Kategoriler
seçki

Hollywood’un Çekmek İsteyip Çek(e)mediği On İki Film

Hollywood’ta her yıl onlarca, belki yüzlerce proje açıklanır, bu projelerin önümüzdeki dönemlerde çekileceği söylenir. Ne yazık ki bazı projelerde çeşitli sorunlar yüzünden (genelde bütçe/finansman sorunu yüzünden) çekim aşamasına geçilemez ve bir süre sonra bu sorunlu projeler bir süreliğine rafa kaldırılır ya da iptal edilir. Araştırınca çekilmek istenip çekilemeyen yüzden fazla proje buldum ama hepsini yazmak istemedim. Aralarından on iki tanesini seçip yazdım. Aşağıdaki projelerden birkaçının halen çekim şansının olduğunu, ileride perdede (veya ekranda mini dizi olarak) izleyebileceğimizi belirtmeliyim. Başlığı “Hollywood” diye attım ama sona bizden de bir projeyi dahil ettim.sinatra

Sinatra ve Irishman: Martin Scorsese yıllardır iki filmi çekmeye çalıştı. İlki “Silence”, ikincisi “Sinatra”. Scorsese ilk filmini sonunda geçen yıl çekebilmişti. “Sinatra”nın ise ne zaman çekileceği halen belli değil. Aktör, şarkıcı ve mafya üyesi Frank Sinatra’nın hayatına odaklanacak bu biofilm on yıldır çekilemiyor. Çekilememesinin nedenleri ise Sinatra’nın kızının şarkıların teliflerinde zorluk çıkarması ve bir türlü filme finansman bulunamaması. Yıllar önce Scorsese filmin başrolünü Robert De Niro’ya, daha sonra Leonardo DiCaprio’ya paslamıştı. Gelelim “Irishman”e. Film yedi yıl önce basına duyurulmuştu. Al Pacino, De Niro ve Joe Pesci’yi Scorsese’yle, Scorsese’yi de uzun bir aradan sonra gangster türüyle buluşturacaktı. Ama bir türlü çekilemedi. Bu filmin de ne zaman çekileceği belli değil. Bakalım Scorsese bu iki filmi ne zaman çekebilecek. İkisi de umut vaat eden projeler ama benim gönlüm “Irishman”i önce kotarmasından yana.The-Man-Who-Killed-Don-Quixote-Delayed

The Man Who Killed Don Quixote: Scorsese, “Silence”ı yirmi senede ancak çekebildi. Gilliam ise on altı senede bu filmini çekemedi. Zaten Gilliam’ın bu filmi çekilemeyen filmler denince akla gelen ilk film. Bahtsız Gilliam bu filmini önce Johnny Depp’in başrolünde 2000’de çekmeye çalıştı ama finansman sorunu ortaya çıkınca erteledi. Sonra tekrar denedi, tekrar çekemedi. Bu on altı yılda filme bir sürü aktör dahil oldu ve film defalarca kez ertelendi. Geçen yıl John Hurt ve Jack O’Connell’ın başrolünde çekilecekti, ama Hurt kanser olunca çekimler bu yıla ertelendi. Gilliam’ın bu filmini sonunda bu yıl çekip çekemeyeceğini merak ediyorum. Bu filmin bir türlü çekilememesiyle ilgili “Lost in La Mancha” adında bir belgesel çekildiğini de hatırlatalım.N-6

Napoleon: Bu film de Stanley Kubrick’in çekemediği filmdir. Film, Kubrick’in rüya projesiydi. Uğruna binlerce (nette yirmi bin diye bir sayı mevcut, doğru mu bilemiyorum) kitap okuduğu, muazzam bir kütüphane oluşturduğu söyleniyor. Adından da anlaşılacağı üzere film Napoleon Bonaparte’ı anlatacaktı. Ne yazık ki Kubrick belki de başyapıtlarından olacak bu filmi çekemeden vefat etmişti. Geçen yıl Steven Spielberg (Kubrick’in çekmek isteyip çekemediği bilim kurgu filmi “A.I.”yı çekmişti) bu filmi mini dizi haline getirmeye karar verdi ve yönetmenliğini Baz Lurhmann’a paslamıştı. Luhrmann diziyi bu yıl çekebilir. Umarız kaliteli bir yapım ortaya çıkar.Cortés

Cortés: Hernan Cortes’i konu alan bir biofilm. Cortes, İspanya adına Amerika kıtasına gelip Aztekler ile savaşıp Aztekleri yok eden bir komutandı. Bu biofilm 1950’lerden beri çekilemiyor. Senaryonun ilk haline Oscarlı senarist Dalton Trumbo kaleme almıştı. Birkaç yıl öncesine kadar film olarak düşünülen bu proje daha sonra dizi haline getirilmişti. Filmi Spielberg, Javier Bardem’in başrolünde çekmeyi düşünmüştü. Sonra ise dizinin yönetmenliği Scorsese’ye, başrol ise Benicio Del Toro’ya paslandı. Ama proje bu transferlerden sonra da çekilemedi. Çekilip çekilmediği de, Scorsese-Del Toro’nun durumları da belli değil. Çekilirse ortaya kaliteli bir savaş draması çıkabilir.monroe

Blonde: Yetenekli yönetmen Andrew Dominik 2008 yılında Marilyn Monroe’nun hayatını konu alan “Blonde” filminin hazırlıklarına başladığını, başrolü de Naomi Watts’a pasladığını açıklamıştı. Brad Pitt’in yapımcılığını üstlendiği film ne yazık ki bir türlü çekilemedi ve ertelendikçe ertelendi. Bu ertelemeler üzerine Watts rolü oynamaktan vazgeçmişti. Daha sonra Dominik rolü Jessica Chastain’e teslim ettiğini açıkladı. Chastain’in bu yılı da yoğun geçeceğinden filmin 2017’nin ortasından önce çekilmesinin mümkün olmadığını belirtmeliyiz. Zaten gösterim tarihi de 2018’e ertelenmiş. Dileğim Dominik’in verdiği uzun arayı noktalayıp bu filmden önce bir film çekmesi ama şimdilik bu mümkün gözükmüyor.akira2

Akira: Warner Bros. yıllardır “Akira” (1988) adlı klasik animeyi sinemaya uyarlamaya çalışıyor ama bir türlü bu isteğini hayata geçiremiyor. Yıllardır birçok yönetmen projeye dahil oldu ama hiçbiri bu filmi çekemedi. WB kanlı canlı oyuncularla gerçek mekânlarda filmi çekmek istiyor. Şimdilik filmin yönetmeni de, castı da belli değil. Bilinen tek şey filmin yapımcılığını Leonardo DiCaprio’nun üstlendiği. WB inadından vazgeçmesi bir ihtimal birkaç yıl içinde film çekilebilir.Rendezvous with Rama

Rendezvous with Rama ve Cleopatra: Sıra David Fincher’da. Birçok yönetmen gibi Fincher’ın da hayata geçirmek isteyip geçiremediği projeleri mevcut. Birisi de “Rendezvous with Rama”. Film usta yazar Arthur C. Clarke’ın aynı adlı kitabından uyarlanacaktı. Başrolü ise Morgan Freeman (Fincher’la “Seven”da çalışmıştı) üstlenecekti. 2012’de Freeman filmin çekileceğini açıklamıştı ama aradan geçen dört yılda çekilememişti. Gelelim “Cleopatra”ya. Hollywood Cleopatra’nın hayatını bir kez daha perdeye aktarmak niyetindeydi. Başrol için James Cameron ve David Fincher’la görüşülmüş, başrol Angelina Jolie’ye paslanmıştı ama ne Cameron, ne de Fincher projeyi hayata geçirebildi. Jolie de kadrodan ayrıldı. Film de rafa kaldırıldı.At the Mountains of Madness

At the Mountains of Madness: Guillermo del Toro, H.P. Lovecraft’ın klasik romanı “At the Mountains of Madness”ı Tom Cruise’un başrolünde perdeye taşımak istemişti. Onca çabaya rağmen Universal’dan istediği bütçeyi alamamış ve en sonunda projeyi rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. Ne yazık ki bu harikulade eserin uyarlamasını yakın zamanda izleyemeyeceğiz.salvador-dali-03

Dali & I: The Surreal Story: Sürrealist ressam Salvador Dali’nin hayatını, eşiyle ilişkilerini dostu Stan Lauryssens’in gözünden aktaracağı açıklanan ama hiçbir zaman aktaramayan biofilm projesi. Yıllar önce çekileceği açıklanmıştı. Başrol usta aktör Al Pacino’ya teslim edilmişti. Ona Catherine Keener’ın (Dali’nin eşi) ve Cillian Murphy’nin (Stan) eşlik etmeleri planlanmıştı. Yönetmenlik ise Andrew Niccol’ın idi (Pacino ile “Simone”da çalışmıştı). Uzun bir hazırlık süreci geçiren bu biofilm ne yazık ki hiçbir zaman çekim aşamasına gelememişti. Filmin iptal edilmesi üzücüydü. Çünkü gerçekleşseydi Pacino’yu Dali rolünde izleyecektik.

Mimar Sinan: Çağan Irmak birkaç yıl evvel heyecanlandıran bir proje açıklamıştı: “Mimar Sinan”. Irmak senaristliğini ve yönetmenliğini üstlenmeyi planladığı bu filmin başrolü için Yavuz Turgul dışında kimseyle çalışmayan Şener Şen’i ikna edebilmişti. Fakat merakla beklediğimiz bu proje bir türlü hayata geçirilemedi ve en nihayetinde rafa kaldırıldı, unutuldu. Gerçekleşseydi nasıl bir dönem filmi ortaya çıkardı bilemiyoruz ama Şen’i Mimar Sinan rolünde izlemenin zevkli olacağı su götürmezdi.

Kategoriler
haber

Çağan Irmak’tan Bir Tutunma Hikâyesi: Tamam Mıyız?

Konuk Yazar: Doğukan Güvercin

Hem bağımsız sinema formuna yakın hem de ticari açıdan gayet tatminkâr filmleri ülkemiz sinemasında görmek pek rastladığımız bir durum değil. Babam ve Oğlum sonrasında aslında tam olarak da bu durumu yaşatıyor bize Çağan Irmak. Dedemin İnsanları melodramdan beslenen hikâyesi ile bu durumdan biraz sıyrılmış olsa da hiç kimse Çağan Irmak filmlerini basit, kurgu mağduru ticari sinema yaftası altına sokamaz. Ya da en azından sokmamalı.

tamam mıyız filmi

Ardarda gelen projelere şahit olduğumuz bariz üretkenlik dönemini hesaba katarsak, Tamam Mıyız? pek de kısa sayılmayacak bir aranın ardından gelen bir film. Üstelik Çağan Irmak bir sonraki projesinde ne yapacağı önceden belli olan bir yönetmen de değil. Dramı, daha doğrusu hayatı ne kadar çok sevdiğini bilsek de komedi, trajikomedi hatta fantastik hikâyelerle de haşır neşir olduğunu gördük. Dolayısıyla Dedemin İnsanları sonrası Tamam Mıyız? gibi bir filmi pek de bekliyor sayılmazdık.

Yönetmenin bir belirgin özelliği de yüksek gişe yapan bir filmin ardından muhakkak daha az sayıda izleyiciye ulaşan film yapması. Tıpkı Woody Allen’ın tatminkâr bir filmin ardından öncekine oranla vasat bir film çekmesi gibi, bu durum da Çağan Irmak sinemasının bir gerçeği hâline geldi. Neyse ki yüksek gişenin filmin kalitesiyle doğru orantılı olmadığını çok önceden kavradık. Konu gişeye gelmişken yönetmenin en sevdiğim filminin ticari açıdan pek de başarılı sayılmayan Karanlıktakiler olduğunu vurgulamalıyım.

Tamam mıyız? baştan aşağı bir “tutunma” hikâyesi. Dostluğa, umuda, aşka tutunma. Birbirine uzak iki karakterin fantastik sayılabilecek rastlantısı bütün bu tutunma hâlini başlatan unsur. Biri aşkı kendi bedenindeki insanlarda arayan Temmuz, diğeri bedenindeki eksikleri ruhuyla tamamlayan İhsan. Oldukça renkli ve sıradışı kişiliklere sahip bu iki karakter, birbirleriyle tamamlanıp hayatlarındaki uçurum kenarlarından el ele kurtuluyorlar. Sürekli rüyasında gördüğü İhsan’ı şans eseri bulan ve ona yardım edebileceğini düşünen Temmuz, İhsan’ın tek isteğinin ölüm olduğunu öğrenince önce kendi uzaklaşıyor bu gerçekten, sonra da onu ölümden uzaklaştırmaya çalışıyor, yaşayarak. İhsan ise her geçen gün Temmuz’a daha çok bağlanıyor ve sanki bu dünyada bir yeri olmamalıymış gibi daha da çok istiyor ölmeyi.

Deniz Celiloğlu ve Bulut Aras İynemli oldukça güçlü oyunculuklarıyla bu iki karaktere hayat veriyor. Deniz Celiloğlu muzur karakteriyle filmin komedi yükünü taşırken, Bulut Aras İynemli büsbütün bir dramı yükleniyor. Çağan Irmak, daha İhsan rolünü yazarken bile bu rolü Bulut Aras İynemli’ye teklif etmeyi düşünüyormuş ancak Temmuz rolünü bulması pek kolay olmamış. Yalnızca bir bakışı ile Deniz Celiloğlu’nu Temmuz olarak gördüğünü, daha doğrusu onun içinde Temmuz’u gördüğü için bu rolü ona teklif ettiğini bir söyleşisinde belirtiyor. Bu noktada Çağan Irmak’ın kast konusunda bir hayli başarılı olduğunu da vurgulamak gerek zira yalnızca baş karakterler değil, yan roller de her zamanki gibi oldukça başarılı. Sumru Yavrucuk ve Zuhal Gencer yan rollerde deyim yerindeyse döktürüyor. Özellikle Sumru Yavrucuk’u sinema perdesinde görmek büyük bir lütuf.

tamam mıyız sumru yavrucuk

Sinematografi, Çağan Irmak filmlerinin vazgeçilmez unsurlarından biri ve tam da bu noktada karşımıza bir kez daha Gökhan Tiryaki çıkıyor. Çağan Irmak sinematografisinde herhangi bir filmden rastgele bir sahne bile seçse insan, o sahnenin içinde olmak istiyor sebepsiz yere. Ege’nin hakimiyeti mi, yoksa sinematografinin büyüsü mü bilinmez ancak Gökhan Tiryaki şüphesiz ülkemiz sinemasının en büyük şanslarından biri. Filme dair dikkat çeken unsurlardan biri de müzik. Aytekin Ataş yönetimindeki başarılı tema müziklerinin yanında bir de Sıla – Efe Bahadır ortaklığı ile filmden hemen önce seyirciye sunulan final şarkısı hemen herkesi mutlu etmiş gibi görünüyor.

Sonuç olarak Tamam mıyız? Çağan Irmak filmografinin çerçevesini biraz daha genişleten, “gerçek” bir film olmuş. İzleyen herkese umut veren, bilindik olmasına rağmen eskimemiş hikâyesi ile naif bir film. Can Dostum benzetmelerine karşın şu konunun altını çizmekte fayda var; Tamam mıyız? hikâyesinin temeli ile yönetmenin bir diğer filmi Prensesin Uykusu’nu daha çok andırıyor. Bir insanın kendi ürettiği projesi üzerinden gerçekleştirdiği intihal de (ki böyle bir durum yok tabii ki) kimseyi rahatsız etmeyecektir.

Sağlam oyunculuklar ve naif hikâyesi ile Tamam mıyız? sinemaseverler için güzel bir kaçış noktası.

Kategoriler
izlenim

Dedemin İnsanları: Bir Göç Hikâyesi

Babam ve Oğlum adlı filmiyle doğup büyüdüğü çevreden hareketle hüzünlü bir dönüşün hikayesini anlatan Çağan Irmak, son filmi Dedemin İnsanları’nda ise yine Ege’de geçen ve yönetmenle ilgili otobiyografik öğeler de barındıran bir göç hikâyesi anlatıyor.

10 yaşlarındaki Ozan’ın dedesi Mehmet Bey 1923’te Girit’te ailesiyle birlikte yaşarken çıkarılan mübadele yasası ile kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalmıştır. Mehmet Bey daha çocuk yaştayken terk ettikleri Girit’ten ayrı kalmanın ve karşısına çıkarılan yasal engellerle ziyaret amacı ile dahi olsa ailesinin topraklarına geri dönememenin acısını yaşamaktadır. Dede, bu geri dönemeyişin acısı içerisinde öylesine çaresizdir ki yaşadıkları İzmir’e bağlı kasabanın kıyılarından denize, bir zamanlar yurtları olan Girit’e ulaşır ümidiyle, içinde mektuplar yazılı olan şişeler atmaktadır.

Mehmet Bey hâli vakti yerinde, kendi hayatında kurduğu düzende yuvarlanıp gitse de babasının evine dönemeyişinin acısını her daim içinde hissetmektedir. Bununla beraber yavaş yavaş etrafındaki hayatı fark eden Ozan ise dedesinin bu çabasından oldukça rahatsızdır. Kendi arkadaş grubu içerisinde dedesi Girit göçmeni olduğu için “gâvur” olarak adlandırılan Ozan “Türk” oluşunu hem kendisine hem ailesine hem de arkadaş çevresine kanıtlamak için elinden gelen her şeyi yapmaya da kararlıdır. Ozan bu konudaki takıntısını etrafındaki insanlara zarar verme derecesine getirince dedesi Mehmet Bey, daha önce Ozan’ın çok da bilmediği göçün hikâyesini aktarmaya başlar torununa.

[flashvideo file=http://www.youtube.com/watch?v=mRH538E9mk4 image=http://a8.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/393697_10150427460056860_261778841859_9075826_1333908949_n.jpg /]

Dedenin torununa ve torunu aracılığıyla seyirciye anlatmaya başladığı bu hüzünlü hikâye insanlık tarihinin Anadolu’da geçen kısmının belki de baştan sona bir göç tarihi olarak okunabileceğini de hatırlatıyor insana. Zira hem yakın hem de uzak geçmişte insanların çoğu zaman yapmak zorunda kaldıkları göçler bu coğrafyanın hem demografik öğelerini hem ideolojisini hem inançlarını hem de yaşayış biçimlerini köklü biçimde etkileyegelmiş. Anadolu gibi her anlamda arada kalmış bu coğrafyada yaşayan insanlar, her ne kadar kendi vatanlarını doğu ile batı arasında bir köprü, medeniyetlerin buluştuğu, harmanlandığı bir yer olarak görseler de Anadolu’nun tarihi göç etmek zorunda kalan toplulukların kültürlerinin birbirine karışması sırasında yaşanan sancının tarihidir aynı zamanda. Bugün bile bu sancının bu topraklarda halen yaşandığı söylenebilir. İşte Dedemin İnsanlarında anlatılan da bir denizin iki yakasında kendi hallerinde yaşarlarken mağduru oldukları bir göçün dramını yaşayan insanların hikâyesidir.

Kendine öteden beri bir vatan ararken yaşanan tüm savaşların, politik ayrışmaların savurduğu bu insanlar hayata tutunmaya çalıştıkları her anda sadece kendi hayatlarını devam ettirme mücadelesi değil aynı zamanda bir kimlik edinmenin de mücadelesini vermek zorunda kalmışlardır. Bu topraklardaki ırkçı politik söylem dahi aslında kendini tanımlamaya çalışırken oluşturduğu söylemde “göç” kavramını kullanma gayretindedir. Sözgelimi Anadolu’daki bütün bir toplumu Orta Asya’dan göç eden insanlar olarak göstermek bu politik algının en tipik argümanlarındandır.

Dedemin İnsanları, hikâyesine 1980’lerde yaşanan karışık siyasi ortamı ve çatışmaları da ekleyerek yerli olma ve yabancılaştırma yaklaşımlarının her geçen gün tırmanışını, içinde yaşadıkları topluma uyum sağlamaya çalışan tüm bu “dışarıdan” göç ettirilen insanların arada kalmışlığının da altını çizmeye çalışıyor. Çağan Irmak tüm bu ırkçı, ötekileştiren söylemin yanında her şeye rağmen “iyi” olan, hayatı seven, ölümünün eşiğinde olduğunu hissederek kendi kefenini hazırlatıp o gün için bir kenarda saklayabilecek kadar hayatla barışık, ona tutunmaya çalışan, başkalarının hayatlarına tercihleri, inançları ve kökenleri ne olursa olsun, saygı duyan ve bu saygıyı kendisi ve etrafındakiler için de bekleyen, o güzel insanların sonuncularını, bir kuşağın son temsilcilerini anlatıyor bir bakıma. Onlara karşı duyduğu saygıyı, sevgiyi, hürmeti anlattığı bu hikâyeyle gösteriyor.

Çağan Irmak’ın sinemasında başardığı şeylerin başında seyircinin, acılarına gerçekten inandığı karakterler yaratabiliyor olması geliyor kanımca. Zaten bunu başardıktan sonra onların hayatlarına dair anlatılan her dram gözlerimizin dolmasına yetiyor.

Kategoriler
izlenim

Prensesin Uykusu: Tadı Tuzu Yerinde!

“Simge sen de bir filmi beğen artık!” sık aldığım bir eleştiridir. Tamam! İşte beğendim bir film buldum, buyrunuz:
Çağan Irmak,(özellikle Issız Adam filmiyle yakaladığı gişe başarısının ardından) son yıllarda hakkında en çok konuşulan, bazı çevrelerce ağır eleştirilmesine rağmen seçtiği konular ve üslubuyla genel izleyiciyi yakalamayı başaran –bence de belli bir kaliteyi tutturan- bir yönetmen.

Son sinema filmi Prensesin Uykusu ile bu kez bir masalı günümüze taşıyor ve en azından benim gönlümde en güzel filmini yapıyor. Çağan Irmak’ın dediği gibi “Galiba en güler yüzlü filmi bu”

Gerçekten de –diğer filmlerine nispeten- dram ölçüsü kaçmamış, sürükleyici ve oldukça eğlenceli bir sine-masalımız oldu diyebiliriz.

Kısaca konusundan bahsedelim; Bir kütüphanede memur olarak çalışan doğa aşığı, hep gülümseyen bir yüze sahip Aziz (Çağlar Çorumlu), ev arkadaşı Neşet ile paylaştığı evinde yarı gerçek-yarı hayal ama mutlu bir hayat sürdürmektedir. Bir gün, mahalleye yeni açılan kuaförün sahibi Seçil (Sevinç Erbulak) ve 10 yaşındaki kızı Gizem, Aziz’in oturduğu apartmana taşınır. Derken bir aksilik olur. Gizem uykuya dalar. O uyurken pek çok kişiyi de bir araya getirecektir…

Filmin sürprizlerini bozmamak adına konunun -bahse değer- detaylarından vazgeçip, filmin geneli hakkında konuşmak yerinde olacak. Başroldeki Çağlar Çorumlu’nun ve Sevinç Erbulak’ın oyunculuğu oldukça başarılı. Eski Yeşilçam rejisörünü canlandıran Genco Erkal’ı izlemeye doyamıyorsunuz. 1970’ler avantür Türk sinemasının, emekliye ayırdığı yönetmenlerinin karışımı olan Kahraman, “hayatını bir masal kahramanı gibi yaşamışlardan” biri… Neşet karakterinde Alican Yücesoy, önemli rollerden biri olarak inandırıcı oyunculuğuyla öne çıkanlardan…

Prensesin Uykusu’nda ekstra bir fark olarak, görsel efekt ve animasyon gibi pek Türk sinemasında rastlamadığımız teknikler söz konusu. Aziz’in çocukluğunun anlatıldığı 2D animasyon bölümü ve Gizem’i uyurken alıp götürmek isteyen Çarşamba Karısı tiplemeleri, teknik ve hikayedeki konumlanmaları açısından yerli yerinde ve kaliteli. Özellikle bu tip efektli görüntülerin yapıştırma durması, izleyicinin masal ruhuna girişini engellediğinden oldukça önemli… Geçenlerde Animasyon Festivali çerçevesinde katıldığım bir gösterimde, filmin animasyon yönetmeni Tuncer Şentürk ve Görsel Efekt Süpervizörü Erkan Özgür Yılmaz’dan, film sürecini ve animasyon safhalarını dinleme şansım oldu. Özetlemek gerekirse çıkan sonuçtan memnunlar. 22 kişilik animasyon ekibiyle iyi bir iş çıkarmışlar. Üzerine basarak söyledikleri tek şey “Başka bir animasyona benzetilmek istemedikleri” ve bundan itinayla kaçındıkları yönünde… Benim fikrimi soracak olursanız teknik ve ya tarz olarak herhangi bir animasyona benzetmedim ancak konsept olarak (tabii ki bu kısım yönetmeni bağlar) animasyonun içeriği açısından Kill Bill’i hatırlamamak elde değil.

Son söz olarak, Filmin sürprizlerle dolu masalsı anlatımı, karakterlerin gerçekliği, hikayenin naifliği ve diyalogların tutarlı olması hoşça vakit geçirmeniz için iyi bir fırsat. Gücünü senaryosundan alan film, Türk ve dünya masallarıyla besleniyor, hikâyesi, görsel efektleri, oyunculuğu derken kaliteli “tuzu biberi yerinde” bir yemek olarak sizi bekliyor.
“Prensesin Uykusu gerçek ile düş arasında gezinen; uyutmak için değil de, uyandırmak için anlatılan, bir bulut yükü umut, hayata bağlılık ve inanç taşıyan bir masal.”
Afiyet olsun.