bu hiç önemli değildir ama Tony için ise çok önemlidir. Onları arkadan takip ederlerken Tony, Alberto ile sözlü tartışmaya girer ve Alberto tam düğmeye basacakken onu kafasından vurarak öldürür. Bunun üzerine Sosa, Tony’yi arar ve artık aralarında savaş olacağını bildirir. Bunu duyan Tony, çıldırır ve adamlarına her şeye hazırlıklı olmaları talimatını verir. Aynı zamanda bir süredir haber alamadığı Manny’yi de aratmaktadır. Sonra annesinden bir telefon alan Tony, Gina’nın da kayıp olduğunu öğrenir ve onu lüks bir dairede bulur. Ancak kapıyı açan kişi üzerinde bornoz olan Manny’dir. Bunu gören Tony, Manny’yi anlık siniriyle öldürür ve Gina da sinir krizleri geçirir. Onu da sakinleştirerek malikaneye dönerler. Burada ise Sosa’nın tuttuğu kiralık suikastçi timi yavaş yavaş eve yaklaşmaktadır. Korumaları tek tek sessizce öldüren suikastçiler en sonunda Gina’yı da öldürürler ve Tony, tek başına onlarla savaşmaya başlar. Onlarcasını tek başına öldürmesine rağmen Sosa’nın en iyi suikastçisi olan Skull tarafından sırtından çifteyle vurularak öldürülür.

Carlito Brigante: 1930 – 1975

Carlito Brigante, Porto Riko asıllı Amerikalı uyuşturucu kaçakçısıdır. 1950’lerden 1970’e kadar Manhattan’daki uyuşturucu trafiğinin başında olan Carlito, 5 yıl hapiste kalarak avukatı sayesinde 1975’te beraat ettiğinde aklında tek bir şey vardır. Hapise girmeden önce ayrıldığı sevgilisi Gail’i yanına alarak Karayipler’de araba kiralama şirketi kuran arkadaşının yanına giderek onunla ortak olmak. Ancak bunu yapması için 75.000 dolara ihtiyacı vardır. Önce eski mahallesine geri döner ve geçmişteki koruması Pachanga ile buluşur. Yeğeni olan Guajiro, kuryelik yapmaya başlamıştır ve Carlito’yu da bu teslimatında yanında gelmesi için ikna eder. Ne de olsa Carlito eski topraktır ve halen çok tanınmakta ve korkulmakta olan bir adamdır. Ancak teslimatta sorun çıkar ve Guajiro öldürülür, Carlito da diğer adamları öldürür ve korkuyla mekanı terkeder. Çünkü onun amacı asla eskiye dönmek değil tertemiz bir hayat kurmaktır. Eski iş ortaklarından olan Sosa’nın işlettiği gece kulübüne ortak olur ve ihtiyacı olan parayı biriktirmeye başlar. Ancak isim yapmaya başlayan genç suçlu Benny Blanco kulübün müdavimlerindendir ve Carlito’ya sürekli teklifte bulunmaktadır. Ayrıca Carlito’nun hapisten çıkmasını sağlayan avukatı ve dostu David Kleinfeld’de kokain bağımlısı bir psikopattır ve çok geçmeden Carlito’ya çok zararı dokunacaktır.

Ardından bir gece eski sevgilisi Gail ile karşılaşır ve kafede sohbet ederler. Carlito, Gail’i halen sevmektedir ve Gail’de onu terkettiği için geçmişte çok kızmasına rağmen Carlito’ya halen aşıktır. Hapisten çıktıktan bir süre sonra Kleinfeld ile buluşan Carlito, düşüncelerini ona da anlatır. Kleinfeld, Carlito’nun yeniden uyuşturucu işine dönmeyeceğine inanmasa da yine de çok üstelemez ve eğlenirler. Burada Carlito, filmin en önemli repliğini söyler:
“ Bazen bir iyilik insanı kurşundan daha hızlı öldürür.”

Ardından bir gece eski sevgilisi Gail’e rastlar Carlito. Bir kafeye otururlar ve sohbet ederler. Carlito, Gail’, halen sevmektedir ancak Gail henüz Carlito’ya yeniden dönmeyi düşünmemektedir çünkü Carlito, en güçlü olduğu dönemlerde ona zarar gelmemesi için kendisini terketmiştir. Gail’in bir striptiz kulübünde çıktığını öğrenen Carlito, Gail’i seyretmeye gider. Buradan sonra ise artık yeniden görüşmeye başlarlar ve ilişkiye başlarlar. Bunun dışında kulüpte Benny Blanco ile Carlito arasında olay çıkar ve Benny ile adamları fena hırpalanırlar. Blanco, Pachanga tarafından epey dövülür tam öldürülecekken Carlito engel olur ve Blanco hayatta kalır. Carlito’nun bu iyiliği kendisinin de dediği gibi “ onu bir kurşundan daha hızlı öldürecektir “.

Ardından Kleinfeld, Tony Taglialucci adlı mafya babasının avukatlığına soyunur ancak Tony, Kleinfeld’in geçmişte kendisine kazık attığını bilmektedir ve borcunu ödemesi için de kendisini hapisten tekneyle kaçırması konusunda onu zorlamaktadır. Zorla ikna olan Kleinfeld’in ise sinsi bir planı vardır. Carlito’yu bir öğlen evinde verdiyi partiye davet eder ve hapishane işine onu ikna eder. Ancak Tony’yi bulduklarında Kleinfeld Tony’yi ve onun oğlunu öldürerek denizde bırakır. Bunu gören Carlito adeta delirir ve artık Kleinfeld’den uzak durmaya başlar. Öte yandan Tony Taglialucci’nin İtalyan mafyasından ortakları ve hayatta olan diğer oğlu Vincent, Carlito ile Kleinfeld’i öldürmek için Manhattan’a gelirler. Vincent, Kleinfeld’i ofisinde bıçaklayarak ağır yaralar.

Ertesi gün Carlito, Gail’in hamile olduğunu öğrenir ancak konuştukları sırada polis tarafından gözaltına alınırlar. Polis Carlito’ya David Kleinfeld’in normal bir avukat olmadığını bildiklerini, suçlar işlediğini ve ona karşı tanıklık yapmasını isterler. Israr ederken de Kleinfeld’in Carlito’nun yeniden uyuşturucu işine girdiği yalanını söylediği ses kayıtlarını dinletirler. Ses kaydına rağmen Carlito Kleinfeld’i satmaz ve polisin yanından ayrılırlar. Ayrılır ayrılmaz Carlito Bahamalar’a iki tren bileti alır ve akşam 23.15’te Gail’le istasyonda buluşmak üzere sözleşirler. Ardından Carlito, David’i hastanede ziyaret eder ve her şeyi yüzüne vurarak oradan ayrılır ancak numarasını da yapmıştır. David’in odasında mafyadan korunmak için 38’lik bir smith wesson tabancası vardır ve Carlito bir aralıkta bu tabancanın mermilerini boşaltmıştır. Carlito’dan hemen sonra odaya polis kılığında olan Vincent gelir, Kleinfeld tetiğe basar ancak silah Carlito sayesinde boştur ve Vincent tarafından öldürülür. Tüm bunların sonunda Carlito, peşindeki İtalyan mafya üyelerinin hepsiyle tren istasyonunda çatışır ve hepsini öldürür. Tam Gail ile trene binecekken kılık değiştirmiş olan Benny Blanco tarafından vurularak öldürülür.

Tony Montana vs Carlito Brigante

Tony Montana, Küba’dan sınır dışı edilerek Amerika’ya gelen fakir, ağzı bozuk ve cahil bir mültecidir.
Carlito Brigante, 1975 yılında hapisten çıkar. Hapisteyken hukuk, politika ve felsefe kitapları okuyarak kendini geliştirir.
Tony Montana, Rebenga’yı öldürerek ilk cinayetini işler ve Miami’de mafya babası Frank Lopez’in gözüne girmeye başlar.
Carlito Brigante, hapisten çıktıktan sonra planını yapar. Bahama adalarında arkadaşı ile birlikte araba kiralama işine girecektir ancak bunu eski sevgilisi Gail ile tekrar birleşerek yapacaktır. Beladan uzak duracaktır.
Tony Montana, Rebenga’yı öldürdükten sonra uyuşturucu işine girer, hızla yükselmeye başlar. Ancak patronunun sevgilisine aşık olur.
Carlito Brigante, bir gece kulübünün işletmeci ortağı olur ve burada yeni hayatı için parasını biriktirmeye başlar, eski sevgilisi Gail ile de yeniden birleşir.
Tony Montana, Alejandro Sosa ile kendi adına iş yapar. Patronu Frank ile araları açılır. Frank onu öldürmeyi başaramaz ve Tony tarafından öldürülür. Tony artık Miami’de kendi kokain imparatorluğunu kurmaya başlar. Hep daha fazlasını istemektedir ve ayrıca kendi kokaininin de bağımlısı olur.

Carlito asla uyuşturucu kullanmaz. İşin kralı olduğu zamanlarda da kullanmamıştır. Sadece satmış ve hep ayık kalmış, işi raconuna uygun yapmıştır.
Tony Montana, karısı Elvira ile ayrılır. Tüm adamlarına sürekli bağırıp çağırmaktadır. En iyi arkadaşı Manny’yi kız kardeşi ile birlikte olduğu için acımadan öldürür. Sosa’yı da satar.
Carlito Brigante, zevk için insan öldürmez. Bir gece Gail’le sohbet ederlerken “ Evet bu yolda ölenler oldu ama asla planlayarak birini öldürmeye gitmedim.”diyerek iş felsefesinden tüyo verir.
Tony ise zevk için öldüren, kendi sattığı uyuşturucuya bağımlı olan, tüm rakiplerini öldürmeye başlayan ve karısıyla ayrılan bir insandır.
Carlito çocuğu olacağını öğrenir ve hayata sımkısı sarılır. Gail’le kendisine Bahamalar’a tren bileti alır, tam giderlerken avukatı ve eski dostu Kleinfeld’in başına açtığı belalar peşini bırakmaz. İstasyonda çıkan çatışmada peşindeki tüm İtalyan mafya elemanlarını öldürür ancak tam Gail ile trene binerken öldürme imkanı varken öldürmeyerek affettiği genç suçlu Benny Blanco tarafından öldürülür.
Tony, ortağı Sosa’yı satmış, can dostu Manny’yi öldürmüş halde malikanesinde kokain çekerek kendinden geçmektedir. Sosa’nın kiralık katilleri malikaneyi kuşatır. Tüm korumalar sessizce öldürülür ve Tony tek başına onlarla çatışmaya girer. Onlarcasını tek başına öldürür ancak sonunda Sosa’nın usta suikastçisi tarafından sırtından vurularak öldürülür.

Kategoriler
izlenim

Mission: Impossible Serisi: İki İyi, Üç Kötü Film

Amerika’da beğeniyle karşılanan, öve öve bitirilemeyen Mission: Impossible – Fallout filmine artık sayılı günler kaldı. Cuma günü vizyona girecek bu filmden serinin önceki filmlerini değerlendireyim istedim. Lafı uzatmadan serinin ilk filmiyle başlayayım.

Mission: Impossible (1996): Bir zamanların ünlü casus dizisi Mission: Impossible 88’de TV’ye tekrar taşındıktan sonra Cruise hakları satın almış, film uyarlamasının yönetmenliği için Brian De Palma‘yla anlaşmıştı. Serinin çok aksiyonlu, az gerilimli diğer filmlerinin aksine bu ilk film gerilimi önplana almıştı. Aksiyon sahneleri az: Araba takip sahneleri yok, motorla takip sahneleri yok, dövüş sahneleri yok, ekranı kaplayan CGI efektleri-patlamalar yok. Bunlar yerine gerilim var. İlk 40 dakikada Ethan’ın ekibinin teker teker yok edilmesine, bunun üzerine Ethan’ın hayatta kalmaya çalışmasına odaklanılıyor. Sonrası ise Ethan’ın ekipteki köstebeği (serinin klişesi, her filmde köstebek mevcut) bulup onunla hesaplaşması konu ediniliyor. İmkansız görevse Ethan’ın iple güvenli odaya girip listeyi alması. Diğer filmlerle karşılaştırıldığında pek gösterişli bir sahne değil; neticede diğer filmlerde Cruise şovu büyütecek, kâh uçağın kapısına asılacak, kâh en yüksek otele tırmanacaktı. Sahne gösterişli değil ama gerilimli. Heyecanla izleniyor halen. Filmin tek aksiyon sahnesi olan tren sahnesi de iyiydi.

Öyküye dönersek… De Palma, Hitchcock’ın çok sevdiği “kahramanın kendisini temize çıkarma, suçlu olmadığını kanıtlama” temasını işliyor, iyi de işliyor. Bunun dışında bu ilk filmde takım ruhu daha önplanda. Keza dönem yüzünden efektleri pek iyi olmasa da film serinin en iyi filmi. Zira karakterlere daha fazla zaman harcanmış, öykü aksiyona ve kötü klişelere boğulmamış, köstebeklikle itham edilen kahramanın gerçek köstebeği bulmaya çalışması konusu gerilimli bir şekilde işlenebilmişti.

Mission: Impossible II (2000): Yapımcı Cruise başarılı olan ilk filmden sonra De Palma’yla devam etmek yerine o dönemlerde aksiyon filmleriyle adından söz ettiren John Woo‘ya teslim etti yönetmenliği. Üç yıl aradan sonra çekilen ikinci film beklenen hasılatı elde etti etmesine de iyi bir film olamadı. Hatta altı filme kadar genişleyen serinin halen açık ara en kötü filmi durumunda. Nereden başlasak? Kötü adamdan başlayayım. Hollywood’un usta senaristlerinden Robert Towne yaratılabilecek en klişe kötü adamı yaratmış. Filmin kötüsü sıkça psikopatlaşan, gözü döndü mü sevdiği kadına dahi virüs enjekte edebilen, arkadaşının parmağını koparmaya yeltenebilen birisi. İki Hollywood filminden birisinde muhakkak görmüşsünüzdür bu canavarı. Tabii senarist Towne sadece kötü adamda çuvallamıyor, filmin esas kadın karakteri olan Nyah Hall’ı (Thandie Newton) da kötü yazıyor. Aslında M: I serisinde beşinci filme dek sadece erkeklerin hakkı veriliyor, kadın karakterlerse en fazla sevgili/eş veya ajan olup hiçbir derinliğe sahip olamıyorlar. İlk film de bu sorundan muzdaripti, filmdeki kadın karakter sadece ajandı, pek tanıtılmıyordu. Üçüncü filmde Keri Russell, Michelle Monaghan ve Maggie Q, dördüncü filmde Paula Patton harcanıyorlardı. İkinci filmdeyse harcanan Newton oluyor.

Hall alabildiğine sıkıcı bir hırsız. Newton bu hırsızı başta çekici hale getirebiliyor ama daha sonra senaryo yüzünden epey sıkıcı bir karaktere dönüşüyor Hall. Karakter sadece sıkıcı değil, aynı zamanda sıradan bir sevgili (kötünün sevgilisi, Ethan’ın ilgi duyduğu kadın). Hall’ın sürekli Ethan’a ihtiyaç duyması, onsuz hareket edememesi de karakterin kötü olmasının nedenlerinden birkaçı. Öte yandan sürekli kadınlıkla dalga geçilmesi filmi daha da değersiz hâle getiriyor. Diğer yardımcı karakterlerin de hiçbir albenisi yok. Olaylardaysa bir mantık aramamak yapılabilecek en doğru hareket olur. Zira her mantıksız olayı ondan daha da mantıksız başka bir olay takip ediyor. Aslında Towne’ın Hitchcock’ın başyapıtı Notorious‘a öykündüğü de hemen belli oluyor [Amerikalı ajanların kadını köstebek olarak kullanmaları, hem kötünün hem de iyinin kadına ilgi duyması, kadınınsa ajana âşık olması ama “görev”in her şeyden evvel gelmesi iki filmin ortak tarafları] ama ne yazık ki Notorious‘ı Mission: Impossible dünyasına çok ama çok kötü bir şekilde uyarlıyor Towne. İkinci sınıf casus filmine dönüşüyor M: I. Zaten diyaloglar da geceleyin denk gelebileceğiniz ikinci sınıf filmlerden farksız durumda.

Gelelim Woo’ya. Yönetmenin filmlerini izleyenler bilirler. Woo büyük patlamalardan, büyük aksiyon sahnelerinden ve çatışmalardan hoşlanan birisi. Bazen bunun hakkını verip iyi bir filme imzasını atar, bazense çuvallayıp ikinci sınıf bir filme imzasını atar. Burada ikincisini yapıyor. Önceki filmlerindeki aksiyon sahnelerini M:I dünyasına kopyalayıp son derece sıkıcı, bıktırıcı ve kötü sahnelere imzasını atıyor Woo. Tel tel dökülen senaryo Woo’nun ellerinde daha da çekilmez hale geliyor. Sorun şu ki Woo sadece “cool”luğu önemsiyor. Öyküymüş, karakterlermiş, diyaloglarmış, karakterler arası ilişkilermiş, hiçbiri umurunda olmuyor. Slow-motionlar, güvercinler, fiziğe meydan okuyan aksiyon sahneleri (kuma tekme atınca tabancanın havaya kalkması), yeni keşfedilmişçesine bol kepçe kullanılan patlama efektleri ve nicesi filmin kalitesini dibe kadar düşürüyor. Velhasıl Woo bu film için çok kötü bir seçim olmuş, iyi bir şekilde başlayan seri daha ikinci filmle dibi bulmuştu.

Mission: Impossible III (2006): Lost‘la adından sıkça söz ettiren JJ Abrams, Cruise’un teklifiyle seriye dahil oldu. Abrams dümene geçer geçmez Woo’nun hatalarını silmeye çalıştı. Mesela aksiyonu azalttı, gerilimi artırdı, artık motosiklet otomobile çarpınca ortaya nükleer bomba atılmışçasına bir patlama çıkmıyordu. Abrams aksiyonu biraz daha realist hale getirdi. Keza fiziğe rahmet okutan sahnelere de yer vermedi, slow-motion’ı da kullanmadı. Yani üçüncü filmi ikinciden epey farklılaştırdı. Abrams aksiyon konusunda övgüyü hak ediyor. İkinci filmin aksine aksiyon sahneleri daha iyi. Mesela Ethan’ın köprüde koşturduğu sahne soluksuz izleniyor. Kötü adam da ikinci filmin kötüsünden daha iyi yazılmış. Philip Seymour Hoffman kötü rolde iyiydi. Diğer değişiklikse Ethan’da olmuştu. İlk iki filmde (Bond gibi) farklı kadınlarla takılan Ethan’ı evlendirmişti Abrams ve senarist grubu. İlk iki filmde aksiyonda tek başına takılan Ethan bu filmde bir takımın üyesi haline getirilmişti. Romantizm de öykünün önüne fazla geçmiyordu. Filme mizah da dahil edilmişti.

Bu değişiklikler olumlu. Abrams, Woo’nun hatalarını tekrarlamıyor. Lakin senaryo bu değişikliklere rağmen gene sorunlu, dolayısıyla film de vasata bile erişemiyor. İkinci filmden bir nebze daha iyi olsa da bu film de kötü. Serinin kadın sorunu burada da tekerrür ediyor. Ethan’ın eşini oynayan M. Monaghan da, ajanı oynayan Maggie Q de, fazla süresi olmayan Keri Russell da harcanıyorlar. Öte yandan aksiyonlu-gerilimli sahneler için en fazla vasat diyebilirim. Mesela Owen’ın (Hoffman) kaçırıldığı sahne fazla kolay olmuş. Owen bu denli kolay bir şekilde kaçırılmamalıydı. Farris’in (Russell) kurtarıldığı sahnede de heyecan çok yüksek değil. Vatikan bölümüyse vasatı aşamıyor. Köprü sahnesi filmin en iyisi. Zaten bu sahneden sonra da çıta düşüyor. Bu sahneden sonra Julia’nın (Monaghan) telefonunu açmaması, Ethan’ın Julia’yı ararken onu kaçıran adamla çarpışması, IMF’nin içindeki köstebekler, maskeli sahneler gibi türlü klişelerle çıta düşmeye başlıyor. Şangay’a geldiğimizdeyse Ethan’ın kalbinin durması, Julia’nın Ethan’ın kalbini yumruklamaya başladıktan sonra adamımızın “son anda” hayata dönmesi, Julia’nın kötüleri öldürebilmesi gibi sahnelere maruz kalıyoruz. Abrams romantizmi finalde yükselterek ikinci filmin hatasını tekrarlamış oluyor. Keza ilk filmde iyi işlenen IMF’teki köstebek konusu burada işlenmese de olurmuş. Velhasıl olumlu değişiklikler ve bir nebze daha iyi aksiyon sahneleri filmi kurtarmaya yetmiyor. Kötü karakter gene silik, öykü gene zayıf. Bu arada bu üç filmde Ethan’ın yeteri kadar derinleştirilemediğini de söyleyebiliriz. İkinci filmde aksiyondan aksiyona atlayan Ethan’ı burada evlendirip derinleştirmeye çalışmışlar ama pek işe yaramamış. Öte yandan film gişede de beklentileri karşılayamamış, az hasılat elde etmişti.

Mission: Impossible – Ghost Protocol (2011): Altı yıl aradan sonra 2006’da üçüncü filmle dönen M: I serisi bu kez beklenen hasılatı elde edememişti. Bu hasılattan sonra Cruise seriyi döndürmek için beş yıl beklemişti. Bu kez yönetmen koltuğu Incredibles‘la adından söz ettiren Brad Bird‘ün olmuştu. Bilindiği üzere neredeyse her filmde Cruise ve Ving Rhames dışındaki oyuncular değişiyordu. Bu kez kadroya Jeremie Renner, Paula Patton, Michael Nyqvist, Anil Kapoor, Josh Holloway, Lea Seydoux gibi isimler dahil edilmişti. Oyuncuları izlemek keyifliydi. Lakin bu filmin de senaryosu iyi yazılamamıştı. Üçüncü filmde aklı başında olan bir kötü yaratılmışken bu kez gene kafayı sıyırmış, Amerika’yla Rusya’yı birbirine düşürerek dünyayı kül etmek isteyen bir kötü karakter yaratılmış. “Amacı ne, niye dünyayı yok etmek istiyor?” gibi sorulara tatmin edici cevaplar verilemiyor, kötü karakter gene kötü yazılmakla kalıyor. Nyqvist elinden geleni yapsa da bu denli klişe ve derinliksiz bir kötüyü izlemek sıkıcıydı. Bu arada bu “dünyayı bombayla patlatayım” klişesi beraberinde son saniyede durdurulan bomba klişesini de getiriyor. Rusya demişken… Her zamanki beceriksiz Rus ajanlar klişesi bu filmde de mevcut tabii ki. Ethan bir Amerikalı olarak tabii ki film boyunca Ruslara ajanlık dersi veriyor.

Önceki film beklenen hasılatı elde edemediği için olsa gerek bu kez çok fazla aksiyon sahnesine yer verilmemiş. Aksiyon azaltılmış. Gene de bu filmde Ethan’ın Burj Khalifa’ya tırmandığı sahne epey gerilimliydi. Filmin en heyecanlı sahnesiydi. Diğer aksiyon sahneleri o denli heyecanlı değildi. Bunun dışında, Simon Pegg‘in rolü artırılınca komedinin de dozu artmış. Komedi-aksiyon dengesi sağlanabilmiş. Filmin yeni IMF takımı öncekilerden daha iyi ama gene karakterler fazla tanıtılmıyorlar. Özellikle Ethan’ın evli olduğu son beş saniyeye dek unutuluyor, Ethan’ın ne geçmişi, ne eşi anılıyor. Velhasıl oyuncuları izlemek keyifli, komedisi yerinde, bu kez romantizm kasılmamış, Burj Khalifa sahnesi iyi, Cruise gene gövde gösterisi yapıyor, lakin senaryo gene sorunlu. Bu yüzden şahsen bu filmi de başarılı bulmuyorum.

Mission: Impossible – Rogue Nation (2015): Farklı senaristler ve yönetmenlerin devraldığı, Cruise’un ağırlığının daha da arttığı M: I serisinde geldik beşinci filme. İlk film iyiydi, sonrası kötüydü. İyi aksiyon sahneleri çekilse de bir türlü ilk film kadar iyisine imza atılamamıştı. Kötü adamlar, kadın karakterler sorunlu, Ethan dahil tüm karakterler yüzeysel bir şekilde işlenmişlerdi. Cruise bu kez yönetmenlik görevini sıkça çalıştığı Christopher McQuarrie‘ye teslim ederek en doğru kararı vermişti. Dördüncü filmde izlediğimiz Patton nedense bu filmde es geçilmiş, ama boşluğu daha iyi bir karaktere (hatta serinin en iyi yazılmış kadın karakterine) hayat veren Rebecca Ferguson‘la doldurulmuş. Renner bu filmde de rol alsa da nedense (niye?) aksiyon sahnelerine dahil edilmemişti (yoksa Cruise tüm aksiyonu tek başına üstlenmek mi istedi?). İngiliz aktör Tom Hollander İngiltere başbakanı rolünde, Sean Harris ise kötü karakter Lane rolünde seriye dahil edilmişti.

Kadro iyi, bu kadroyu -özellikle Ferguson’ı tek tabanca/femme fatale Ilsa Faust rolünde- izlemek pek keyifliydi. Renner’ı da aksiyon sahnelerinde ekiple birlikte görmek isterdim açıkçası. Öte yandan aksiyon sahnelerinde McQuarrie beklentileri karşılıyor. Mesela Ethan’ın otobandaki motosikletli sahnesi heyecanlı, Benji’li otomobil sahnesi komik, filmi başlatan uçak sahnesi iyiydi. Aksiyonda sorun yok. Dövüş sahneleri de iyi. Ethan’ın suya atladığı ve bir süre sonra Ilsa tarafından kurtarıldığı sahne de heyecanlıydı. Kötü karakterin yakalandığı bölümse fena değildi. Bu arada bu filmin asıl artısı serinin kadın ve kötü karakter sorununun önüne geçmiş olması. Belirttiğim gibi diğer dört filmde kadınlar ya sevgili-eş ya da ajanlardı ve tek boyutlu kalıyorlardı. Bu filmdeyse Ilsa’nın hangi taraftan olduğunun bir türlü belli olmaması, içinde bulunduğu zorlu koşullar (ölümle tehdit edilmesi gibi) karakteri serinin diğer kadın karakterlerinden daha ilgi çekici hale getirmiş. Karakter iyi yazıldığı için Ferguson da Cruise’dan rol çalıp filmin yıldızı olmuştu. Kötü adam Lane ise diğer kötülerden daha iyi yazılıp oynanmış. Mesela karakter 2. filmdeki gibi salak birisi değil, 3. filmdeki gibi bağırıp çağırmıyor, 4. filmdeki gibi deli-dahi değil. Soğukkanlı, ürkütücü bir karakter. Harris de rolün hakkını veriyor.

Tabii burada Bourne‘a da değinmek gerek. McQuarrie bu filmde Bourne‘dan esinlenmiş. Bourne‘da Tredstone kirli bir örgüttü. Burada da Ethan bir süre sonra IMF’nin içine yerleşmiş, Sendika adlı bir örgüt olduğunu, bunun da “Anti-IMF” olduğunu fark ediyor ve film boyunca CIA’den kaçıyor, daha doğrusu öyle bir izlenim yaratılıyor. Filmdeki Sendika, Bourne‘daki Treadstone’u hatırlatıyor. Ethan’ın CIA’den kaçarken Sendika’yı temizlemeye çalışması Bourne’un Treadstone’un adamlarıyla mücadele etmesini hatırlatıyor. Ilsa’nın da işlevi Marie’yle benzer. McQuarrie’nin filmi iyi. Serinin ikinci iyi filmi. Ama finali o denli iyi değil. Üçüncü filmdeki son dakikada durdurulan bomba klişesi burada da mevcut. Kötü karakter çok zorlanmadan ele geçiriliyor. Ethan’ın aslında CIA’den kaçmadığı, Alec Baldwin‘in oynadığı Alan’ın aslında kötü birisi olmadığı gibi klişeler de mevcut. Twistler o denli iyi değil yani. Gene de üç filmden sonra nihayet iyi bir film izleyebilmiştik. Eleştirilere göre McQuarrie başarısını altıncı filmle de (Fallout) devam ettirmiş. Bakalım dedikleri kadar iyi mi?

Kategoriler
haber

Brian De Palma’nın Yeni Filmi Sweet Vengeance’in Başrolü Wagner Moura’nın

Narcos‘un ilk iki sezonunda uyuşturucu karteli Pablo Escobar’a hayat veren, bu diziyle ünlenen aktör Wagner Moura, Brian De Palma‘nın sıradaki filmi Sweet Vengeance‘in başrolünü üstlenecek. THR’nin haberine göre De Palma çekimlere Ocak 2019’da Uruguay’da başlamayı planlıyor. Daha önce açıklandığı üzere film gerçekte yaşanmış iki cinayet vakasından esinlerek kaleme alındı. Bu suç-gerilim filmi bir sorun ortaya çıkmazsa 2020’de vizyona girecek. De Palma’nın tamamladığı terör gerilimi Domino‘nun vizyon tarihiyse henüz belirlenmedi.

Öte yandan aktör Moura şu sıralar ilk filmi Marighella‘nın çekimleriyle meşgul durumda. Haberlere göre bu film Brezilyalı eski milletvekili, şair, gerilla üyesi Carlos Marighella‘nın hayatına odaklanacak. Marighella 1969 yılında dönemin hükümetinin askerlerince öldürülmüştü. THR’nin haberine göre Moura bu filmi nedeniyle Wonder Woman 1984‘daki bir rolü reddetmek durumunda kalmış.

Kategoriler
haber

Brian De Palma, Predator Filminden Önce Sweet Vengeance’i Çekecek

Birkaç hafta evvel Brian De Palma hem sıradaki filmi Domino, hem de Predator hakkında konuşmuştu. De Palma finansal sıkıntılara rağmen filmi Domino‘yu gösterime hazır hale getirebildi, ama filmin gösterime girip girmeyeceğini bilmediğini belirtmişti. Bu filmi tamamlayan De Palma, Harvey Weinstein’ın tacizlerini konu alan Predator adlı bir film hazırladığını, filmi 2019’da çekeceğini açıklamıştı. Bugün bu filmden evvel Sweet Vengeance adlı filmi çekeceğini duyurdu.

De Palma, Sweet Vengeance‘in çekim öncesi hazırlıklarına kasımda, çekimlereyse Uruguay’da 2019’un ilk aylarında başlayacak. Oyuncu kadrosu da yakında açıklanacak. De Palma otuz-kırk yıldır gerçek suçlara odaklanan belgeseller izlediğini, bu belgesellerde suçların anlatılış şekliyle çok ilgilendiğini belirtmiş. TV için çekilen bu belgesellerin izinden gidecek yeni filmi. Film suç draması türünde olacak, gerçekte işlenmiş cinayetleri konu alacak. Yönetmen hangi cinayetleri anlatacağını açıklamadı. De Palma bu filmden sonra Predator‘ı çekebilir.

Kategoriler
haber

Brian De Palma, Weinstein Skandalıyla İlgili Bir Film Hazırlıyor

70’ler ve 80’lere Scarface, Carrie, Dressed to Kill, Blow Out filmleriyle, 90’laraysa Carlito’s Way ve Mission: Impossible filmleriyle damgasını vurduktan sonra 2000’lerde durulan, son 18 yılda sadece 6 filme imzasını atan Brian De Palma altı yıllık suskunluğunu Nikolaj Coster-Waldau, Guy Pearce, Carice van Houten’lı aksiyon filmi Domino‘yla sona erdirmişti. Post prodüksiyonu devam eden bu filmin vizyon tarihi henüz belirlenmedi. De Palma filmin vizyona girmeyebileceğini belirtmiş. Yönetmen, “Berbat bir deneyimdi. Filmin finansmanı yetersizdi, olması gerekenden çok uzaktaydı bütçe. Yapımcı bize sürekli yalan söyledi, bana bazı şeyler için ödeme yapmadı. Filmin vizyona girip girmeyeceğini bilmiyorum,” demiş.

Gelelim diğer filmine. De Palma, Harvey Weinstein skandalına odaklanan bir korku filmi hazırladığını duyurdu. Yönetmen merkezdeki karaktere Weinstein adını vermeyecek, film Hollywood’ta geçecek (doğal olarak). Filmin çekim tarihi henüz belli değil. Bu arada yönetmenin 18 yılda sadece 6 filme imzasını atmasından da anlaşılacağı üzere yönetmen, Hollywood’un şu anki halinden memnun değil. De Palma, Hollywood’un olumsuz anlamda değiştiğini söylemiş röportajında. De Palma artık “ciddi” filmler yapmanın imkansız olduğunu, bu yüzden kendisini geri çekip daha az film yaptığını belirtmiş. Yönetmene Netflix’le çalışmak isteyip istemediği de sorulmuş. Yönetmen evet demiş ama filmin beyazperdede gösterilmesi şartıyla.

Kategoriler
haber

Brian De Palma, Domino Filmiyle Dönecek

2012 yapımı Passion‘dan beri film çekmeyen, açıkladığı projeleri (The Truth and Other Lies, Lights Out) bir türlü hayata geçiremeyen Brian De Palma sonunda altı yıllık suskunluğunu bu yaz Domino filmiyle noktalayacak. De Palma, Kon-Tiki‘nin Norveçli senaristi Petter Skavland’ın kaleme aldığı filmi yönetme teklifini kabul etti, başrolleri Nikolaj Coster-Waldau’yla Christina Hendricks’e teslim etti.

Aksiyon-gerilim türündeki filmin merkezinde Coster-Waldau ve Hendricks’in oynayacağı Danimarkalı polisler yer alacak. Avrupa terör saldırıları altındayken bu iki polis sırt sırta verip bir şüpheliyi yakalamaya çalışacaklar. Bilmedikleri şeyse bu şüphelinin CIA için çalıştığı ve IŞİD’in gizli hücrelerini bulmak için çabaladığıdır. Film, 2018’de vizyona girecek.

Kategoriler
haber

The Bonfire of The Vanities Dizi Oluyor

Brian De Palma 26 yıl önce Tom Wolfe’un The Bonfire of The Vanities’ini sinemaya uyarlamış, Tom Hanks ve Bruce Willis’e verdiği başrollerle iyi bir film ortaya çıkarmıştı.

Romanı uyarlama sırası Chuck Lorre’a geldi. Two and a Half Men ve The Big Bang Theory’yle ABD’de en yüksek rating ve reklam gelirlerine ulaşan yapımlara imza atan Lorre, bu kez dramda şansını deneyecek.

The Bonfire of The Vanities, hayatı yaptığı bir kazayla değişen New York’lu bir bankacının yaşadıklarını anlatıyordu. Romanı, Boardwalk Empire’ın ilk sezonundaki başarılı bölümlerin yazarı olarak hatırladığımız Margaret Nagle senaryolaştıracak. Dizi sekiz bölüm halinde Amazon’da yayınlanacak.

Kategoriler
seçki

Martin Scorsese: Neden Bu Kadar Seviyoruz?

Martin Scorsese’yle ilgili yazdığım yazılarda yönetmenle ilgili düşüncelerime pek yer veremediğimi fark edince yönetmenle ilgili dağınık halde duran düşüncelerimi birazcık da olsa toparlayabileceğim bir yazı yazayım dedim. Şu soruyla başlayayım: “Neden Scorsese’yi seviyorum?” O kadar çok nedeni var ki… Kurduğu World Cinema Foundation ile Türkiye’den, Brezilya’dan, dünyanın her yerinden filmleri bulup yenilemesi, DVD/Blu-Ray’lerini çıkartıp piyasaya sürmesi. Bizden kimsenin çıkıp da restore etmediği Susuz Yaz filmini Fatih Akın’ın isteği ile restore etmesi. Scorsese en son All That Jazz filmini restore etti. Kurduğu bu WCF ile kıyıda köşede kalan yapımları restore ederek çok önemli bir işe imzasını attı. Kim çok eski bir filmi Blu-Ray kalitesinde izlemek istemez ki! Scorsese bu filmleri sadece piyasaya da sürmüyor. Her zaman olmasa da Cannes’da bu filmlerin gösterilmesini de sağlıyor.

Martin-Scorsese-01

Scorsese sadece bunları yapmıyor. Avrupa’dan, Afrika’dan, Asya’dan pek çok yönetmeni de yapımcı veya yürütücü yapımcı kimliği ile destekliyor. Mesela yönetmen/oyuncular tanınmadığından ABD’de gösterilemeyecek bir filmde adının kullanılmasına izin vererek bu filmin ABD’de gösterilmesine katkıda bulunuyor. Akın’ın The Cut‘ı ABD’de Scorsese’nin filmde adının kullanılmasına izin vermesi sayesinde gösterildi. Scorsese yönetmenleri maddi olarak da destekleyip filmlerinin yapımcılığını üstlenebiliyor (Jeff Nichols’ın Loving‘inin, Ben Younger’ın Bleed for This‘inin yapımcılığını üstlendi). Scorsese’nin bunca insanı elinden geldiği her şekilde desteklemesi muhteşem bir şey değil de nedir? Sadece genç yetenekleri de desteklememiş. Zamanında hayranı olduğu Akira Kurosowa’nın filminde oynamış, Kurosowa’nın bazı filmlerine para yatırmış, ustanın zor zamanlarında yanında olmuş birisidir.

Gelelim diğer nedenlere. Scorsese bir iki film çekip “Ben oldum,” diyenlerden değil. Aslında 80’lerde bunu dese kimse de çıkıp “Daha dur! Daha kırk fırın ekmek yiyeceksin ki olasın,” demezdi. Ama hemen piştiğini düşünen yönetmenlerin aksine her daim kendisini geliştirdi. Hep aynı türlerde film çekenlerin aksine Scorsese sürekli türden türe zıpladı ve her türün hakkını verdi. Kimileri onu sadece suç filmleriyle anıyor. 80’lerde bu türden başka hiçbir türü beceremeyeceği söylenirdi. Sonradan çektiği onca farklı filmle çok yönlü bir sinemacı olduğunu kanıtladı.

Martin-Scorsese-02

Hangi türde filmler çektiğine bir bakalım: Spor (Raging Bull ve Color of Money), kara komedi (After Hours), fantastik (Hugo), komedi (The King of Comedy), gerilim (Cape Fear ve Bringing Out the Dead), kostümlü drama (Age of Innocence), politik/dini (Kundun, The Last Temptation of Christ, Silence), müzikal (New York, New York), biofilm (Aviator, The Wolf of Wall Street), gangster/mafya/suç (The Departed, Casino, Goodfellas, Mean Streets), psikolojik gerilim (Shutter Island), drama (Boxcar Bertha, Alice Doesn’t Live Here Anymore). Scorsese görüldüğü üzere pek çok türü denedi ve bu filmlerin çoğunda döktürdü. Hangi türde film çekerse çeksin o türün hakkını vermeyi hep bildi. Üç boyut tekniğinin de hakkını en çok verenlerden oldu. Görmezden gelinen After Hours enfes bir kara komedidir mesela. Nedense Scorsese çekince görmezden gelindi. Aynı şeyi en farklı filmi olan Kundun için de söyleyebilirim. Yavaş tempolu, uzun süreli, yıldız oyuncusuz bu film de görmezden gelinmişti. En iyi filmlerinden.

Hâlâ yoğun bir şekilde çalışan Scorsese çağdaşları Francis Ford Coppola, Steven Spielberg, Brian De Palma’nın aksine çoğu zaman tatmin eden yapımlarla karşımıza çıkıyor. Milenyumda düşüşe geçen onca yönetmenin aksine Scorsese çok az tökezledi. Ama pek sevilmeyen filmlerinde de (The Aviator mesela) parmak ısırtan yönetmenliğe imza attığını söyleyebilirim. TV kanadında da enfes yapımlara imzasını atmıştır. Pilot bölümünü çektiği Boardwalk Empire, HBO’nun kaliteli yapımlarından oldu. Belgesellerini de es geçmeyelim. Scorsese belgesellere epey önem veren birisi. Sürekli yeni belgesellerle karşımıza çıkar. A Letter to Elia, George Harrison: Living in the Material World, Shine a Light, Italianamerican en önemli belgeselleri. Bu türün de hakkını verdiği söylersek şaşırmayınız. Boşuna efsane demiyoruz kendisine. Bu arada zamanında Michael Jackson’ın Bad klibine imzasını attığını da söylemek gerek. Kısacası Scorsese çok yönlü, enfes bir sinemacı. Martin Scorsese 3

Farklı türlerde filmler çekmesi, yaşı yetmişi aşmasına rağmen hâlâ azimle film çekmesi, yönetmenleri desteklemesi, filmleri restore etmesi, kaliteli diziler hazırlatması öne çıkan taraflarından. Sevdiğim diğer özelliği ise Spielberg, Clint Eastwood gibi sinemacıların aksine ABD ordusunu, emperyalizmini, kapitalizmini övmemesi. Scorsese ise New York’un suçla örülü tarafına odaklanmayı tercih eder. Ya da Boston’ın. Eli kanlı katiller, Scorsese’nin öykülerinde fink atarlar, herkesi öldürürler. Emniyet teşkilatının yozlaşmasına da odaklanır (The Departed); New York’un kanla, çetelerle kurulduğunu da dillendirir (Gangs of New York).

Scorsese ile ilgili tek şikayetim bir zamanlar sıkça çalıştığı Robert De Niro’yla tekrar çalışmaması. Yıllar önce hazırlıklarına başladığını açıkladığı ama bir türlü fırsat bulup çekemediği The Irishman‘i neyse ki gene bir sorun ortaya çıkmazsa Ocak 2017’de çekmeye başlayacak. Bu film, Scorsese ile De Niro’yu yirmi bir yıl aradan sonra buluşturmakla kalmayacak. Aynı zamanda Harvey Keitel’ı da Scorsese’yle tekrar buluşturacak. Al Pacino da ustayla ilk kez çalışmış olacak. Artık filmlerde oynamayan Joe Pesci ise ne yazık ki teklifi reddetti. Umarız çekim tarihine kadar aktörü ikna edebilirler. Hepsi yaşlanan bu sinemacılardan birisi ölmeden şu film çekilirse sevineceğim. Lafı daha fazla uzatmayayım. Bana göre Scorsese sinema tarihinin en iyilerinden. Çektiği, çekeceği her filmi, diziyi, kısa filmi ve belgeseli büyük bir merakla beklediğim ender sinemacılardan. Umarım daha uzun yıllar filmler çeker.

Kategoriler
seçki

Sinemaya Dönmesi Gereken 10 Yönetmen

En azından 3-4 yıldır film çekmeyen, arayı daha fazla açmayıp film setlerine dönmelerini istediğimiz yönetmenleri listeledik.

PETER WEIR: Avustralyalı yönetmen Peter Weir pek çok mühim esere (Truman Show, Gallipoli, Fearless, Dead Poets Society)  imzasını atmış usta bir isim. Şu an 72 yaşında olan Weir son filmini tam altı yıl önce çekip vizyona soktu. 2010’da vizyona giren The Way Back filminin pek de iyi eleştiriler alamadığını söyleyebiliriz. Ama Weir’in bu filmden sonra film çekmemesi şaşırtıcı değil. Zira Weir 2003’te gösterime giren filmi Master and Commander: The Far Side of the World‘ten sonra da yedi yıllık bir ara vermişti. Yani Weir bu on altı yıla sadece iki film sığdırdı. 2000’den önce ise Weir epey üretkendi. Weir’in uzunca bir süredir film çekmemesinin nedeni ise yapmak istediği filmlere finansman bulamaması, stüdyoların bu filmleri desteklememesi. Dileriz ara daha fazla uzamadan Weir setlere döner.peter-weir

WONG KAR WAI: Pek çok önemli ve etkileyici filme imzasını atan Wong Kar Wai de 2013’ten beri film çekmeyenlerden. WKW en son The Grandmasters‘ı çekmişti. Bu filmin çekimi ve kurgu aşaması beş yılda tamamlanabilmişti. Yorucu bir film olan The Grandmasters‘dan sonra WKW setlere dönmedi. Yönetmeyi planladığı The Ferryman‘i yönetmekten vazgeçip Jiajia Zhang’a paslamıştı. Şimdilik WKW’nin bir film projesi yok. Son haberlere göre 2017’de bir dizi çekecek. Bu dizi internette yayınlanacak. Dolayısıyla WKW’nin yeni filmini bir süre daha bekleyeceğiz.won-kar-wai

ROMAN POLANSKI: Halen başarılı filmler çekebilen Polanski üç yıldır sete çıkmıyor. Bir süredir Richard Dreyfus’u konu alan bir filmin hazırlıklarına devam eden Polanski bu projesini rafa kaldırdığını açıklamıştı. Bir değişiklik olmazsa Polanski 2017’de sete çıkacak. Olivier Assayas’ın kaleme alacağı Based on a True Story adlı filmi çekecek. Filmi 2018’den önce izlememiz mümkün olmayacak. Kısacası Polanski listedeki diğer yönetmenlerin aksine sete çıkmaya hazırlanıyor ama yeni filmini bir buçuk yıl daha beklemek durumundayız. Polanski en son La Venus a la fourrure filmini çekmişti.Roman Polanski

FERNANDO MEIRELLES: Üçüncü filmi City of God‘la ünlenen ama daha sonra çektiği filmlerle başarısını devam ettiremeyen Brezilyalı yönetmen Meirelles 2011’den beri uzun metrajlı bir film çekmiyor. Meirelles en son iyi eleştiriler alamayan, gündemde de kalamayan, Rachel Weisz, Jude Law, Anthony Hopkins, Ben Foster’lı 360 adlı filmi çekmişti. Aradan geçen beş yılda Meirelles ülkesine dönüp dizilerle meşgul oldu, bir de Rio, Eu Te Amo filmi için A Musa adlı bir kısa film çekti. Meirelles’in uzun metrajlı bir film için setlere ne zaman döneceği belli değil. Dileriz arayı daha fazla uzatmaz ve City of God‘a yakın kalitede bir film çeker.fernando-meirelles

FRANK DARABONT: The Shawshank Redemption’ı sinemaya armğan eden ve Stephen King romanlarının hakkını vermeyi başaran az sayıdaki sinemacılardan olan Darabont 2007’den beri film çekmedi. Evet, Darabont, King’in öyküsünden uyarladığı The Mist‘ten beri, yani dokuz yıldır film çekmiyor. Bu uzun zaman zarfında The Walking Dead‘in bir bölümünü, hemen iptali gören Mob City dizisinin dört bölümünü çekti. 2013’te iptal edilen Mob City’den sonra herhangi bir yapımla meşgul olmadı. Şimdilik bir projesi de yok. Aslında bir-iki projeyle adı anıldı ama bu projeler en sonunda hep başka yönetmenlere paslandı (mesela The Huntsman).frank_darabont

TODD FIELD: 2005’e dek pek çok filmde rol alan, 2000’de yazıp yönettiği In the Bedroom ve 2005’te yazıp çektiği Little Children filmleriyle en iyi senaryo adaylığı alan Todd Field bu mühim başarılardan sonra adeta ortadan yok oldu. Ne bir filmde oynadı, ne bir film yazdı-yönetti. Field, Little Children‘dan sonra bir daha setlere dönmedi. Ama Field son 5-6 yılda sürekli proje açıklayan birisi. Ne yazık ki çekeceğini açıkladığı hiçbir projesinde çekim aşamasına gelemedi. Bir ara Imogen Poots’un başrolünde Beautiful Ruins romanını uyarlamayı planlamıştı, ama olmadı. Christian Bale’in başrolünde Creed of Violence‘ı çekmek istedi, olmadı. Ne yazık ki Field bir süre daha sinema filmi çekmeyecek. Lakin bu yıl setlere dönmeyi planlıyor. Field, Daniel Craig’in başrolünü üstleneceği 20 bölümlük dizi Purity‘nin ilk 2 bölümünü çekecek. Field’ın on yıllık suskunluğu sona erecek gibi görünüyor. Dizi ile de olsa yetenekli yönetmenin setlere dönecek olması sevindirici. Umarız çok geçmeden bir film de çeker.Todd Field

ANDREW DOMINIK: Yetenekli yönetmen Dominik, Weir gibi bu on altı yıla çok az film sığdırdı. Dominik on altı yılda Chopper, The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford ve Killing Them Softly filmlerini çekti. Baktığımızda bu filmleri arasındaki süreyi hep uzun tuttuğunu görebiliriz. Dolayısıyla 2012 çıkışlı Killing Them Softly‘den beri film çekmemesi sürpriz değil. Dominik iki yılda bir film çeken bir yönetmen değil. Yönetmenin dört yıllık suskunluğuna noktayı konser filmiyle koyacağını belirtelim. Eylül ayında ABD’de gösterime girecek One More Time with Feeling filminde dostu Nick Cave’in konserlerine ve hayatına odaklanıyor. Benim esas beklediğim filmi Blonde. Marilyn Monroe’ya odaklanan bu filmi ne zaman çekeceği bilinmiyor. Bu iki proje dışında açıklanan başka projesi yok. Bakalım bu filmini ne zaman çekecek.ANDREW DOMINIK

BRIAN DE PALMA: Son 16 yılda sadece beş film çeken De Palma, 2012’de vizyona giren Passion‘dan beri setlere hasret durumda. Bunun nedeni, Weir’in nedeniyle aynı: Stüdyolar, De Palma’nın filmlerine para yatırmıyorlar. Aslında De Palma bu dört-beş yılda sürekli proje açıkladı. Al Pacino’nun başrolde yer alacağı iki proje açıkladı (Happy Valley ve Retribution) ama ne yazık ki ikisini de hayata geçiremedi. Bu projelerden sonra iki tane daha açıkladı: İlki Çinli kör bir kızın suikastçı olmasını konu alan Çin yapımı aksiyon-gerilim filmi Lights Out, diğeri kara komedi türündeki The Truth and Other Lies. De Palma’nın hangisini önce çekeceği ve ne zaman setlere döneceği bilinmiyor. Bakalım De Palma uzun bir aradan sonra setlere dönebilecek mi.Brian De Palma

JEAN-PIERRE JEUNET: İçimizi ısıtan, eğlenceli pek çok film yapan Jean-Pierre Jeunet en son Amazon için 2015’te Casanova dizisinin pilot bölümünü çekti ama Amazon pilotu beğenmeyince diziyi onaylamadı. 2013’te ise sinema filmi The Young and Prodigious T.S. Spivet filmini gösterime çıkardı. Üç buçuk yıldır film çekmeyen Jeunet’in şimdilik herhangi bir projesi yok ne yazık ki. Yönetmenin setlere ne zaman döneceğini bilmiyoruz. Umarız Jeunet de arayı daha fazla açmaz ve setlere döner.JEAN-PIERRE JEUNET

WALTER SALLES: The Motorcycle Diaries filmiyle dikkatleri çeken, Meirelles’in hemşehrisi Salles 2012’de vizyona giren, Francis Ford Coppola’nın yapımcılığını üstlendiği On the Road‘u çekmiş ama iyi eleştiriler alamamıştı. Salles, Meirelles gibi kötü eleştiriler alan filminden sonra sinema filmlerine ara verdi. Kariyerinin başından beri belgeseller çeken Salles son dört yılda Venedik Film Festivali ve yönetmen Jia Zhang-ke ile ilgili iki belgesel hazırladı. Salles’ın da nasıl bir filmle döneceği bilinmiyor.Walter-Salles-1

 

Kategoriler
bakınıztv haber

Brian de Palma’ya 6 Dakikalık Saygı Duruşu

Brian de Palma, sinema dünyasının en yetenekli yönetmenlerinden biri olmasına rağmen Hollywood stüdyo sisteminden “zor yönetmen, kendi istediği gibi çekiyor, para yatırılmaz” damgası yedikten sonra bu yeteneğini sergileyecek alan bulamadı.
Farklı türlerde başyapıtlar sunan, sinemada gerilimi en iyi hissettiren de Palma’nın hemen her filmi, estetik açıdan sık dokunulmuş, ince işlenmiş yapımlar.
Brian de Palma sinemasını özetlemeye çalışan 6 dakikalık supercut da bu yüzden yüzlerce unutulmaz sahneyi bir araya getirmek durumunda kalmış.

Kategoriler
haber seçki

Usta Yönetmenlerin Sıradaki Filmleri

Twitter hesabımızda yönetmenleriyle filmleriyle ilgili gelen haberleri hemen paylaşıyoruz. Gene de sevip saydığımız, filmlerini her daim merakla beklediğimiz yönetmenlerin sıradaki filmlerine, bu filmlerle ilgili neler bildiğimize bir yazıda değinmek istedik.

Christopher Nolan: Usta yönetmen Nolan’ın yeni filmiyle ilgili bildiğimiz tek şey vizyon tarihi. Filmin türünü, castını, konusunu, kısacası pek çok şeyini bilmiyoruz. Ama tahminimizce Nolan bilim-kurgu janrından uzaklaşmayacak. Bunu da filmin 2017 yazında (21 Temmuz 2017) gösterime girecek olmasına bağlıyoruz. Biliyorsunuz, yazın genelde aksiyon/bilim-kurgu filmleri gösterime giriyor.
martin-scorsese-oscars-ipad
Martin Scorsese: “Silence”ın post prodüksiyonuyla meşgul olan Scorsese’nin sıradaki filmi netleşmedi. Robert De Niro, “Irishman” uyarlamasının gelecek sene çekileceğini belirtmiş ama ne Paramount ne de Scorsese bunu onaylamıştı. Öte yandan gelen haberlere göre Scorsese 2016’da Leonardo DiCaprio’lu “The Devil in the White City” uyarlamasını yönetebilir. Kısacası Scorsese’nin bu iki filmden bir tanesini çekeceğini söylememiz mümkün. Bakalım Scorsese hangi projeyi öne alacak. “Silence” 2016 kışında gösterime girecek.

Steven Spielberg: Scorsese’nin aksine Spielberg’in sıradaki projesi netleşti. Spielberg bilim-kurgu türündeki “Ready Player One” adlı romanı perdeye uyarlamaya hazırlanıyor. Bu proje daha önce Nolan’a teslim edilmiş ama Nolan uyarlamak istememişti. Spielberg filmin başrolünü Olivia Cooke’a teslim etti. Bir sorun ortaya çıkmazsa uyarlamayı 15 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Spielberg’in post prodüksiyonuyla meşgul olduğu aile filmi “The BFG”yi ise 1 Temmuz 2016’da izleyeceğiz.

James Cameron: Cameron’ın “Avatar” filminden sonra sadece devamlarıyla meşgul olacağı yıllar önce açıklanmıştı. Nitekim yönetmen de aradan geçen zaman zarfında başka bir projeyle ilgilenmedi. Cameron, “Avatar” serisinin tüm filmlerini arka arkaya çekmeyi planlıyor. Çekimlere yüksek ihtimalle 2016’da başlanacak. İlk filmin kadrosu korunacak (Sam Worthington, Zoe Saldana, hatta Stephen Lang ve Sigourney Weaver). Pandora’nın görmediğimiz yerlerini de gösterecek ikinci filmi 25 Aralık 2017’de izleyeceğiz. Onu üçüncü ve dördüncü filmler takip edecek.

Ridley Scott: “The Martian”ını izlediğimiz Scott artık bu filmi arkasında bırakıp önüne bakmış durumda. Scott’ın sıradaki filmi “Prometheus”ın devamı olan “Alien: Covenant”. Şubatta çekimlerine başlanacak filmin başrolünde Michael Fassbender yer alacak (Noomi Rapace’nin durumu belli değil). Scott şu sıralar bu film üzerinde çalışıyor. Film 6 Ekim 2017’de gösterime girecek. Bu filmden sonra Prometheus serisine bir film daha ekleneceğini, Alien serisinin de beşinci filmle devam edeceğini, bu filmlerin hepsini Scott’ın çekmeyi planladığını belirtelim.

Peter Jackson: Hobbit serisini bitiren Peter Jackson’ın yoluna hangi filmle devam edeceği kesin olarak bilinmiyor. Ama eski planlara göre Jackson, Spielberg’in başlattığı Tintin serisinin ikincisi olan “The Adventure of Tintin: Prisoners of the Sun”ı Hobbit’i bitirdikten sonra çekecekti. Lakin henüz bu animasyonla ilgili yeni bir haber gelmediğinden Jackson’ın bu filmden önce başka bir film çekebileceğini söylememiz mümkün. Ne yazık ki yönetmenin sıradaki projesi halen açıklanmadı. Bekleyelim görelim.
Bryan-Singer
Bryan Singer: “X-Men” serisinin “Apocalypse” bölümünü tamamlayan Singer yeni projesini aylar önce açıklamıştı: “Denizler Altında 20 Bin Fersah”. Senaryoyu tamamlayan Singer, “Apocalypse” gösterime girdikten sonra Disney için bu filmin çekimlerine başlayacak. Henüz filmin castı oluşturulmadı. Bakalım bu yeni uyarlamada kimleri oynatacak. Bu uyarlamanın daha önce David Fincher ile Brad Pitt’e teslim edildiğini ama çekimlere gün sayılırken Disney’in projeyi rafa kaldırdığını belirtelim.

Robert Zemeckis: Bu yıl “The Walk” biofilmini gösterime sokan Zemeckis biraz dinlendikten sonra 2016’nın başlarında tekrar setlere dönecek. Bu kez bizleri 2.Dünya Savaşı’na götürüp bizlere “Mr. and Mrs. Smith” benzeri bir öykü anlatacak. ’42 yılında bir Nazi’yi öldürmeye çalışan iki casusun-Max ile Marianne- birbirlerine âşık olup evlenmelerini konu alacak Zemeckis’in yeni filmi. Daha sonra Max, Marianne’in çift taraflı bir ajan olduğunu öğrenecek. Üstleri Max’e eşini öldürme emrini verecekler, olaylar gelişecek. Filmin başrollerinde Brad Pitt ile Marion Cotillard yer alacaklar.

Ben Affleck: Şu sıralar “Live by Night” uyarlamasının çekimleriyle meşgul olan Affleck bu filmden sonra yüksek ihtimalle Batman filmini çekecek. Yeni Batman filminin senaryosunu Geoff Johns ile birlikte kaleme alan Affleck’in Batman’in çekimlerine 2017’de başlaması planlanıyor. Pek tabii başrol de onun. Başrolünü Zoe Saldana, Elle Fanning, Sienna Miller’la paylaştığı “Live by Night” 2017 sonbaharında gösterime girecek.

Asghar Farhadi: İranlı yönetmen Farhadi şu sıralar iki projeyle meşgul durumda. İlki Arthur Miller’ın klasik oyunundan uyarlayacağı “The Salesman”. Farhadi bu filmini İran’da bu yıl çekecek. Bu filmi erken tamamlayabilirse festivalleri dolaştıktan sonra muhtemelen kışın gösterime girecek. Bu filmden sonra ise Penelope Cruz’un başrolünü, Pedro Almodovar’ın yapımcılığını üstleneceği isimsiz İspanyol filminin çekimlerine başlayacak. 2017’de de bu filmini izleyeceğiz. Kısacası Farhadi iki yıl boyunca adından bolca söz ettirecek.
Haneke
Michael Haneke: Tıpkı Nolan gibi Haneke’nin de yeni filmiyle ilgili pek bir bilgimiz yok. Haneke’nin 2016’da çekimlerine başlayacağı isimsiz filminin başrolünü Isabelle Huppert üstlenecek. Aktris daha önce Haneke’nin “Amour” ve “La Pianiste” filmlerinde oynamıştı. İşler yolunda giderse film 2017’de gösterilecek.

Brian De Palma: En son “Passion”ı çeken De Palma üç yıllık suskunluğunu Çin yapımı “Lights Out” ile noktalayacak. Çin’in sermayesiyle çekilecek filmin merkezinde doğal olarak Çinli bir kız olacak. Film bu kör Çinlinin başından geçen aksiyon dolu maceralara odaklanacak. Bakalım nasıl olacak.

Wes Anderson: Sonunda Anderson da yeni projesini açıkladı. Yetenekli yönetmen kariyerine bir animasyon filmiyle devam edecek. Bu animasyonun merkezinde bir köpek olacak. Animasyonun seslendirme castında Edward Norton, Jeff Goldblum, Bob Balaban ve Bryan Cranston yer alacaklar. Anderson animasyonu (stop-motion tekniğini) “Fantastic Mr. Fox” filminde ilk kez denemişti.

Wim Wenders: İlk 3D filmi “Every Thing Will Be Fine” ile olumsuz eleştiriler alan Wenders kariyerine gerilim filmi “Submergence” ile devam edecek. 2016 yılında çekilecek filmin başrolünde James McAvoy yer alacak. Film, Afrika’dayken teröristlerce kaçırılan İngiliz gazeteci James Moore’u merkeze koyup romantik ve gerilimli bir öykü anlatacak.

Michael Mann: “Blackhat” faciasından sonra Mann tekrar biofilmin sularına dönüyor. Enzo Ferrari’nin kariyerini ve ilişkilerini anlatacak bu filmin çekimlerine yazın başlanacak. Mann filmin başrolünü “Public Enemies”da çalıştığı Christian Bale’e teslim etti. Ona Ferrari’nin sevgilisi rolünde Noomi Rapace eşlik edecek. 2017 kışında gösterime girecek.
Danny Boyle
Danny Boyle: Gişede çok kötü bir şekilde batan “Steve Jobs” ile olumlu eleştiriler alan Boyle kariyerine “Porno” filmiyle devam edecek. “Trainspotting”in devamı olan bu film yazın çekilecek, 2017’de gösterime girecek. “Trainspotting”in castı korunacak; Ewan McGregor, Jonny Lee Miller, Robert Carlyle ve Ewen Bremner filmin başrollerini üstlenecekler.

Jacques Audiard: “Dheepan” ile ilk Altın Palmiyesini kazanan Audiard’ın sıradaki filmi “The Sisters Brothers” olacak. ABD’de İngilizce çekilecek filmin başrolünde John C. Reilly yer alacak. Film western türünde olacak. Çekimlere 2016’da başlanacak. Bakalım Audiard ilk Amerikan filminde nasıl bir performans ortaya koyacak.

Kategoriler
izlenim sinema tarihinden

Bakınız Öneriyor: Dressed To Kill (1980)

Dressed to Kill, Hitchcockvari yönetmenlerden Brian De Palma’nın gerek kamera kullanımı, gerek müzik kullanımı, gerekse sahne düzenlemeleri açısından en Hitchcockvari filmidir.

Hiç konuşma içermeyen müze, asansör, metro ve finaldeki duş çekimi Palma’nın ne denli teknik deha olduğunu gösterir niteliktedir. Yanlış anlaşılmasın, olay sadece teknik değil; onun tekniğinin, hikayesini en iyi biçimde anlatmasına hizmet etmesidir. Şöyle izah edeyim: Dr. Elliot’ın iki kadın tarafından da cinsel olarak uyarıldığında kendini sorgular gibi hemen karşısındaki aynaya her seferinde korkuyla bakması, kurban kadının arzulu bir biçimde duş alışı esnasında cinsel fantezisinin korkuya dönüşmesi ve sonrasındaki olağanüstü kamera hareketleri ve açılarıyla oluşturulmuş müze sahnesini takip eden sahnede fantezisini gerçekleştiren kadını ölümün beklemesi; karakterlerin arzularının korkuyla, hatta ölümle kardeş olduğunu gösterebilecek biçimde düzenlenmiştir.

Yönetmen: Brian De Palma
Oynayanlar: Michael Caine, Angie Dickinson, Nancy Allen…

http://www.youtube.com/watch?v=VxG57Uf7iMU

dressed to kill 1980 film

Kategoriler
haber

Brian De Palma’dan Therese Raquin

Emile Zola’nın “Therese Raquin” adlı romanı bu senenin başlarında Charlie Stratton’ın yönetmenliğinde, Elizabeth Olsen ve Oscar Isaac’in başrollerinde sinemaya taşınmıştı. Bu yeni uyarlama ABD’de 27 eylülde gösterime girecek. Bugün bu kitabın tekrar sinemaya uyarlanacağı açıklandı. Filmi yönetecek kişi ise Brian De Palma. Yönetmen başrolü “The Newsroom” ile popülerliği daha da artan İngiliz aktris Emily Mortimer’a pasladı. Mortimer aşık olmadığı bir adamla evlendirilen Therese Raquin’e hayat verecek. De Palma bu filmi Al Pacino’lu “Happy Valley”den önce mi, sonra mı kotaracağı açıklanmadı. Pacino’nun yoğunluğundan ötürü “Therese Raquin” daha önce çekilebilir.brian-de-palma

Kategoriler
haber

Brian De Palma ile Al Pacino Aynı Filmde

En son Passion’ı çekip festivalleri dolaşan ama bu filmle hiç de olumlu eleştiriler alamayan Brian De Palma, 1993 yapımı Carlito’s Way ve 1983 yapımı Scarface’in başrollerini teslim ettiği Al Pacino ile yirmi yıl aradan sonra tekrar aynı filmde çalışacak.

De Palma ile Pacino’yu buluşturan söz konusu proje gerçek bir hikayeye odaklanan Happy Valley (Paterno) kitabının uyarlaması olacak. Joe Posnanski’nin kaleme aldığı Paterno, Penn State Üniversitesi’nin futbol takımının koçluğunu üstlenen ve bu takımdayken sahalardan 409 kez galip ayrılan Joe Paterno’nun hayatını anlatıyor.

Paterno takımını başarıdan başarıya koşturduğu bir dönemde asistanı takımdaki öğrencileri taciz etmiş, bu gerçek ortaya çıkınca da gerekli müdahaleyi yapmakta gecikmiş ve bu gecikme yüzünden bütün kariyeri tepetaklak olmuştu. Efsanevi koç birden kendisini kapının önünde buluvermişti. Paterno geçtiğimiz senenin 22 ocağında 85 yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Filmde bu efsanevi koça Pacino hayat verecek, filmi de De Palma kotaracak.

Kategoriler
haber

Rachel McAdams İki Filme Dahil Oldu

En son The Vow adlı dandik filmle sinemalara dönüşünü yapan Rachel McAdams’ı yılın sonlarına doğru Terrence Malick’in ismi açıklanmayan yeni filminde, 2013’te de Brian De Palma gerilim filmi Passion’da izleyeceğiz. McAdams, Passion’ın çekimlerini bitirir bitirmez yeni projelerini belirlemeye başladı. Aktris iki filmin kastına dahil oldu. Bunlardan ilki Love Actually’den tanıyabileceğimiz Richard Curtis’in yeni filmi About Time. Filmde İngiliz usta oyuncu Bill Nighy, Tom Hollander, Margot Robbie, Vanessa Kirby gibi oyuncular rol alacaklar. Filmin çekimleri haziranda Londra’da başlayacak. Film “fantastik bir kendini iyi hisset” olarak tanıtıldı. Zaman içinde seyahat eden bir adamın hayatının aşkıyla tanışmasını konu alan film akla McAdams’ın rol aldığı The Time Traveler’s Wife’ı getiriyor.

McAdams’ın rol alacağı diğer filmse A Most Wanted Man. En son The American’ı çeken fotoğrafçı-yönetmen Anton Corbjin’in yöneteceği filmde başrol Philip Seymour Hoffman’a teslim edilmişti. İngiliz ajanı-yazarı John le Carré’nin aynı adlı romanından perdeye taşınacak filmin çekimlerine eylül ayında başlanacak. McAdams filmde bir avukatı canlandıracak. McAdams’ın bu iki filmi de 2013’ün sonlarına doğru vizyona girecekler.

Kategoriler
haber

De Palma Setlere Döndü: Passion

2007’de Redacted’ı çektikten sonra Hollywood patronlarınca dışlanan ve uzun süredir film çekemeyen Brian De Palma beş yıl aradan sonra setlere döndü. De Palma’nın dönüş filmi bir yeniden çevrim. Passion, Fransız sinemasının büyük yönetmenlerinden Alain Corneau’nun son filmi olma özelliğini taşıyan 2010 çıkışlı “Crime d’amour”un yeniden çevrimi. Senaryoyu Natalie Carter ile De Palma yazdı. Filmin başrollerindeyse Rachel McAdams, Noomi Rapace, Dominic Cooper, Paul Anderson ve Karoline Herfurth bulunuyor. Bir çalışan ile patronu arasındaki gerilimli intikama odaklanan filmin çekimleri devam ediyor. Çekimlerden ilk set fotoları da yayınlandı. Film 2013 yılında gösterime girecek. İlk gösterimin Cannes Film Festivali’nde yapılması planlanıyor.

Kategoriler
haber

Jason Statham’ı Tekdüzelikten Brian De Palma Kurtaracak

Son zamanlarda ismini giderek daha az duyduğumuz usta yönetmen Brian de Palma ile yılda 5-6 filmde oynamasına rağmen hep aynı karakteri canlandıran Jason Statham ber yanedan çevrimde bir araya geliyor.

Başrolü Burt Reynolds’ın oynadığı, eski bir askerin bir bodyguard olarak çalışmaya başladıktan sonra Las Vegas’ın kirli dünyasında kayboluşunu anlatan 1986 yapımı Heat ikilinin yeniden çevireceği film olacak.

Kategoriler
haber

Rachel McAdams ve Noomi Rapace, Brian De Palma’nın Filminde

Rachel McAdams ve Noomi Rapace bu hafta vizyona girecek olan Sherlock Holmes: A Ghost Shadow’da rol almışlardı. Yükselişlerini sürdüren iki oyuncu Brian De Palma’nın yeni filmi Passion’da da rol alabilirler. Rapace’in filmde başrolü üstleneceği ve senaryoyu çok beğendiği belirtildi. De Palma, şu sıralar McAdams’ı ikna etmeye çalışıyor. Filmin çekimleri 20 milyon dolarlık bütçesiyle Berlin’de mart ayında başlayacak. Film, Fransız yapımı Love Crime’ın yeniden çevrimi olacak.
Filmin konusuysa şöyle: Isabelle, Christine’in altında çalışmaktadır. Birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen kafa yapıları aynı olan ikili arasında bir ilişki söz konusudur. Christine, Isabelle’in parlak fikirlerinden kendine pay çıkarmaya çalışınca çokuluslu bir Amerikan şirketinin Fransa bürosunda çalışan bu iki güçlü ve çekici kadın arasında bir çekişme başlar. Christine üst pozisyonda ve acımasızdır. Aşağılanan ve her şeyini kaybetme noktasına gelen Isabelle, öç almaya karar verir. Hayal gücünü kullanır ve ince hesaplar yaparak inanılmaz bir cinayet planlar. Ani uyuşturucu bağımlılığı ve bütün diğer gariplikler, aslında ustalıkla kendini kurtarmayı tasarladığı cinayet planının parçasıdır (www.filimadami.com’dan alınmıştır).

Kategoriler
haber

Brian De Palma’dan “The Key Man”

2006’da çektiği The Black Dahlia ve 2007’de gösterime giren Redacted, Brian De Palma’nın ustalığından izler taşıyan filmlerdi. Ancak iki film de Hollywood’da pek dokunulmaması gereken konulara dokunduğu için finansal ve dağıtımcı sorunlarıyla boğuştu  ve yeterli sayıda izleyiciye ulaşamadı.

De Palma’nın verdiği aradan sonra The Key Man isimli bir gerilimle karşımıza çıkması bekleniyor. Vücudunda taşıdığı bazı sırlar nedeniyle amerikan hükümetince hakkında insan avı başlatılan bir adamın hikayesini anlatacak olan filmin “Three Days of the Condor” tadında olacağı iddialar arasında…